Cinsel Ahlak Sorunu
By Cinsel Danışma on Sep 14, 2010 with Comments 0
Tarih boyunca insanlar cinsel ahlak sorunuyla ya da başka bir deyişle, kendi ya da başka insanların cinsel davranışlarının iyi olup olmadığı sorunuyla uğraşıp durdular. Bugün bu sorun her zamanki kadar önemli olmakla beraber yanıtlanması geçmişte olduğundan çok daha zorlaşmıştır.
Bütün ahlak standartları elbette belli temel inanışlara, inançlara ve varsayımlara dayanır. Belli bir toplumun cinsel ahlakı da seksin amacı ya da «doğası» hakkında toplumun varsayımlarını yansıtır. Örneğin, gezegenimizde seks ile soyun sürdürülmesi arasında nedensel bir bağlantı bulunduğunu bilmeyen topluluklar da vardır. Elbette bu topluluklar da seksin tek amacının soyun sürdürülmesi olduğuna inananlardan daha farklı cinsel davranış standartları olacaktır.
Kendi toplumumuzda bu ilk inanış, uzun süredir dinsel otoriteler tarafından savunulmuştur ve böylece geleneksel ahlakımızı belirlemiştir. Ancak, modern çağda bilim ve teknolojinin ilerlemesi, giderek inancın zayıflaması ve farklı kültürler arasında iletişimin artması ile daha önce eşine rastlanmadık bir değerler çoğulculuğu ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak kendimizi yeni bir tarihsel durumda buluyoruz. Yaşamımızın seyri boyunca seksin amacı hakkında çeşit çeşit çelişen görüşlerle karşılaşıyor ve rekabet halinde bir dizi değerler sistemi arasında seçim yapmak zorunda kalıyoruz.
Bundan sonraki sayfalarda bu gelişme tartışılacak ve gerek bugünkü, gerekse gelecekteki seçeneklerimizden bazıları anlatılacaktır.
DİNSEL GELENEK
Ahlaki kültür mirasımız çoğu kez Yahudi – Hıristiyan olarak betimlemektedir. Yani ahlak değerlerimiz Yahudi ve Hıristiyan dinlerinin tipik değerleri olarak açıklanmaktadır ve bu açıklama bir ölçüde doğrudur. Ancak bu iki din bizim her zaman pek farkında olmadığımız çeşitli eski ve yeni etkilere maruz kalmıştır. Gerçekten de tavırlarımız dolaylı ya da dolaysız olarak yakındoğu mitolojileri, Yunan felsefeleri, Roma kanunları ve Germen gelenekleri tarafından şekillendirilmiştir. Üstelik yalnızca «Hıristiyan» geleneği üstünde dursak bile, bunun değişik dönemlerde değişik anlamlar taşıdığını görüyoruz. Örneğin tarihsel incelemeler, Hıristiyanlığın sekse yaklaşımının yüzyıllar boyunca büyük farklar gösterdiğini ve bu farklılaşmaların anlamının ilk bakışta sanıldığı kadar basit olmadığını ortaya çıkarmaktadır… Bir örnek vermek gerekirse: Günümüzde sofuluk ile cinsel mazbutluğu bir kefeye koymak eğilimindeyiz. Ama Chaucer döneminin İngilteresi tüm müstehcenliğine karşın, Kraliçe Viktorya çağının sıkılgan İngilteresinden çok daha dinsel bir ülkeydi. Mamafih bir bütün olarak alındığında, Yahudi – Hıristiyan cinsel doktrinlerinin çok uzun bir süre boyunca yaşamlarımıza egemen olduğunu ve bu doktrinlerin birçoğunun oldukça keyfice olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönemin çoğu boyunca, çoğu Yahudiler ve Hıristiyanlar, seksi mazur gösterecek tek şeyin çocuk yapmak olduğuna inanmıştır.
Eski İsrail’de «verimli olunuz ve çoğalınız» diye herkese olabilecek bütün baskılar yapılmıştır. Karı ile koca arasında birleşme teşvik edilmiş, fakat cinselliğin herhangi bir ortaya çıkış biçimi tabu haline gelmiştir. Evlilik içinde cinsel ilişkide kadının âdet döneminde, yani gebe kalması ihtimali
pek olmadığında günah addedilmiştir. Hatta çoğalma ile sonuçlanmayan, «en kötü» günahkâr olarak addedilen eşcinsel ilişki ve hayvanlarla cinsel temas «sapıtma» ya da puta tapma belirtisi olarak ilan edilmiştir. Bunlar böylece dinsel suç haline getirilmişlerdir. Bu işleri yapanlar tanrının doğal düzenini ihlal ediyor ve böylece bir cinsel münafık haline geliyordu. Müminler arasında böyle bir kişinin yer alamayacağını düşünerek öldürüyorlardı.
İlk Hıristiyanlar birçok Yahudi inanç ve geleneğini reddetmiş, fakat seks konusunda Musa’nın yasalarına aşağı yukarı uymuşlardı. Hatta bir süre sonra kendileri daha da katı yasalar geliştirdiler ve hatta bir dönem bütün cinsel zevkleri hor görerek cinsel perhizi yücelttiler. Evlilik içinde çocuk yapılması meşru sayılmakla beraber, seksten tümüyle kaçınmak üstün bir özellik sayılıyordu. Bu yeni çilecilik (ascetiscism) zamanla biraz gevşemekle beraber, esas olumsuz tavır değişmedi. Ortaçağ kilisesi çoğalmayı seksin biricik «doğal» işlevi olarak görüyordu.
Protestan reformu da cinsel hoşgörüyü artırmadı. Tam tersine, bir yandan Katoliklerin bekârlığı ve bakireliği koruyan kültürüne saldırırlarken Protestanların çoğu (özellikle püritenler) geleneksel çoğalmaya yönelik önyargılarını koruyor ve evlilik dışında tüm cinsel faaliyetleri cezalandırıyorlardı, hatta çoğalma sonucu vermeyen cinsel sapkınlıklara karşı Tevrat’taki yasaları tekrar canlandırdılar. Bunların felsefesi ise İngiltere’de ve Amerika’da günümüzün seks mevzuatını oluşturmuştur. (Bkz. «Uyumculuk ve Sapkınlık, Yasal – Yasadışı»)
ÇAĞDAŞ MEYDAN OKUMA
Eski Yahudi – Hıristiyan cinsel standartlara ilk saldırılar, Ortaçağ’da başladı. Yunan ve Roma düşüncesine dayanan Rönesans, feodal ekonomiden kapitalist ekonomiye geçiş, teknolojik yenilikler, dünyanın başka yerlerinin keşfedilmeye başlanması, ticaretin artması ve modern bilimin doğuşu, insanları bağımsız olmaya ve daha önce kutsal sayılan birçok inancı kuşkuyla karşılamaya itiyordu. Üstelik Protestan reformlarının sonucu olarak eski dinsel birlik ve keşişlik ortadan yok oldu. Giderek artan sayıda yeni Hıristiyan mezhebi Tann’nın emri hakkında kendi yorumunu yapmaya başlamıştı. Her ne kadar bunların çoğu cinsel ahlak sorunları üzerinde görüş birliğinde olsalar da diğer alandaki tartışmalar kaçınılmaz olarak genel etkilerini zayıflatıyordu. Sonuçta, bu mezhepler sekse ilişkin konularda bile tartışmaya ve birbirine hiç benzemeyen, hatta karşılıklı olarak birbirini dışlayan tutumları desteklemek için İncil’den alıntılar yapmaya başladılar. Bu durumda birçok kadın ve erkek kiliseye yüz çevirerek, ahlak konusunda başka yerlerden rehberlik aradılar. Genel layikleşme süreci içinde daha önce mutlak sayılan değerler giderek nispi hale geldi.
«DOĞUM KONTROLÜ DEVRİMİ»
Modern bilimsel araştırmalar sonucu insanların seks ve çoğalma işlevleri daha iyi anlaşıldıkça, çoğalmanın bilinçli olarak kontrolü eskisine göre çok daha kolaylaştı. 17. yüzyıl sonlarında ya da 18. yüzyıl başlarında, hayvan bağırsağından yapılma prezervatifler yaygın olarak kullanılmaya başlandı. (Prezervatif kullanımının nerde, ne zaman başladığı üzerine hâlâ çelişik teoriler vardı. Eski çağda bile şu ya da bu biçimde kullanılmış olduğunu öğrenmek şaşırtıcı olmayacaktır.) Başlangıçta bu prezervatifler büyük bir olasılıkla esas olarak zührevi hastalıklara karşı korunma amacıyla kullanılıyordu. Fakat bunların ilkahı önlemekteki önemi anlaşılmakta gecikmedi. Nihayet 19. yüzyılda Latex prezervatiflerinin seri üretimi başladığında giderek daha çok sayıda insan bunları doğum kontrolü için kullanmaya başladı. Zamanla başka etkili yöntemler de bulundu. 1880′lerden diyafram, 1930′lar-da Spiral ve nihayet 1950′lerde «hap», doğum kontrolü açısından geniş bir seçenekler yelpazesi sağladı. Bu arada bu seçenekleri halka sunmaya çalışan özel kuruluşlar ve kamu kuruluşları gelişti. Bugün çoğu ülkede kadınlar ve erkekler dilerlerse gebe kalmayı kolayca önleyecek olanaklara sahiptir.
«NÜFUS PATLAMASI»
Güvenilir koruyucuların bulunması ve bunları kullanma isteğinin artması sayesinde yeni bir sorunla aşırı nüfus tehdidiyle karşı karşıya kalan insanlık için bir umut doğmuş oldu.
Aslında daha 18. yüzyılın sonunda Thomas R. Malthus, bu sorunun farkına varmış, ancak bunu izleyen dönemde bazı Avrupa ülkelerinde nüfus artışı, sanayileşmenin gereklerinin gerisinde kalınca dinsel ve siyasal otoriteler, Malthus’un uyarılarına kulak asmamış ve hatta doğum oranlarının artmasını teşvik etmişlerdi. Ne var ki gerçekler sonunda ortaya çıktı. Gezegenimizdeki nüfus artışı bir patlamaya dönüştü ve mevcut kaynakların tükenmeye yüz tutmasına yol açtı. İnsan türünün en az üç milyon yıldır varolduğu tahmin ediliyor ama daha 300 yıl önce sayıları yalnızca 500 milyon kişiydi. (Yani ABD’nin şimdiki nüfusunun iki katı kadar.) Ne var ki, 1950′ye varıldığında bu sayı bir kat artarak 1 milyara, 1930′da ise yine bir kat artarak iki milyara ulaşmıştı. Yalnızca 30 yıl geçtikten sonra 1960′da nüfus 3 milyara ve yalnız 15 yıl sonra 1975′te 4 milyara ulaşmıştı. Demek oluyor ki, şimdiye dek yaşamış olan insanların %25 kadarı, yani bir çeyreği, şu anda hayattadır. Yine demek oluyor ki eğer bu eğilim devam ederse, dünya nüfusu yalnızca 35 yıl sonra bir kat artarak 8 milyar gibi dehşet verici bir rakama ulaşacak. (Bkz. 136 sayfadaki şema).
Bu gelişmenin nedenleri ve sonuçları hakkında ayrıntılara girmeden bunun geleneksel ahlakımızdaki çoğalmaya yönelik önyargıyı yeniden gözden geçirmeye bizi zorladığının kuşkusuz olduğunu söylememiz gerekir. Kaçınılmaz sonuç: Eğer kadınlar ve erkekler, tam kapasite «artmaya ve çoğalmaya» devam ederlerse dünya üzerinde yaşamak yakında bir azap olacak ve hatta olanaksız hale gelecektir. Öte yandan, eğer şimdiki yüksek doğum oranını akla yakın bir düzeye indirmek isterlerse cinsel davranışlarını soyun sürdürülmesi amacından koparmak zorunda kalacaklardır. Milyarlarca kişinin cinsel perhize girmesi gerçekçi bir almaşık sayılmaz.
KİŞİ HAKLARI İÇİN MÜCADELE
Ortaçağ sonunda başlayan, insanların kendi kaderini tayin etmesi eğilimi günümüzde derin toplumsal ve siyasal değişikliklere yol açmıştır. Önce dinsel reformlar sonra bilimadamları ve filozoflar ve nihayet sıradan yurttaşlar kendilerini mutlakiyetçi yönetimden kopardılar. «Aydınlanma» özlemi ile herkes kendi mantık gücünü kullanmayı ve kurulu otoriteleri kuşkuyla karşılamaya başlayınca, papalara ve krallara da açıkça karşı çıkıldı. Artık yeni idealler bireycilik, eşitlik ve bağımsızlık ve bunları verecek demokratik yönetim biçimleri ABD ve Avrupa’da kuruluyordu. «Aydın» ve özerk birey «doğal insan haklarına» sahip olduğunu ve bunların arasında yaşama hakkı, özgürlük ve mutluluk olduğunu ileri sürüyordu. Dinsel inanç özgürlüğü ve dilediği her şeyi okuma yazma ve yayınlama hakkı talep ediyordu. Ne var ki bir süre sonra bu hakların hiç de «doğal» olmadığı anlaşıldı. Bunlar tam tersine, ancak insanların bilinçli mücadelesinin ürünü olabilirdi. Aslında «doğanın armağanı» değil, insanlığın başarısı idiler. Uğrunda mücadele edilmeleri ve bir kere kazanıldığında savunulmaları gerekiyordu. Çünkü kolayca yitiri-lebilirlerdi. Üstelik bu yeni özgürlükten başlangıçta yalnızca beyaz orta ve üst sınıfların erkek mensupları yararlanabiliyorlardı. Kadınlar, köleler, yoksullar ve belli etnik azınlıklar, çeşitli ölçülerde bu haklardan yoksundular. Bu ezilen gruplar, ancak medeni haklar için kendi mücadelelerine başladıkları zaman bir ölçüde özerklik kazandılar.
Günümüzde kişi hakları için mücadele devam ediyor, hatta yaygınlaşıyor ve yoğunluk kazanıyor. ABD’de kadınlar, siyahlar ve diğer etnik gruplar kendilerine karşı yapılan ayrımın tümüyle sona ermediğini görüyorlar ve bizzat kendilerinin «sesini duyurma eylemleri» yapmaları gerektiğini anlıyorlar. Bu kadarla da kalmayarak, onların talepleri şimdi yaşlılar, gençler, yalnız yetişkinler, eşcinseller, özürlüler, akıl hastanelerinde yatanlar ve diğer birçok daha önce sessiz bilinen azınlıklar tarafından yankılanıyor. Bu azınlıklardan kendilerine özgü kuyruk acıları bulunmakla beraber hepsinin paylaştığı ve konumuz kapsamına giren bir şikayet beliriyor; hepsi uzun zamandır cinsel baskının kurbanları olmuştur. (Bkz. «Cinsel Baskı»)
Ama bugün cinsel baskı altında tutulanlar artık kaderlerine boyun eğmiyor ve herkes gibi aynı özgürlüğü istiyorlar. Artık isteklerini mazur göstermeye çalışmıyorlar ve uzun süredir kendilerine biçilmiş olan rolü reddediyorlar. Şu andaki baskıya devam etmek isteyenler ise, aynı nedenle siyasetlerini açıklamak ve haklı göstermeye çabalamak zorunda kalıyorlar. Bu ise giderek zorlaşıyor. Çünkü bu siyasetler çoğunlukla dinsel dogmaların yansıması olup akılcı bir temele dayanmıyorlar. Bu durumda, cinsel kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşacağına haklı olarak inanabiliriz. Bu, kişi haklarının genişletilmesi için verilen mücadelenin bir parçası olup, daha açık, daha adil ve daha «özgür» bir topluma doğru heyecan veren ve yapıcı bir hareketi temsil ediyor. Unutmayalım ki, daha çok kişiye, daha çok hak tanımakla ahlaki, yasal ve siyasal otoriteleri tümüyle ortadan kaldırmıyor, yalnızca onları demokratlaştırıyoruz. (Ayrıca bkz. «Erkeklerin ve Kadınların toplumsal Rolleri – Kadınların Kurtuluşu»)
GELECEĞİN «YENİ AHLAKI»
Dinsel geleneklere çağdaş meydan okuma, bunu uygarlığımızın sonuna işaret sayan pekçok insanı derinden sarsmaktadır. Onlar hiçbir değişiklik istemezler ve özellikle de cinsel ahlak anlayışları konusunda ilerlemenin mümkün olduğuna inanmazlar. Aksine, sınırlamaların ortadan kalkmasının cinsel kargaşaya yol açacağına ve mutlak olmayan cinsel standartların yararsızlığına inanırlar. Aynı zamanda bazı çok mutaassıp erkek ve kadınlar eski dogmatizmin ahlaksızlık etkilerinden haberlidir ve daha yeni ve insanca bir ahlak için kafa yormuşlardır. Geçmişteki korkularını unutarak onlar hür irade ve bireyselliğin yeni ideallerini kucaklamışlar ve sonunda kilise ve devletin kısıtlayıcı ayrılıkçılığının farkına varmışlardır. Böylece onlar örneğin artık dinsel inançların ceza kanunlarına yansımasını istememektedirler. Hatta cinsel alanda John Stuart Mill’in «Özgürlük Üzerine» (On Liberty) (1859) adlı ünlü denemesinde ilan ettiği şu ilkeleri artık benimsemektedirler: «Toplumun, her bir üyesinin üzerine haklı olarak uygulanabilen kaba kuwetteki amaç yalnızca insanların diğer insanlara zarar vermesini önlemek içindir. Kişinin fiziksel ve ahlaksal iyiliği yeterli teminat değildir. Her insan gerek vücutça, gerekse zihinsel ve ruhsal olarak kendi sağlığının gerçek bekçisidir.
Mamafih görmekteyiz ki bu ilke binlerce yıllık ahlaksal geleneğe pek uymamaktadır. İnsanlık tarihinin çoğu boyunca insanlar kendi «gerçek bekçileri» olmamışlar ve ruhsal sağlıklarıyla ilgili bütün kararları dinsel ve siyasal otoritelerin eline bırakmışlardır. Sadece bu «yüksek» otoritelerin iradesi kişinin tutumlarında neyin iyi neyin kötü olduğunu tayin etmiş ve ayrılıklara karşı sessiz kalma haklarına hükmetmişlerdir. Aslında bazı demokratik toplumların kendi ahlaki değer yargılarını rasyonel araştırmaya ve tartışmaya açmaları yakın bir geçmişte olmuştur.
Bu gelişmeye temelde iki etmen eden oldu: Kişilik hakları için verilen mücadelenin büyümesi ve en özverili nedenin bile ahlaksal despotluğu mazur gösteremeyeceğinin idrak edilmesi. Gerçekten de büyük bir Hıristiyan yazar olan C.S. Lewis, önemle şunu vurguladı: «Bütün zorbalar, zorbalığı kurbanlarının daha zalim insanlar olmalarını önlemek için yapmıştır.» Bencil, açgözlü ve zampara zorbalar bazen yorgun düşebilirdi, ama başkalarına zulmeden bir adam onların iyiliği için vicdan rahatlığı ile böyle davranır, hiç yumuşayamaz, kimseyi ayırmaz ve onların akibetine ilgi gösteremezdi. Demokratik bir toplum bu yüzden, üyelerinin özerkliğine saygı gösterdiği ve onları «kâdiri-mutlak ahlak hocalarının» eziyetlerinden koruduğu takdirde bu kuruluşları savunur.
Maalesef demokratik değerler teoride kabul edilse bile, pratikte yardımcı olmaktan henüz uzaktır. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri Anayasası insan özgürlüğünü ilan etmesine karşın, cinsel alanda hâlâ büyük baskılar hüküm sürmektedir. Gerçekten eski püriten despotlar, bugün de yine görülmekte ve herkesi aynı cinsel düz kalıba sığdırmaya çalışmaktadırlar. Nitekim 19. yüzyılın sonlarında Amerikan kanun yapıcıları müstehcen materyallerin postalanmasına karşı Comstock Akdini uygulamaya koydular. 20. yüzyılın başlarında önceden yasaya aykırı olmayan zinayı suç saydılar ve geleneksel genelevleri kapattılar. Birinci Dünya Savaşından sonra alkol tiryakiliğinin «ayıp» sayılması ile bu yeni görüş devam etti. 1930′larda ve 1940′lar-da kamuoyunun «sapıklık» konusundaki isterik tutumu, «Cinsel psikopatlara» karşı yaygın yasal düzenlemeler getirdi. 1950′lerde hayali bir komünist «şorolo» komplosu üzerine fanteziler sonucu eşcinsellere karşı bir dizi baskıcı federal yasa yürürlüğe girdi. 1970′lerde «pornografiyi ezip yok etmek ve müşterileri tutuklayarak fuhşu önlemek için yoğun çabalara girişildi. Şimdi ise, 1980′lerde, kendini «Ahlaki Çoğunluk» ilan edenler Kutsal Kitap ahlakı üzerine kendi yorumlarını yasa zoruyla tüm yurttaşlara dayatmak istiyorlar. Ama deneyimler bu ve benzeri ahlak seferberliklerinin nadiren istenen sonucu verdiğini ve pekâlâ işi daha çıkmaza sokabildiğini gösterdi. Comstock’un fanatizmi yüzünden kuşaklar boyu kadınlar yeterli cinsel ve koruyucu bilgilerden yoksun kaldılar ve böylece Margaret Sanger ve diğerlerinin, bir ölçüde hafifletmeye çalıştıkları acıların birçoğu doğdu. Evlilikdışı sekse karşı ceza yasalarında yer alan maddeler, muazzam bir ikiyüzlülüğe yol açtı. Mahkemeler zina nedeniyle binlerce boşanma kararı verirken, yasa önünde suçlu olan taraflar hakkında soruşturma yapmamaya başladılar. Genelevlerin kapatılması, birçok fahişeyi sokaklarda çalışmaya ve muhabbet tellallarının «himayesine» sığınmaya zorladı. Alkolün yasaklanması yüzünden suç örgütleri muazzam bir gelişme gösterdi. «Cinsel psikopat yasaları» ve eşcinsellere karşı yasal ayrımlar kamu yararına hiçbir şey getirmediği gibi, ezilen sosyal gruplar yarattı. «Pornografiye karşı mücadele» ise ödediğimiz vergilerin bir parçası olan büyük paraları israf ederek, yayınları milyonlarca okur tarafından hevesle satın alınan yayıncıları taciz etmek için yasallığı kuşku götürür gizli girişimlerde kullanılıyor. Öte yandan, bu yayınların okurları da giderek artan sayıda şiddet eylemlerinin kurbanı oluyorlar.
Aslında sorun daha derine gidiyor. Eski püriten baskılar, yalnızca birkaç cinsel günahkâr ve sapkını değil, çok sayıda dürüst «sıradan» yurttaşı da eziyor. Seks araştırmacıları ve terapistler katı ahlaksal inançların insanları gerçekten de hasta edebildiğini ve çeşitli cinsel ve sosyal işlevleri yitirmelerine yol açtığını belirtiyorlar. Ayrıca, böyle inançlar çoğu kez erkekleri ve kadınları birçok zevk potansiyelinden gereksiz yere yoksun kılarak hüsran, haset ve hatta şiddete yol açıyorlar. En azından biyolojik gerçekleri yadsıyamayız: Çağımızda buluğ yaşı giderek düşerken ortalama insan ömrü artıyor. Sonuç olarak insanların cinsel olarak aktif, fakat doğurgan olmayan yıllarında önemli bir artış görülüyor.
Bu durumda, geleneksel cinsel ahlakımızın çoğalmaya yönelik ön yargılarını savunmaya eskiden olduğu kadar bile olanak yoktur. İnsanları, kendileri için pekâlâ bir mutluluk, sağlık ve karşılıklı hoşnutluk kaynağı olacak istekler için suçlu hissettirmekle hiçbir yarar sağlanamaz. Bunun yerine daha insancıl ve daha esnek bir ahlak geliştirmek daha «edepli» olacaktır. Günümüzde yalnız soyun sürdürülmesi için değil, hoşça vakit geçirmek için yapılan seksi de keşfetmeye ihtiyacımız var.
Bir kere seksin meşru bir amacı olarak hoşça vakit geçirmeyi kabul edince geleneksel ahlak standartlarımızın, ceza yasalarımızın ve psikiyatrik varsayımlarımızı birçoğu elbette anlamını yitiriyor. Örneğin, artık cinsel birleşmeyi evlilikle sınırlamak için geçerli bir neden kalmıyor ve böylece, evli olmayan çiftler arasında seksin kötülenmesi ve suç sayılması, keyfi ve adaletsiz oluyor. Aynı ölçüye vurulduğunda, eski cinsel sapkınlıklar ve çoğalmaya yönelik olmayan «sapıklıkların nesnel toplumsal etkileri açısından yargılanmaları gerekiyor. Bazı durumlarda bu etkiler pekâlâ olumlu olabilir. Üstelik, eğer seksin seks olarak tadına varılacaksa, buluğ yaşından itibaren herkese korunma sağlanması ve radyolarda televizyonda ve sokak afişlerinde gebelikten korunma gereçlerinin reklamının serbest bırakılması gerekecektir. Gerçekten de bugünlerde «nüfus patlaması» birçok ülkeyi büyük ölçekli ve sürekli gebelikten korunma kampanyaları açmaya ve bütün iletişim araçlarını kullanmaya zorluyor. Bu ülkelerden bazılarında evli olmayan erişkinler de dahil, isteyen herkese parasız korunma gereçleri dağıtılıyor.
Geleceğin «keyif için» cinsellik ahlakının getirebileceği bütün sonuçları burada ayrıntısıyla ele almaya gerek yok. Bugünlük, köklü değişiklikler olabileceğini ve cinsel alanda eninde sonunda «düşünüleceği düşünmek» zorunda kalabileceğimizi farketmek yeterlidir. Örneğin, zor durumda kalan bazı hükümetler nüfus artışıyla mücadelede büyük aileler için «ters teşvik» (yani ceza) önlemleri uyguluyorlar ve zorunlu kısırlaştırma konusunu tartışıyorlar. Başka bazı hükümetler de evlilik öncesinde cinsel perhiz öğütlüyor ve bir yandan da asgari evlenme yaşını yükseltiyor, bizzat evlilik içinde her türlü şehvet ya da «sefihliği» kötülüyorlar. Acımasızca uygulandığında, böyle siyasetler doğum oranını düşürebilir ama açıktır ki bunlar siyasi totaliterliği de teşvik eder. Bu yüzden demokratik hükümetlerin tam tersi bir rota izlemeleri ehvendir. Belki de ancak toptan cinsel özgürlük, nüfusu gerçekte dengeye kavuşturabilir.
Bu birkaç ipucu «cinsel devrim»in hiç de bitmediğini ve günümüzün bütün cinsel ve evliliksel denemelerinin kaprisli sapmalar olmadığını göstermeye yetecektir. Yine bu ipuçlarından anlayabildiğimiz kadarıyla, sonunda bu denemelerin hepsi başarılı olmayacaktır. Bunlardan bazıları, hatta pek tahripkâr sonuçlar doğurarak terkedilmelerine ve yeni arayışlara yol açabilir. Ama ne olursa olsun başarı ve başarısızlığın gün geçtikçe daha çok pratik açıdan yargılanacağını söylemek kehanet olmaz. Son söz dinsel dogmalarda değil, deneyimlerde olacaktır. Özetlersek, cinsel ahlakımız eskiden olduğundan da çok mantık ölçülerine uymak zorunda kalacaktır.
Bununla ahlak standartlarının tümüyle rasyonel olabileceğini kastetmiyoruz. Cinsel yaratıklar olarak ne yapmamız gerektiğini bize kuşkusuz yalnızca bilim söyleyemez. Bilim, olsa olsa bizi uyanık ve eleştirici yapabilir, ama tek başına bir cinsel ahlak yaratamaz. Değer yargıları özünde bilimdışı-dır. Ahlaki tercihler yapmanın nesnel bir yolu yoktur. İyiye ve kötüye ilişkin sorunlarda her zaman duygularımıza, inançlarımıza ve ahlaksal geleneklerimize bağlı olacağız.
Bu nedenle, cinsel tavrımızın biçimlenmesinde, kendimizinki de dahil büyük dinlerin önemli bir rolü bulunuyor. İmanımızda mütevazi ve basiretli, bize rahatlık verecek ve insan din kardeşlerimize en iyi nasıl hizmet edebileceğimizi öğretecektir. Dinler belki artık bütün ahlak ikilemlerine hazır çözüm getirmiyorlar. Ama en azından bize bazı genel kılavuz ilkeler verebilirler. Geçmişte dinin çoğu kez zulüm ve cinsel baskı bahanesi olarak kullanılmış olması gerçeği bile bugün ahlaksal aydınlanmamızda bize yardımcı olabilir. Taassubun yol açtığı acıların idraki bize, ahlak taleplerimizde gereken alçakgönüllülüğü kazandırabilir.
Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS
Filed Under: Cinsel Yaşam
About the Author: