Abd’de yürürlükteki seks yasaları

ABD’DE YÜRÜRLÜKTEKİ SEKS YASALARI

ABD’nin her eyaleti, yurttaşlarının cinsel davranışını kendine göre değerlendiren seks yasalarına sahiptir. Bu yasalar, öngörülen cezanın şid-detliliği kadar, ceza verilebilir suçların karekteri ve sayısına göre de şaşırtıcı bir uyum eksikliği gösterir. Örneğin, başka bir eyalette henüz suç olmayan bir cinsel eylem, başka bir eyalette ömürboyu hapisle cezalandırılabilir. Bundan başka, cinsel suçları tanımlayan terminoloiye göre de bütünüyle bir karışıklık vardır. Bu amaç için kullanılan çeşitli resmi terimlerin çoğu bili-möncesi kökenlidir anlamları eyaletten eyalete değişir.

Düzenli seks yasalarına ek olarak, birtakım eyaletler aynı zamanda suçluları psikiyatrik tedaviye zorlayan ve onların herhangi bir tedavi kurumuna teslimine izin veren özel yasalara sahiptir. Bu yasalar belli bir cinsel suçluyu bir küre ihtiyaç duyan cinsel psikopatlar olarak açıklar. Sonuç olarak böyle suçlular, (ki bazılarını yalnızca belli bir müddet ya da kısa bir hapiste bulunma cezası olacaktır,) belirsiz bir dönem için ya da yaşamının geri kalan zamanı için bir akıl hastanesine kabul edilebilir. Bazı eyaletlerde bu suçlular duruşmaya çıkarılmaksızın teslim edilebilir.

Kuşkusuz, bu garip yasalar; onların dayandığı varsayımları destekleyecek bilimsel tanıkların varolup olmamasına bakılmaksızın, bilim adına yürürlüğe konmuştur. Gerçekte «cinsel psikopat» terimi tam olarak bilimsel değildir ve bugün psikiyatristlerce bilinen herhangi bir hastalıkla ilişkisi yoktur. Bu yüzden, bir kişi bir eyalette sağlıklı, başka bir eyalette hasta kabul edilebilir. Her şeye karşın, bu yasalar bilgilendirilmemiş olan insanlara hâlâ cinsel şiddet önleme kuruntusundan başka bir şey vermediğinden, sadece kitap raflarında kalıyor. Oysa, işleyen teşhis teknikleriyle potansiyel tehlikesi suçlulara ve tehlikeli olmayanları ayırt edebilme olanağını kazanılabilir.

Herhalde, yalnızca çok az cinsel suçlu şiddete başvurur. Bundan başka seks suçluları, suçlarını öteki suçlulara göre de muhtemelen daha az tekrarlar. Nihayet, zorla psikiyatrik tedavinin, rehabilitasyonun etkin bir aleti olduğuna ilişkin önemsiz bir kanıt vardır. (Daha fazla ayrıntı için «Sağlıklı-Has-ta»ya bakınız.)

Amerikan seks yasasının alışılmamış çeşitliliği ve tutarsızlığı, elimizdeki kitabın çerçevesinde onun kesin bir tanımının yapılmasını önlüyor. Bununla birlikte, kişi bu yasaya konu olan belli esas davranış alanlarını tanıyabilir. Onlara karşı yürürlükte olan resmi tutum aşağıda kısaca özetleniyor.

Mağdurları İlgilendiren Suçlar

Gerçekte tüm ülkeler, zorla, hileyle yaralama, istismarın olduğu ya da isteksiz mağdurların gözü önünde yapılan cinsel hareketleri cezalandırır. Bu durumların her birinde, açıkça polise şikâyet edebilecek veya edebilir durumda olan mağdurlar vardır ve bunların korunma isteminde bulunmaları onların haklarıdır. Korunmayı sağlayamayan ya da onu istemeyen bir toplum uzun süre yaşayamaz. Bu nedenle, oldukça uygun bir şekilde, ABD’de her eyalet, mağdurları ilgilendiren cinsel suçlara karşı yasalara sahiptir ve bu yasalar her zaman uygulanmaya çalışılır.

Bununla birlikte, birçok eyalette yasaları düzeltmeye büyük bir gereksinme duyulur. Bazı durumlarda onlar artık etkili olmayan eski ve belirsiz bir dilde açıklanıyor. Başka durumlardaysa gerçekdışı ve karşı ceza üreten ya da uygulanması halinde suçlu ile mağdura birlikte ceza vermek duru-” munda olan yasalar konumundadır. Buna iyi bir örnek, şimdi kadın özgürlük gruplarının baskısı sonucu birçok eyalette gözden geçirilen geleneksel tecavüz yasalarıdır.

Bununla birlikte, yasalar başka bir durumda geri çekilebilir. Onların potansiyel mağdurları koruma girişimi sırasında esasen zararsız hareketleri de yasaklarlar ve böylece, başka hiç kimsenin varolmayacağı durumda suç yaratırlar. Öte yandan, yasakoyucular her zaman yeteri kadar koruyucu olmayabilirler. Sonuç olarak, bazı açıkça tehlikeli olduğu bilinen cinsel davranışlar uygun ceza almayabilirler.

Yasaların kendileri kadar bu ve benzer sorunlar, özel suçlara değinen aşağıdaki paragraflarda tartışılıyor.

Tecavüz

Sade vatandaş olasılıkla tecavüz suçunu «eşlerin isteğine karşı zorla cinsel ilişki» olarak tanımlayacaktır. Oysa bu ABD’nin birçok eyaletinde resmen belirlenen tanıma uymaz. Her şeyden önce birçok eyaletin ceza yasaları yalnızca «dişilere tecavüz edilebilir» anlayışıyla sınırlıdır. (Başka erkeklere tecavüz eden erkekler, bu tecavüz statüsüne göre dava konusu olamazlar.) İkinci olarak, bu yasalar çok kere zorla olmayan durumları tecavüz hareketi içine almaz, aslında tecavüz «mağdurun» tam rızasıyla da olabilir. Örneğin bir dişi, yaşının altında, aklen kusurlu ya da sarhoş olduğu zaman yasa basitçe onun rıza yaşının altında olduğunu varsayar. Bu durumlarda onun tamamen istekli olabilmesi ya da işinin aktif olarak ayartılmasının önemi yoktur. Böyle bir durumda dişiyle herhangi bir cinsel ilişkiye otomatik olarak tecavüz gözüyle bakılır. Bundan başka, reşit olmayan bir kızla cinsel ilişkide bulunma, olarak adlandırılan durumda çoğu kez toplu zorla tecavüz gibi şiddetle cezalandırılır. (Gerçekte çoğu tecavüz mahkûmiyetleri şiddet kullanılmayan tecavüz tipleri içindir.)

Geleneksel olarak, tecavüz cezası her zaman bir yıldan ömürboyu hapse değin uzanan, son derece şiddetli bir mahkûmiyetle karşılanır. Hatta birçok eyalette ölüm cezası da yaygındır. Özellikle suçlu siyah, tecavüze uğrayan beyaz ise. (Son yıllarda ölüm cezasının anayasaya uygunluğu mahkemelerde inceleme konusu olduğundan, tecavüz için verilen cezalarda herhangi bir infaz olamamaktadır.)

Bu birkaç gözlemin daha şimdiden gösterdiği gibi, Amerikan ırza geçme yasaları belki iyiniyetlidir ama her zaman doğru olmayabiliyor. Gerçekte bazı durumlarda açık anlamsızlıklar ortaya çıkabiliyor. Örneğin, bazı cezai yasalar tecavüz hareketini cinsel birleşme ya da birleşme girişimiyle sınırlar. Sonuç olarak herhangi bir giriş olmaksızın seks organlarının apozisyo-nu ve zor yoluyla el, ağız ya da anal ilişki, farklı statülerde dava konusu olabilir. Hatta bu cinsel hareketler, mağdura zorla birleşmeden çok, yaralayıcı ya da onur kırıcı gelebilir. Bu yalnızca karşıcinsel ilişkiyle değil, aynı zamanda cezaevinde sık sık olduğu gibi erkek ve dişi eşcinsel tecavüzleri biçiminde de görülebilir. Aynı zamanda kadınların erkeği silah ya da başka ölümcül silahlar kullanarak birleşmedışı sekse zorladığı durumlar da olmaktadır. Böyle suçlar tecavüz kabul edilmez ve bu nedenle yeteri kadar şiddetle cezalandırılmayabilirler.

Öte yandan, birçok durumda reşit olmayan kızla cinsel ilişki kurmanın hiç kimseye zarar vermediği ve bunu aslında kitaplardan çıkarılması gereken eyalet-imalatı, geçersiz, yapay bir suç olduğu açıktır. Onlu yaşlardaki erkeği yalnızca kız arkadaşları reşit değil diye damgalayıp yıllarca hapse atmanın ne iyi bir yasayı işletmekle, ne de iyi bir duyguyla ilgisi vardır. (Çoğu eyalette 16-18 arasında olmakla birlikte, reşit olma yaşı eyaletten eyalete değişir ABD’de.) Aynı nedenle, aklen kusurlu olan birisiyle rızasız cinsel ilişkide bulunmayı tecavüz olarak değerlendirmek pek akıllıca bir iş değildir. Bu tür dişilerin de tıpkı başkaları gibi cinsel ilişki kurma hakkına sahip olmaları gerekir. Onları, sevgililerinin yasayla herhangi bir tecavüzkâr olarak değerlendirilmesi perişan eder. Gerçekte bu, onlara baskı yapmak değil de nedir? (Aynı zamanda «Cinsel baskılara» bakınız.)

Bununla birlikte, günümüz ırza geçme yasalarına başka bir karşı çıkış da onların uygulanması durumunda olabilir. Çoğu kez ırzına geçilen dişi, ırzına geçilmeden önceki cinsellik süreci incelenmek suretiyle rahatsız edilebilir. Oysa, onun cinsel yaşamının mahkemede de konu dışı tutulması gerekir. Aslında, bir fahişe bile ırzına geçilmeme hakkına sahiptir. Bazı eyalet yasaları aynı zamanda ırzına geçilenin son ana kadar direnmesini ister. Böyle bir direnişe kanıt bulunamazsa, ırza geçen serbest bırakılabilir. Dahası, ırza geçme için getirilen cezalar çoğu kez öyle uç noktadadır ki, mahkeme jürileri mahkûm etmekte isteksizlik gösterirler. Daha açık kanılara daha hafif cezalar verilebilir.

Sonuçta, Amerikan yasa yapıcılarının bir seks suçundan çok, bir şiddet suçu olarak değerlendirdiklerinde, ırza geçmeye karşı daha büyük korunma sağlayabildikleri görülüyor. Irza geçenin kullandığı şiddetin tipi ve ölçüsüne göre, ırza geçme cezalarnın farklı olması gerekir. Tüm yaşlarda, erkek olsun dişi olsun, her iki cinsin de korunmuş olması gerekir. Reşit olmayanlar cinsel ilişki kurmanın tecavüz olarak görüldüğü kategoride de ortadan kaldırılmalıdır.

Çocuklara Sarkıntılık (Sübyancılık)

Kişiler cinsel sarkıntılık, tehdit ve saldırıyla karşılaştığında ya da rahatsız edildiğinde, yalnızca fiziksel yaralanmalar değil, aynı zamanda psikolojik yıkımla da karşı karşıya gelebilir. Bu çok genç ve yardım gereksinen kişiler, yani özellikle çocuklar için geçerlidir. Bu nedenle, cinsel sarkıntılıklara

karşı herkesin korunması gerekirken, çocuklar, delikanlılardan ya da yetişkinlerden çok daha fazla ihtiyaç duyar korunmaya.

Birkaç bu tür korunma belki sert cezalarla sağlanabilir. Çoğu eyaletin ceza yasası gerçekte bu varsayımla hareket eder ve böylece çocuklara sarkıntılık edenleri asgari 30 günden (Vizconsin eyaleti) azami ömürboyu hapse kadar (California) cezalandırır. Ek olarak, bazı eyaletler, böyle suçluları cinsel psikopat olarak değerlendirip tedavi için akıl hastanelerine gönderir ve hatta bu eğilimlerinden kurtuldukları zaman bile polis kayıtlarına geçirilir. Bizzat hapishanede bir sübyancı çok kere onu «short eyes» ya da «baby roper» diye adlandıran öteki mahkûmlarca hor görülür, kötü davranışlarla karşılaşır.

Ne yazık ki Amerika’daki çocuk sarkıntılığı üzerine yasalara daha yakından bir gözatma bu yasaların doğrulukları üzerine ciddi kuşkular yaratır. Her şeyden önce, çocuğun resmi tanımı eyaletten eyalete değişir. (Bazı durumlarda 18 yaşın altında olan herkes bu kategoriye sokulur.) İkinci olarak, suçlunun yaşı her zaman hesaba katılmaz. Böylece, gençler arasında karşılıklı cinsel oyun durumları «çocuğa sarkıntılık» olarak değerlendirilebilir. Kuşkusuz katılanlardan biri mağdur rolüne uygun bulunur, öbürü de bir sübyancı olarak damgalanır. Üçüncü olarak, yasalar çoğu kez tehlikeli olanla, gönül rızasıyla olan sarkıntılıklar arasına ayrım koymaz. Bu anlayışın temelinde çocuğun hiçbir zaman rıza göstermeyeceği ve böyle bir hareketin her zaman zararlı olduğu düşüncesi yatar. Oysa, bu bakış akılcı olmadığı gibi baskıcıdır da. (Bakınız: «Cinsel-Baskı-Çocuklar»).

Çocuğa sarkıntılık üzerine yasalara ek olarak, aynı amaca hizmet eden daha başka yasalar vardır. Böylece şu ya da bu şekilde çocuklarla cinsel ilişki kuran yetişkinler, aynı zamanda «bir küçüğü kabahat işlemeye teşvik», «bir küçüğün ahlakını bozma» «şehvetini kötüye kullanma», «sodomy», (oğlancılık) «uçarılık», «şehvet uyandırıcı davranış» … gibi statülerde tutulup dava konusu edilebilirler. Koşullara bağlı olarak, edebe aykırı teşhir yasasıyla ya da eğer suçlu yakın akrabasıysa ensestle suçlanabilir.

Çalışmalar, çocuğa sarkıntılıktan mahkûm olanların büyük çoğunlukta mağdurların, arkadaşı, tanışı, komşusu ya da akrabaları olduğunu göstermiştir. Aynı zamanda araştırmalar sonucunda fiziksel yaralanmaların seyrek görüldüğü belirlenmiştir, (davaların yaklaşık %2′sinden). Herhangi bir psikolojik yıkımı belirlemek çok zordur ve eğer böyle bir zarar olursa, bu da yetkililerin ve anababanın tepkisinin çocuğa, cinsel hareketin bizzat kendisinden daha fazla bir yıkıma neden olduğu durumlarda görülebilir. Çocuklar, baskı, gözdağı verme ve fiziksel saldırının kötü olduğunu anlarken, şiddet kullanmayan sübyancılara karşı yetişkin histerisinden ciddi bir biçimde sarsılabilir. Bu nedenle, çocuğun yaralanıp yaralanmadığı, tedirgin edilip edilmediği, zorlanıp zorlanmadığı, tehdit edilip edilmediğine ya da katılanların isteğine göre olup olmadığına göre, çocuk sarkıntılığına resmi bir fark getirilmelidir. Son durumlar dava konusu edilmezse, açıktır ki, çok daha hafif mahkûmiyetler alır. Gerçekte onları ilk aşamada bir suç olarak değerlendirmek pekâlâ doğru olmayabilir. Aynı zamanda reşit olma yaşını en azından ergenlik yaşına indirmek yalnızca gerçekçi bir davranış olarak görünür. Hawai eyaletinde, birçok Avrupa ve Asya ülkesinde olduğu gibi, reşitlik (rıza) yaşı her iki cinsiyet için en fazla 14 olarak görünür. Hatta birçok durumda yaşı indirmek doğru olabilir. (Gerçekte, cinsel eşler için bütün yaş sınırı kanısı kuşkulu bir konu olarak kalıyor. Bugün birçok insan haklı nedenle başka zararsız ve yasal davranışın bir suç oluşturması için yalnızca yaşın temel olmasının gerekmediğini tartışıyor.)

Müstehcenlik ve Uçarılık (Herkesin önünde) Uçarılık ve müstehcenliği tanımlamak oldukça zor, hemen hemen gözleyenin yorumuna kalmıştır bu. Her şeye karşın, onlar isteksiz tanıklar önünde çıplak olmak ya da cinsel davranışta bulunduklarından, insanları tedirgin edip gücendiren uçarılık ve müstehcenliği çeşitli örneklerle tanımlamak olası.

Böyle bir örnek, cadde üzerinde cinsel organlarını teşhir eden ya da mastürbasyon yapan birkaç insanla gösterilebilir ya da genel bir tuvalette cinsel ilişkide bulunan ve ansızın bu olayla karşı karşıya kalan insanları şoke eden birkaç insanın durumu da bunlara bir örnek oluşturabilir. Kadın ve erkek arasındaki cinsel ilişki, eğer herkesin gözü önünde, bir plajda, parkta yapılırsa suç teşkil edebilir. Seks hakkında yüksek sesle gürültülü konuşmalar, telefon görüşmelerinde cinsel açıklık ve cinsel davetler aynı zamanda yalnız kalmayı isteyen ve böyle şeylerden haz duymayan insanları oldukça rahatsız edebilir. Aynı şekilde ilan tahtasında açık işaretler, çizme, pencere önü gösterileri vb. ortalama insanca aşırı görülen şeyler de bu tablo içinde ele alınabilir. Son olarak insanlar birbirlerinin en yakın ilişkilerini gizlice izleyenlere, yani röntgencilik yapanlara karşı da büyük ölçüde kızgınlık duyabilirler.

Bu ve benzer durumlarda, toplu uygun yasalar ve uygun cezalarla potansiyel mağdurları korumak için açık bir yükümlülüğe sahiptir. Oysa, şimdi ABD’nin çoğu eyaletinde kitap sayfalarında yer alan yasalar tatmin edici olmaktan uzaktır. Örneğin, cinsel organları herkesin önünde teşhir etmek durumunda, ceza çoğu kez gerçekte oluşan zarara oranla oldukça fazladır. Genel dinlenme salonlarında yapılan seks, sodomy ya da doğaya karşı suç gibi tamamen farklı çağrışımlar yapan ve aşırı cezalar taşıyan yasalarla cezalandırılır, herkesin rahatını bozduğu için bir ceza düşünülmez. Özellikle eşcinseller arasında, cinsel isteklerin bazen çok nazik ve engelleyici olmayan biçimleri bile cezalandırılır. Gerçekte suçun işlendiğine tanık olacak herhangi bir kişiye gerek duymaksızın sivil polisin tuzağına düşen ihtiyatlı kişiler hiç de seyrek değildir.

İş ilanları, magazin dergi kapakları ve aslında insanların büyük çoğunluğu onları tamamen kabul edilebilir bulmasına karşın, yasayla açık açık sayılabilir. Arasıra, hatta büyük sanat çalışmaları bile genel görüşe uygun olmadığı gerekçesiyle yargılanabilir. Röntgenciliğe (dikizciliğe) karşı yasalar, taraf tutucu ve tutarsız olabilir. Bu yüzden yasalar bir kanun adamının bir defasında önemsiz abartmayla dikkat çektiği gibi. Eğer bir adam bir kadını açık bir pencerenin önünde çıplak seyrederse, erkek «teşhirci» olarak tutuklanır. Kadının her zaman basitçe mağdur olduğu varsayılır. Herkesin gözü önünde uçarılık ve müstehcenliğe (açık saçıklığa) karşı çoğu yasalarda ortaya çıkan daha derin bir sorun; onların aşırı gayretli yetkililerce kötüye kullanılmayı davet eden aşırı belirsizliğidir.

Koşullara göre yasalar, zararlı olan hareketle, sadece şaşırtıcı ya da değeri olmayan arasında açık bir ayırım yaparsa halka daha iyi hizmet etmiş olacağa benziyor. Sonraki, durumun öncekinden daha az şiddetle cezalandırılması gerekir. Çıplaklık ve cinsel etkinliğin rıza gösteren yetişkinler arasında ya da kişisel olarak gücendirilmeyen tanıklar önünde olanının hiçbir zaman yasadışı olmaması gerekir.

MAĞDURSUZSUÇLAR

Tıpkı başka birçok toplumda olduğu gibi, modern Amerika’da da herhangi bir kimsenin mağdur olmadığı, polise şikâyette bulunma niyetinde olmayan eşlerin rızasıyla, özel bir şekilde işlenen bir suç sınıfı vardır. Mağ-dursuz suç diye adlandırılan bu eylem hiç kimseye zarar vermez. Gerçekte belki en iyi karşılıklı yarar sağlamak amacıyla insanların hizmet ya da eşyaları değiştirmesi ya da işleme tabi tutması olarak tanımlanır. Ancak bu işlem yalnızca onlara katılanlarla ilgilidir. Başkasını etkilemek tasarlanmaz. Oysa, yasanın onlardan inkâr ettikleri ve yasanın onlardan uzak tutmaya çalıştığı ya da reddettiği bazı şeyleri sağlar. Bu nedenle onların yasanın yükümlü kıldığını izlemekte bir çıkarı yoktur. Onlar yetkililere ne bir soruşturma konusu yaratmak için uğraşırlar ne de tanıklık ederler.

Eğer yönetim yasalarını mağdursuz suçlara karşı uygulamak isterse, bu gözlemlerden alışılmamış ve çoğu kez büyük kuşkuyla karşılanan yöntemler kabul etmesi gerektiği çıkarılır. Bu tür yöntemlere sistemli hafiyelik ve gereksiz bir biçimde konuşma, gizli takip, gizli ajanlar kullanımı, baştan çıkarma ve tuzağı içerebilir. Bununla birlikte, bu ince çabalar çoğunlukla yalnızca yetersiz bilgilerle sonuçlanır ve bununda astarı yüzünden pahalı olur. Mağdursuz suçların çoğu karekteri onun farkedilmemesini sağlar. Yakalanan ve mahkûm olan az sayıda suçlu, her zaman küçük bir şanssızlık eseri o duruma düşen insanlardan başkası değildir. Polis görevlileri bu olgudan pekâlâ haberdar olduklarından bu tür hareketleri ortaya çıkarma girişiminde bile bulunmazlar. Bunun yerine onlar, ikiyüzlü ve adaletsiz bir hava içinde yalnızca zaman zaman ya da düzenli olarak bu yasaları belli grup ya da bireylere karşı kullanarak onları zorlamaya çalışırlar. Bu koşullarda, arkasından şantaj ya da rüşvet gibi yeni suçlar doğurur. Bütün bunların, sonunda resmi sisteme itaatsizliğe ve hor görmeye götürdüğünü söylemek bile gereksiz.

Birleşik devletlerde alışılmış çoğu mağdursuz suç yasaları cinsel davranışa değinir. Belli dinsel ve kültürel geleneklerden dolayı, çoğu Amerikan eyaleti yalnızca iki özgün cinsel hareketi yasal olarak kabul eder. Tek başına mastürbasyon ve evlilikle gerçekleştirilen birleşme, insanın cinsel ifadesinin başka herhangi bir biçimi, bunlar karı-koca arasında bile olsa, suçtur. Açıktır ki bu çoğu Amerikalıyı cezalı duruma düşürür. İşin doğrusu, Amerikan seks yasaları kitapta yazıldığı biçimde uygulanacak olursa, hapishanelerde yalnızca seks suçlularını koyacak yer kalmayacaktır.

Gördüğümüz gibi, mağdursuz seks hareketlerine karşı Amerikan yasaları akıldışı ve tehlikelidir. Bu yasalar başka hiç kimsenin varolamayacağı bir suç yaratır. Zararsız davranışları yeraltına inmeye zorlayıp sağlıksız cinsel altkültürier üretirler.

Bu yasalar sayısız saygın insanı lekeler ve onları gereksizce cezai kariyerlere zorlar. Ayrıca yolsuzluk, zorbalık ve poliste çürümeyi teşvik eder. Kısacası, ahlaksızca, akılsızca ve yıkıcıdır. Bu yasalar birçok insanı mağdur duruma düşürerek hiçbir şeyi korumayı da gerçekleştiremezler.

Her şeye karşın, bu yasalar kesin bir anlamda, mağdursuz suç olarak değerlendirilecek türde bir durum olmadığı ve en azından bazı insanları koruduğu zeminlerde bazen savunulur. Örneğin, baştan çıkarmanın çoğu kez istenilmeyen gebeliklere götürdüğü ya da zührevi hastalıklar yaydığı durumlar tartışılır. Ensest’in genetik kusurların geçişiyle potansiyel insanı mağdur ettiği söylenir. Fahişeler tellallarının kurbanı olarak tanımlanır. Eşcinseller, rastgele eşleri tarafından soyulabilir, dövülebilir ya da öldürüle-bilir olduklarından yaşam biçimleriyle tehlikeli yaratıklar olarak görülürler. Cinsel bakımdan açık kitaplar ve filmlerin, insanın beynini yıkadığına körelttiğine inanılır.

Oysa bu tür tartışmaları ciddiye almak zordur. Aslında eşlerin rızasıyla yapılan aşırı davranışların herhangi biri arzu edilmeyen yan toplumsal etkilere sahipse, onlar bütünüyle toplumun onu bir suç olarak değerlendirmesi olgusundan kaynaklanırlar. Başka bir deyişle, davranış ilk durumda yasal idiyse, onun yan etkileri ya hiç görülmeyecektir ya da büyük ölçüde azaltılmış olacaktır. İstenilmeyen gebelikler, gebelik önleyicilerin kullanımıyla kolayca önlenir. Eğer seks yasalarımız daha akıllıca olsaydı, çiftler daha fazla bilgilenmiş olacaktı ve zührevi hastalıklar sonunda yokedilmiş bile olabilirdi. Resmen ticari olarak çalışan fahişeler muhabbet tellallarına ihtiyaç duymaz. Yasadan korkmasını gerektirecek hiçbir şey bulunmayan eşcinseller, azgın yabancılarla «bir gecelik çıkmalar»la doyum arama ihtiyacı duymaz. «Pornografi» ve erotik materyallere karşı yasalar olmayınca onlar daha nitelikli olacaktır ve pekâlâ nicelikte de bir azalma görülebilir.

Bu nedenle, ABD’nin, tüm eyaletlerinde olmasa bile eşlerin rızasıyla gizli yapılan sekse karşı yasaları ortadan kaldıran öteki Batı ülkelerinin örneğini izleyeceği görünüyor. Bu politika aynı zamanda çeşitli Amerikan meslek grupları ve yasa gözden geçirme komitelerince tavsiye edilmektedir.

Aşağıdaki sayfalar, bugün ABD’de yasadışı yürütülen tüm gizli, eşlerin rızasıyla olan hareketleri kapsamıyor. Yasaların çeşitliliği ve sayısı, basitçe çok çok fazla. Bununla birlikte birkaç yasal kontrol alanı biraz ayrıntılı olarak tartışılıyor. Aynı zamanda özgün mağdursuz suçlarla ilgili belli sorunlara kısaca değiniliyor.

EVLİ OLMAYAN KİŞİLER ARASINDA CİNSEL İLİŞKİ

Birbirleriyle evli olmayan erkek ve kadının cinsel ilişkilerini birçok eyalet değişik biçimde cezalandırabilir. Ayrıca eşlerden biri başka bir kimseyle evliyse, onlar erkek ya da dişi, evli olmayanların birbirleriyle cinsel ilişki kurmasından değil, zina suçundan cezalandırılabilir. Tersi durumda, erkek, evli olmayan biriyle suçlanıp daha ılımlı bir cezaya çarptırılır. Öte yandan, eğer dişi reşit olma yaşının altındaysa, cinsel ayrımın bu türü çoğunlukla tersine döner, erkek son derece şiddetli bir suç olan, reşit olmayan bir kızla cinsel ilişki kurmakla suçlanırken, kız serbest bırakılır. (Aynı zamanda «Irza Geç-me»ye bakınız.)

Evli olmayanların birbirleriyle cinsel ilişki kurması eyaletten eyalete değişmekle birlikte, çoğunlukla 1000 Dolarlık para ya da 1 yıl hapis, bazen her ikisini de birden içerir.

Evli olmayanların birbirleriyle cinsel ilişki kurmasına karşı yasaların her-gün milyonlarca kez çiğnendiğinden hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Hatta suçluların çoğunun böyle bir suçun olup olmadığından bile haberi yoktur.

EVLİ OLMAYANLARIN BİRLİKTE YAŞAMASI (COHABİTATİON)

ABD’nin bazı eyaletlerinde evli olmayanlar arasındaki cinsel ilişki, eğer tekrarlanır ve böylece suçluların «birlikte yaşaması açıkça dile düşmüşse» bu durum suç kapsamına girer ve cezalandırılır. Eyalete bağlı olarak bu suç birkaç yıl hapis gibi bir ağır cezayla karşılanabilir. Böyle özel, sürekli bir ilişki içinde birlikte yaşayan çiftlerin cezalandırılmasının saçmalıktan başka bir şey olmayacağını söylemeye bile gerek yok. Öte yandan, rastgele cinsel ilişkide bulunan bireylere yasa bir şey yapmadan kalıyor.

BAŞTAN ÇIKARMA – İĞFAL

ABD’nin birtakım eyaletlerinde iğfale, yani evlilik sözüyle iffetli bir kadınla erkeğin birleşmesine karşı yasalar vardır. Oysa mahkûmiyetle sonuçlanması için bu söz kayıtsız şartsız yeterli olmamaktadır. Örneğin, eğer bir adam yalnızca kadın hamile kaldığı durumda ya da bizzat kendisinin boşa-nabileceği durumda evlilik sözü verirse, onun sözü suçun oluşmasında kayıtsız şartsız bir durum yaratmaz ve böyle bir durumda mahkûm da edilemez. Öte yandan, evlilik sözünün hilekârca ya da iyi niyetli olup olmadığı, yasal olarak bağlayıcı olup olmadığı önemli değildir. Erkek yaşının altında, ya da o sırada evli bile olsa dava konusu edilebilir. Söz, kayıtsız şartsız ilk gerekçe olduğu ve yerine getirilmediği sürece dava için yeterli neden oluşur. Gerçekte erkek gecikerek evlenme teklifinde bulunur, kadın da reddederse, erkek bu durumda da mahkûm edilebilir. Evlilik sözü, erkeğin töhmet altına girmesinden önce ya da ona karşı bir suç yüklenmeden önce verilirse dava çoğu durumlarda düşer. Bununla birlikte, kız iğfal edildiğinde reşittik yaşının altındaysa, yeni koca önce reşit olmayanla cinsel ilişki kurmak suçundan mahkûm edilmekten kurtulamaz.

Bazı eyalet meclisleri bu karmaşık tablodan ve bunun daha derin birçok ayrıntılarından şikâyet etmektedir. Bununla birlikte, iğfal cezalarının bulunduğu tüm eyaletlerde de bu suçlar şiddetli bir biçimde cezalandırılmaktadır. (On yıldan fazla hapis, artı birkaç bin dolar para cezası). «İffetli» erkekleri iğfal eden kadınları cezalandıran bir yasa hiçbir zaman olmamıştır.

ZİNA

Zina, biriyle evli bir kişinin erkek ya da kadın, başka biriyle iradi bir cinsel ilişki kurması olarak tanımlanır. Yani evli bir kişinin evlenmemiş bir kişiyle, ya da birbirleriyle evli olmayan iki evli kişinin cinsel ilişki kurması da zina konusu olabilir.

Eyaletlerin tümünde zinaya karşı yasa yoktur ve olanlarda da büyük ölçüde farklı cezalar uygulanır. Bazı eyaletlerde mahkûmiyet az bir para cezasından başka bir şey içermez, bazı eyaletlerde ise ağır para cezaları ve birkaç yıla kadar hapisle mahkûm edilir.

Teknik olarak bu suç boşanma durumlarında bir rol oynamakla birlikte, son birkaç on yıldır zina için açılan davalara son derece ender rastlanmaktadır.

OĞLANCILIK VE DOĞAYA KARŞI SUÇLAR

ABD, cinsel ilişkinin birleşme dışı biçimlerine karşı yasalara sahip olan oldukça az sayıda modern ülkeler arasındadır. İşte çoğu Amerikan eyaletinde hayvanlarla cinsel temasta olduğu gibi ağız yoluyla ya da anal yolla cinsel ilişkide öngörülen ceza yasaları «oğlancılık» ya da «doğaya karşı suçlar» adıyla sınıflandırılır ve bunlar çok ciddi suç olarak değerlendirilir.

Bu cinsel hareketler eşlerin rızasıyla tamamen özel bir şekilde ve gerçekte evli çiftlerin kendi yatak odalarında icra ediliyor olsa bile bunun hiçbir önemi yoktur. Kural olarak yasa bekâr ve evli, kadın ve erkek, eşcinsel ve karşıcinseller arasında herhangi bir ayrım yapmaz. Birleşme dışı cinsel ilişki her koşul altında cezalandırılabilir ve her iki taraf da suçlu bulunur. Cezalar son derece şiddetli olup eyalete bağlı olarak ömür boyu hapse değin uzanabilir. Ek olarak, suçlar «Cinsel psikopat» olarak değerlendirilip bir akıl hastanesine teslim edilmesi istenebilir. Suçlular bu durumdan kurtulursa, her şeye karşın polis kayıtlarına geçmeye zorlanabilirler; öyle ki, yönetimin gözü onların üzerindedir.

Çoğu Amerikalının bu yasalardan -hakkında kazaen bir şey işitse bile- haberdar olmadığı rahatlıkla ileri sürülebilir. Onlar muhtemelen bu yasaları yanlış anlayabilirler. Ortalama bir insan «doğaya karşı suç» terimini olasılıkla çevre kirlenmesi ya da tahribatının bazı biçimleri, yani bir yağ dökülmesi, maden tabakası kaplaması gibi sonuçlar çıkarır. Kutsal Kitap’ tan türediği açık olan «Sodomy», yani oğlancılık teriminin modern dünyevi devletle ilgisi olmayan bazı belirsiz suçları çağrıştırdığı açıktır. Kısacası, insan cinsel davranışının oldukça yaygın biçimlerine ait olan bu iki garip terimin gerçeği kesinlikle açık değildir ve hatta bu davranışların ne için suç olarak kabul edilmesi gerektiği de daha az açıktır. Bu iki yanlı gizem yalnızca eski ve Ortaçağ tarihine daha yakından bir göz atışla çözümlenebilir.

İyi bilindiği gibi Yahudi – Hıristiyan kültüründe en büyük cinsel suçlar her zaman, hayvanlarla cinsel temas ve eşcinsel ilişki olmuştur. Bu davranışlar bizzat yapanlara zarar verebilir olmasına karşın, Yahudi tarihinin başlarında garip Tanrılara tapınmayla birleşmiştir. Bu nedenle onlar putperestlik işareti olarak görülegelmiş. Bu suçu işleyenler ölümle cezalandırılmıştır.

Ortaçağlarda, aynı cinsel davranışlar Kutsal Kitap’taki Sodomy kentinin yıkılmasıyla ulu Tanrı’ya yöneltilmiş bir suç olduğuna inanıldı ve bu yüzden onlar «Sodomy» ya da «doğaya karşı suçlar» olarak değerlendirildi. (Yani, Tanrı’nın doğal düzenine karşı suçlar.) Bu suçları işleyen herhangi bir kimse itaatsizlik göstermiş ve otomatik olarak yoldan çıkmış olarak kabul edildi. Tam ters olarak, genelgeçer dinsel düzene ve fikirlere karşı çıkanlar da aynı zamanda çoğunlukla «Sodomy» «oğlancılık» ile suçlandı. Örneğin, 14. yüzyılın başlarında Fransa Kralı IV. Filip, 12. yüzyılda Kudüs’te kurulan güçlü Şövalyeler Birliğinin (Knighs Templar) geniş zenginliğini müsadere etmek ihtiyacı doğduğu zaman, o şövalyeleri putperestlik, kâfirlik ve Sodomy ile suçladı. Bu suçlama son derece yanlış olduğu halde, şövalyelere karşı derin bir düşmanlık duygusu yerleştirildi. Şövalyeler düzeni mahkemeye getirdi ve liderleri mahkûm edilip herkesin gözü önünde yakıldı. Doğru olarak sezinlediği gibi, kral inancın bir savunucusu olarak selamlandı ve bu yüzden yağmayı cebine indirirken bir sorun çıkmadı. Daha sonra var olan Hıristiyan otoritesine karşı çıkan her Hıristiyan mezhebi, doğal olmayan cinsel pratiklerle meşgul olmakla suçlandı. Böylece, bu mezheplerin bazıları Bulgaristan’dan Batı Avrupa sınırları boyunca yayıldığı zaman üyeleri (Bulgarlardan) «buggery», yani oğlancı olarak görüldü ki bu sözcük Sodomy ile eş anlamdaydı.

Ortaçağ İngilteresinde, cinsel yoldan çıkmışlık, tıpkı yoldan çıkmanın herhangi bir türü gibi kilise mahkemelerinin yargılama kapsamındaydı. Ancak, 1533′de VIII. Henry iğrenç oğlancılıkla suçlananlara karşı ilk dünyevi yasayı yarattı: Suçlu ölümle cezalandırılıyor ve mallarına el konuluyordu. Henry’nin yasası Mary döneminde kaldırıldı, ancak I. Elizabeth yönetiminde yeniden canlandı ve sonunda püritenler onu ABD’ye getirdi. Yüzyıllardır suçun cinsel karekteri açıkça kabul edildi. Böylece, örneğin orjinal K. Caro-lina’nın statüsünde ona açıkça Hıristiyanlar arasında adlandırılmayan doğaya karşı tiksinç ve putperestçe bir suç anlayışı getirildi. Suçlunun, «Ruhbanlık sınıfına tanınan dokunulmazlık hakkı» olmaksızın ölüme mahkûm edilmesi istendi. İşin garip yanı, bunların dinsel kökeni ve karakterinin açıkça anayasal olmadığı görülmesine karşın, kilise ve devlet ayrımının Amerikan Devrimiyle ortaya çıkması ve bunun ABD Anayasasında kanunlaştırılması bile, oğlancılık yasalarının derhal feshedilmesini sağlayamadı.

Bugün, ABD’deki eyaletlerin büyük çoğunluğu, bazı eyaletlerde şimdi, doğaya karşı suç «sodomy», «buggery» gibi dinsel terimlerden kaçınılmasına karşın, hâlâ kiliseye aykırı cinsel yasalarını alıkoyuyor. Bununla birlikte, bazı eyaletlerde onların statülerinin dilini modernize etmeye bile gereksinim duyulmadı. Böylece «oğlancılık» ve «doğaya karşı suç»un bazen birbirleriyle değiştirilerek bazen de yan yana kullanılması sürdürülüyor. Gerçekte, bazı eyaletlerde de bu sözcükler bu arada daha geniş bir anlam kazanarak şimdi yalnızca eşcinsel ve karşıcinsel eşler arasında ağız yoluyla ve anal yolla ilişki ve hayvanlarla cinsel temas değil, aynı zamanda ölü bedenle cinsel temas gibi (Nekrofiliya) ender ve garip cinsel pratikleri de kapsayan bir biçimde kullanılıyor.

Oğlancılık yasaları, evli çiftlerin de dahil olduğu, herkese yöneltilirken, şimdi bu yasalar esas olarak erkek eşcinsellere uygulanıyor. Aslında her zaman ilişkinin birleşme dışı olan biçimlerinden sakınmış ve yalnızca birleşme kurmayı varsaymış olabilir. Öte yandan, aynı cinsiyetten bireyler birbirleriyle birleşme gerçekleştiremezler. Ve bu yüzden onlar cinsel ilişki kurdukları zaman yasanın ihlal edilmesi olasılığı doğar. Her şeye karşın, bütün olarak oğlancılıkla ilgili davalara çok ender rastlanıyor. Bugün yasaların esas kullanımı dolaylı bir biçimde olmaktadır. Örneğin işverenler, toprak beyleri, banka müdürleri ya da sigorta acentaları alışılagelmiş bir eşcinsele karşı bir ayrım getirmek istendiğinde, o zaman eşcinselliği potansiyel bir ağır ceza olarak belirleyen «sodomy», oğlancılık yasalarına dikkat eder. Böylece, o eşcinseli işten atmakla, tehdit ederek banka kredisi, mesken ya da sigorta kredisi ödemekten kaçınarak pekâlâ tamamen yasal ve hatta saygın bir iş yapmış olur.

FAHİŞELİK

Fahişelik, en iyi biçimde para ya da bazı materyalleri ödül olarak kabul eden cinsel ilişki biçimi olarak tanımlanır. Oysa, varolan ABD yasalarının çoğu fahişeliği oldukça farklı biçimlerde tanımlar. Örneğin, birçok eyalette suçlu yalnızca dişiler olarak kabul edilebilir. Sonuç olarak, kendilerini cinsel olarak satan erkekler fahişelikle suçlanamaz, ancak oğlancılık, serserilik gibi, farklı statüler altında dava konusu olabilirler. Dahası, «rastgele ve ayrımsız» ticari olmayan cinsel davranışın bile fahişelik tanımı içerisine alındığı da olur. Bu eyaletlerde cinsel eşini sık sık değiştiren herhangi bir dişi, hiçbir zaman herhangi bir ödeme talebinde bulunmasa ya da, böyle bir şeyi kabul etmese bile, bir fahişe olarak mahkûm edilebilir.

Gerçekte, ABD’de fahişeliğe karşı çok yaygın suçlamalar getirildi, yani çoğu eyalet «uçarı ya da çapkın temas» kurmayı tahrik edici şeylere karşı yasalara sahiptir ki, bu yasalar hafif suç olarak değerlendirilip, bir para cezası ya da kısa bir hapislik dönemi ya da her ikisini de içerebiliyordu. Bir fahişeye karşı tanıklar çoğunlukla onu suçlamak üzere gerekli pozisyonlarda bulunan sivil polislerdir. Aslında, çok basit suçlamalarla tutuklanan fahişeler, az bir para cezasıyla serbest bırakılır ve yeniden işine koyulur. Üstelik bu para cezaları başka bir müşteriye, fahişenin daha pahalıya mal olmasından başka bir işe yaramaz. Başka bir açıdan bakıldığında, para cezası bir vergilendirme biçimi olarak değerlendirilebilir ki, zaten eyalet en azından bu anlayışla fahişenin gayrimeşru kazancının birazını paylaşmaya çabalamış olur.

Fahişeden başka, fahişenin işiyle ilgili olabilen birtakım insanlar da yasayı ihlal ediyor. Örneğin, fahişelere satışlarında yardım eden ya da teşvik eden erkek ya da dişi, herhangi bir kişi (yani muhabbet tellalı) ya da fahişenin kazancıyla yaşayan herhangi bir kişi (pezevenk ya da belalısı) ve bir (fahişeevi) randevuevi çalıştıran herhangi bir kişi, operatör (patron) bir fahişeden daha şiddetli cezalandırılır. Muhabbet tellallığı ve pezevenklik, çoğunlukla uzun bir hapis cezasına çarptırılabilir.

Fahişelik, çoğu kez «dünyanın en eski mesleği» olarak adlandırılır ve tüm uygar uluslar arasında bütün çağlar boyunca varolduğu için bu tanım oldukça gerçekçidir. Belli eski kültürlerde bu terim dinsel bir karektere sahipti. Dişi ve erkek «tapınak fahişeleri» ya da «kutsal fahişeler» kendilerini inanca sunarlardı ve ücretleri tapınağa giderdi. Bununla birlikte, dünyevi ve salt ticari fahişelerin daha az eski olduğu görülüyor. Eski Yunan ve Roma’da olduğu kadar Hıristiyan ortaçağı da fahişeliğe karşı oldukça hoşgörülüydü. Örneğin, Thomas Aquinas onları zorunlu bir kötülük olarak kabul edip «hatta halledenlerin bir saraya gereksinmesi» olduğunu tartıştı. Bu nedenle Ortaçağ kentleri iyi düzenlenmiş, çoğunlukla kiliseden uzak olmayan genelevlere sahip oldu. Belli sanayileşmiş ulusların genelevleri kapatmaya başlaması ve onların da yasadışı yollardan çalışması yalnızca modern çağlarda olmuştur. Oysa uzun bir süreç içinde bu politikanın akılsızca olduğu görüldüğünden, Hollanda ve Batı Almanya gibi ileri Avrupa ülkeleri, fahişeliği yeniden yasalaştırıp, fahişelerin çalışma koşullarını geliştirmeye çabaladılar. Böylece bu ülkelerde, fahişeler artık pezevenklere gereksinme duymadı ve yine bu ülkelerde polisin onların şiddetle tehdit edilmesini durdurmak için koruması hesaba alınmalıdır. Üstelik onlar aynı zamanda herhangi bir başka yurttaş gibi düzenli vergi öderler.

I. Dünya Savaşından önce birçok Amerikan kentinde «kırmızı ışıklı bölgeler» «delikanlı evleri» ya da bordellas adıyla bilinen yetkililerin genellikle hoşgörülü davrandıkları genelevler bulunuyordu. Ne yazık ki yüzyılın başlarındaki nüfus hareketleri saflık ve namus sözleri ardında bu hoşgörüden geriye pek bir şey bırakmadı. 1925′te Birliğin her eyaletinde anti-fahişe statüler kanunlaştırıldı. İkinci baskıcı dalga da İkinci Dünya Savaşıyla geldi. Savaş etkisiyle 650′yi aşkın birimde fahişe evleri kapatıldı. Bu politika 1941′de Mayıs Akdi olarak bilinen yasayla pekiştirildi.

FRANSIZ ve JAPON SANATINDA DİŞİ HOMOSEKSÜELLİĞİ

Çoğu kültür çerçevesinde sanatçılar, kadınları yakın kucaklaşmalar içinde resmetmişlerdir. Yukarıdaki resimde (17. Yüzyıl) Suzuki Moronoba’nın bir gravürü, aşağıda ise Gustave Cou-bet’in bir tablosu (19. Yüzyıl).

Bugün yasadışı fahişelik yapmanın gerçekten herhangi bir sorununun çözümlenmemiş olduğu oldukça açık bir biçimde görülüyor. Bütünüyle bakıldığında, eskiden daha az fahişe varsa, bunun olası nedeni genelde cinsel standartlarda görülen gevşemedir. Gerçekte, bugün yetişkinler kadar, genç evlenmemiş insanlar da kolayca saygın, ticari olmayan bir iş bulabilir. Her şeye karşın, özellikle büyük kentlerde fahişelik bir istemi karşılamaya devam ediyor ve şimdiye kadar yasa onu bastına bir tutum göstermedi. Yasanın tek etkisi, şimdi fahişenin sözde yasal danışmanı gibi hareket edebilen ve polise karşı onun koruyucusu olan pezevenklerin rolünü kuwetlendirmek olmuştur.

Bununla birlikte, anti-fahişelik yasaları çoğunlukla genel cinsel ahlakı düzelttiği ve en azından bazı kadınların yoz bir yaşama düşmesini önlediği zeminlerde savunulur. Aynı zamanda fahişeliğin müşterilerin soyulması, rüşvet vb. suçlarla ilgisi olup olmadığına dikkat edilir. Dahası, yasallaşan fahişeliğin zührevi hastalıkların yayılmasına yardım edebileceği korkusu vardır. Son olarak, ortalama vatandaşın yanıbaşında bir «kırmızı ışıklı mahalle» ya da genelev istemediği ve bu yüzden fahişeliğin yasallaştırma ile resmi düzenlemesinin pratik olduğu söylenir.

Oysa, varolan yasaları eleştirenler, onların temelde uygulanamaz ve bu yüzden ikiyüzlü, havai, ahlaksız ve haksız olduğunu göstermeye çabalıyorlar.

İsteksiz fahişeyi korumaktan uzak, onlar ona bir suçlu gibi leke sürüyor ve böylece fahişenin bu lekeden kurtulup saygın bir kariyere geçmesi zorlaşıyor. Ayrıca her nerede fahişelik şiddet ya da hırsızlık suçlarına yardım ederse, bu suçlar bağımsız biçimde dava konusu edilebilirler. Gerçekte, fahişeliğin kendisi yasaisa böyle davaların çok daha etkili olacaktır. Ek olarak, hükümet sonra fahişelik gelirini vergilendirmeye de başlayabilir. Yasallaşma, fahişelerin düzenli bir biçimde denetimini sağlayacağından, aynı zamanda zührevi hastalıkların da daha iyi bir denetimi yapılmış olacaktır. Gerçi bu hastalıkları bütünüyle ortadan kaldıramayacaktır. «Kırmızı ışıklı mahallelerin» durumuna gelince, günümüz Avrupası ve Amerikan örneklerinin bu sorunun çözümlenemez olmadığını göstermesi gerekir.

Son yıllarda, sorun başka bir görünüm altında açığa çıkmıştır. Yasal seks araştırıcıları ve seks terapistlerinin bilimsel ya da terapatik amaçlar için hastalarına ya da deneylerine para karşılığı ‘vekil eş’ sağlamışlardır. Bu tutumlarıyla onlar, yasanın «muhabbet tellalı pezevenk» olarak tanımladıkla-

rına benzer bir konuma düşmüş bulunuyorlar. «Vekil eşlerin» bizzat kendileri birçok eyalet yasasının belirlemelerine göre fahişelikle meşgul oluyor görüneceklerdir. Her şeye karşın, bu insanların herhangi birine, suçlama getirilmiş değil ve hepsinin çok «Ahlaksal» sonuçlara hizmet etmeye çalıştıkları yeteri kadar açık.

Kişi sadece bir süre sonra toplumumuzun fahişelik sorununa değinen doğru ve çalışır bir yol bulacağını umut edebilir. Yukarıda gösterildiği gibi yasallaşma ve düzenleme, belirli bir noktaya kadar, başka ülkelerde başarılı olmaktadır. Bununla birlikte, kimi Amerikalı reformcular, herhangi bir resmi kayıt ve denetimin fahişeleri mimlediği ve onların bu mimle başka türde iş aramalarının zorlaştığına dikkat çekiyorlar. Oysa bunun yerine, suçlamanın kaldırılmasını, yani devletin daha derinden ilgilenmesine son verip anti-fahişelik yasalarının kaldırılmasını öneriyorlar.

Gelir sorununu çözümlemekle birlikte, bu öneride diretilmesi gerekir. Bazı fahişelerin hatırı sayılır bir geliri vardır. Başka işçilerin çok daha az para kazandığı halde artan biçimde vergi ödediği bir zamanda, fahişeliği vergisiz bırakmak haksızlık olacaktır.

ENSEST

Çoğu Amerikan eyaleti ceza yasaları, ensesti evlenmeleri yasaklanmış derecede birbirleriyle kan ya da evlenme bağlılığı bulunan kişiler arasındaki birleşme olarak tanımlanır. Başka şeyler arasında, bu cinsel ilişkinin birleşme dışındaki biçimlerinin ensesti oluşturmadığı ve ensestin aynı cinsiyetten kişiler arasında olamayacağı anlamına gelir. (Oysa, bu tür cinsel etkinlik çeşitli başka statüler altında dava edilebiliyor.) Biraz daha derine inersek, belli cinsel ilişkilerin bir eyalette ensest kabul edilebildiği, başkasında kabul edilmediğiyle karşılaşırız. Bunun da nedeni, bazı eyaletlerin ona izin verirken birinci derecede kuzen ve hısım olanlar arasında evliliği yasaklaması-dır. Bazı eyaletlerde aynı zamanda basit bir ensest ilişkisiyle bir ensest evlilik (ki daha az ciddi bir suç olarak değerlendiriliyor) arasında ayrım yapar. Böylece bir eyalette ensest evlilik için azami üç yıl hapis ve evlilikdışı ensest ilişkisine de 20 yıl hapis cezası verilir. Böyle birçok seks yasasında olduğu gibi, bunun mantığına akıl erdirilemez. Ensest için herhangi bir eyalette azami ceza 50 yıl hapistir. Ensestin bir ya da başka türünün yasaklanması tarih öncesi zamanlardan beri ve tüm insanlar arasında varolagelmiş-tir. Bunun nedeni hâlâ tartışmalıdır. Ortalama insan tarafından ensestin değişmeden, her nasılsa erkek ve dişinin en kötü izlerini beraberinde getirdiği, çürümeye, bozulmaya götürdüğü, genetik kusurlar ürettiği var sayılır, çoğu kez. Oysa, profesyonel olmayan bir sığır yetiştiricisi işinde bu inanca göre davranmaz ve gerçekte onu desteklemek için önemsiz bir bilimsel tanık vardır. Herhalde, insanın ensest tabusu birkaç bin yıldır herhangi bir kesin genetik bilgisinden önce geliyor. Başka bir kuram da, ensest tabusunun birinin kendi ailesi ya da kabilesi dışında evlenmesinin toplumsal çıkarında kökleri olduğuna işaret ediyor. Bu, her toplumsal grubun daha da genişlemesini sağlıyor, böylece ilerleme ve uygarlığın temeli atılmış oluyor. Üçüncü ve belki de en mantıklı açıklama, ensest tabusunun baba ve oğul, ana ve kız ile erkek kardeş-kız kardeş arasındaki cinsel rekabetler yoluyla parçalanmış olacak olan aile birliğinin uyum ve huzur içinde olmasına yardım ettiğidir.

Ensest yasağı olabildiği kadarıyla uzun zamandır öyle evrensel ve öyle etkili olmuştur ki, hemen hemen «insan doğasının» bir parçası olduğu söylenebilir. Yakın akrabalar arasında tutulagelen bir cinsel cazibenin şimdi, istisnai kabul edilmesine ender rastlanıyor. Oysa, böyle istisnaların olduğu ve geçmişte bazı toplumların onları resmen tanıdığına dikkat edilmelidir. Örneğin, eski Mısır’ın kral soyundan gelen erkeklerine, Colomb öncesi Amerika’nın belli alanlarında ve belli Polinezya adalarında izin veriliyordu ya da kızkardeşleriyle evlenmeye zorlanıyordu. (Bu evliliklerde, ensest, kuşaklar boyu sürmesine karşın, herhangi bir olumsuz genetik etkiye rastlanmadı.) Kimi toplumlarda, belli koşullar altında, baba kız ilişkilerine bile hoşgörüyle yaklaşılıyordu. Oysa, bildiğimiz kadarıyla anne-oğui ilişkilerine hiçbir zaman herhangi bir yerde izin verilmemiştir.

Öte yandan, bazı kültürler, ensest yasağını büyükbabalar, amcalar, halalar, birinci, ikinci ve üçüncü kuzin ile kuzenlere, üvey baba ve üvey anadan damatlara ve başka akrabalara kadar genişlettiler. Böyle yasakların ne kadar değişken olduğuna belki de en iyi örnek, Kutsal Kitapta erkek kardeşin ağabeysinin dul karısıyla evliliği sorunu üzerine bizzat Yahova’nın tersine çevirerek gösterdiği iki pasajda tasviriyle verilebilir. (Yaradılış: 38; 8-10 ve Levitikus 20-21). Aynı zamanda, Shakespeare’in Hamlet’inde günümüz standartlarına göre pek öyle değerlendirilmese bile dul kalan anasıyla amcası arasındaki evliliğin ensest olarak tanımladığı da anımsanmalıdır. (13). Gerçekte modern İskandinav ülkeleri kardeşlerle torunlar arasındaki birleşmenin ensest olarak tanımlanmasını sınırlamıştır. Dahası, bir İsveç komitesi son yıllarda ensestin tamamen ceza konusu olmaktan çıkarılması-

nı teklif etmiştir. Gerçekte, bugün hâlâ hizmet edebilen enseste karşı yasaların ne kadar iyi olduğunu ve onların kaldırılmasının ne kadar zarar verebileceğini kestirmek zordur. Gebelik önleyicilerin kullanımı, genetik sorunlara üzülenlerin korkusunu kolayca bastırabilir. Çocuklar ve delikanlılar, herhangi bir cinsel istismara karşı şimdi korundukları biçimde büyükleri ya da ana-babalarınca kötüye kullanılmaları ve cinsel saldırılarına karşı korunabilirdi.

ÖZEL UÇARILIKLAR VE AÇIK-SAÇIKLIK (MÜSTEHCENLİK)

Uçarılık, açık-saçıklık (müstehcenlik), pornografi ve benzeri (küçültücü) terimleri tanımlamak çok zordur, çünkü bu terimler hiçbir zaman nesnel ya da ölçülebilir herhangi bir şeye ait olmazlar. Her birimizin kesinlikle söyleyebildiği, bazı insanların bu sözcüklerin onlara özel gösterilerde filmlerde, bantlarda, resimlerde, kitaplarda ve dergilerde gösterilen durumları, seks ya da çıplaklığı beğenmediklerini göstermek için kullandıklarıdır. Açıktır ki, farklı gözlemciler farklı şeylerden hoşlanmazlar. Ancak onların suçlu bulunabildiği herhangi bir şeyin istemdışı teşhirinden hepsini korumak akla uygun görünüyor. Gerçekte, uygar bir toplumda hiçbir kimsenin cinsel bakımdan açık davranış ya da maddelere uyum göstermeye zorlamaması gerekir. Bu nedenle, hükümetin herkesin gözüönünde «uçarılık ve açık-sa-çıklığa» karşı geçerli yasalar koyması pekâlâ yerindedir. Gerçekte, Tanrı’nın resimsel temsillerini müstehcen ve itiraz edilebilir bulan Ortodoks Yahudi ve Müslümanların da aynı zamanda korunması gerekir. (Ayrıntılı bilgi için «Mağdurlu Suçlar»a bakınız.)

Oysa, özel uçarılık ve müstehcenliğe karşı yasalara sahip olmak bambaşka bir konudur. Yalnızca cinsel etkinlikle suçlanmayan, ancak müstehcen bir şeyi gözleyerek, olumlu bir ilgi içinde olan ya da bu olumlu ilginin kesilmemesi için para ödeyen insanların polisçe rahatsız edilmemesi gerekir. Özel banyoevlerinde ya da sağlık kulüplerinde cinsel hareketlerle meşgul olan özel mahrem salonlarında, canlı seks gösterileri ya da seks filmleri seyreden, kendi evinde açık cinsel materyaller bulunduran herhangi bir kimsenin suçlu olarak tanımlanmasının anlamı yoktur. İstenmeyen seyirci ya da tanıkların izleme koşulları yaratılmadıktan sonra resmi yetkililerin müdahalesinin akılcı bir zemini yoktur.

Ne yazık ki, ABD’de bir barda erkeklerin birbirlerini öperken, kucaklarken ya da basitçe el tutuşurlarken tutuklandığı durumlar olmaktadır. İşte bu zararsız davranışlar dünyanın başka birçok devletinde -herhangi bir cinsel çağrışım vermiyor diye yorumlanmasına karşın, Amerikan polisine, savcısına ve yargıcına uçarılık ve müstehcenlik olarak görünmektedir. Gerçekte, Amerikan televizyon izleyicileri fırsat düştükçe yabancı politikacıların bu olaylar üzerine tutumlarını gözlemler. Her şeye karşın, erkekler arasında acayip bir sevgi gösterisine bu ülkede hoşgörülü olunmaz. Başka bir erdemlilik gösterisi de, bazı Amerikan topluluklarının sıcak yaz günlerinde üzerine gömlek giymeden dolaşan onlu yaşlardaki çocukların, çıplak bir göğüs göstererek uçarılık yaptığı gerekçesiyle tutuklanmasıdır. Kısacası, «uçarı davranış» ya da «canlı müstehcen davranış» içeren konumların tümünün çok kolayca kötüye kullanılabileceği açıktır. Dahası, bu müstehcenliği belirlemek ve müstehcenliğe koyulan cezalar eyaletten eyalete değişir.

Ayrıca, bu farklılıklara ek olarak, tek tek kentlerin genelgeçer kuralları da var. Böylece resmi karmaşa tamamlanmış oluyor.

Oysa, müstehcen materyaller ya da pornografiye karşı açılan resmi kampanyalar daha fazla kuşkulanabilir durumdadır. (Pornografi, harfi harfine fahişelik üzerine yazılar demektir. Yunanca pomo-fahişe ve graphein: yazmak).

ABD’de ilk anti-pornografik yasa kongreden 1873′te geçti. Bu yasa, müstehcen materyallerin postalanmasını yasaklıyordu. Bunun için postaha-neye özel bir görevli atandı. Görevliye herhangi bir mektup, paket, kitap ya da broşürü açma yetkisi verildi. Artık o, kişisel olarak bir şeyin uçarı ya da müstehcen olup olmadığına karar verme yetkisine sahipti. Bu yetkililer dar kafalı, erdemlilik taslayan fanatik tipler olduğundan, kırk yıl boyunca bir diktatörce püristenlik hakimiyet kurulmuş oldu. Mağdurların birçoğu da hastalarına doğum kontrolü bilgisi vermeye çalışan hekimlerdi.

Bu arada, çoğu eyalette, onların kendilerine özgü başka önemsiz yasalar da geçti. Bundan başka 1957′de Anayasa Mahkemesinin, müstehcenliğin anayasal koruma alanı içinde olmadığı biçimindeki kararı bir dönüm noktası oldu. Anayasa Mahkemesi, ayrıca kendi belli sınırlamalarına göre, her eyaletin kendi müstehcenlik standartlarını belirleyebileceğini açıkladı (1973). Bu sınırlamalara göre, herhangi bir çalışmanın müstehcen olarak açıklamasına a- Eğer ortalama insan çağdaş toplum standartlarına göre bir bütün olarak alındığında, ilgili şeyin «şehvetle ilgileri» hoşgörünür bulunursa, b- Eğer sözkonusu çalışma başvurulan eyalet yasasına özel olarak tanımlanan cinsel davranışı açıkça çirkin bir biçimde resmederse, c- Eğer çalışma, bir bütün olarak ciddi, edebi, sanatsal, politik ya da bilimsel değerler bakımından eksikse, izin veriyordu.

Anayasa Mahkemesinin kararı, karar verildiği andan itibaren birçok gözlemci tarafından gerçekdışı, pratik olmadığı ve kötü olduğu düşüncesiyle eleştirildi. Gerçekte, «ortalama insan», «toplum standartları», «şehvete ilgi», «çirkin», «ciddi edebi-sanatsal, politik ya da bilimsel değer» gibi terimler belirsiz ve anlamı bir yerden bir yere, bir zamandan başka bir zamana değişir. Bu nedenle, üreticilerin ya da yayımcıların önceden yasayı ihlal edip etmediklerini belirleyebilmeleri çok zor, hatta olası değildir. Gerçekte bu karar alınmadan önce ilgili komisyonlara sunulan bilimsel çalışmalar basitçe bir kenara itildi. Böylece herhangi bir teknik bilginin yükünden kurtulan; Yüce Adalet de 19. yüzyılda cinsel nesnelerin sansürünün bilimsel fikirlerinin ciddi ifadelerini herhangi bir yolla sınırlayan ya da etkileyen tarihsel, deneysel tanık olmadığını ilan etti. Ne yazık ki, olaylar başkadır. 19. yüzyılda olsun 20. yüzyılda olsun, sansür bilimsel bilginin yayılmasıyla etkin bir biçimde önlendi. Doktor ve hasta arasında olduğu kadar bilimadamları arasındaki cinsel konuların herhangi bir akılcı tartışması bile yapılabildi. (Ayrıntılar için «Seks ve Araştırma» ve «Seks Eğitimi»ne bakınız.)

Oysa, tarih, cinsel sansürün bir ulusun sanatsal yaşamını boğma eğiliminde olduğunu da göstermiştir. (Yüce Adalet tarafından da tartışıldığı gibi.) Sık sık «pornografiye» karşı yasaların, hiçbir zorun, gerçek sanat çalışmalarına yönelmediği ve yönelmeyeceği tartışılır. Gerçekte, biraz daha derine inilecek olursa, ciddi sanatçıların her çalışmasının edebe uygun olması ya da iyi bir tat vermesi gibi sınırlamalarla her zaman önlendiği de bir gerçektir. Böyle tartışmalar ancak sanat tarihine âşinâ olmayan insanların inandırabilir. Peki, sayısız sanat yapıtlarını zedeleyen sansür örneklerini nereye koymalı? Öte yandan, sansürün kendini gösterdiği, özellikle üzücü bir durum tüm sanatsal dönemlerin en büyük çalışmalarından biriyle ilgilidir. Mikelangelo’nun «Son Yargılaması»sı: bir aydınlanmış papanın yönetimi sırasında Vatikan’daki Sistin Şapeli’nin (Şistine Chapel) duvarına yapılmıştır. Vatikan mahkemesinin üçte ikisinin kararıyla sanatçıdan tüm çıplak vücutlara elbise giydirerek resmini yeniden düzenlemesi istenmiş, böylece Mikelangelo’nun daha önce tasarladığı çalışma bir anlamda harap olmuştur. (Bereket versin, bu özel örnekte resmen çalışmayı gözlemek üzere atanan vandalın vicdanı elvermemiş ve Mikelangelo’nun ekler asgari düzeyde tutulmasına çaba göstermiştir.) Her şeye karşın bu zedelenmeler artık onarılamaz.

Bizim zamanımızda (kendi kendini atayan) başka .bir vandal, Mikelan-gelo’nun «Pieta»sını kısmen tahrip ettiğinde halkın kızgınlığı büyük bir haykırışa döndü. Gerçi bu heykelin önceki görünüşünün sağlanması için restorasyona gösterildi ama heykelin değeri büyük ölçüde azalmıştı.

Bundan başka, her edebiyat öğrencisi, büyük romanlar, oyunlar, şiirler ve denemelerden müstehcenlik olarak baskı altına alınan düzinelerce olay aktarabilir. Günah diye tüm tiyatroları kapatan ve ona uyarak birdenbire dünya dramasının en görkemli dönemlerinden birine son veren 17. yüzyıl İngiliz Püritenlerinden, Havelock Ellis’in seks psikolojisi üzerine çalışmalarını, Joyce’un Ulysses’ı, Lawrence’ın Lady Chatterley’in Sevgilisi ve Nabo-kov’un Lolita’sını yasaklayan modern yargıçlara, sofu fanatikler kendi dar açılı bakışlarıyla genelde sanat anlayışını etkilemeye çabaladılar. Hatta bu fanatiklerin sonunda kararları kalktı (bazen birkaç on yıl sonraları) ama gecikme, kitapların hak kazandığı etkinin çoğunu alıp götürüyordu.

Oysa, daha yakın zamanlarda, takibatlar kitaplardan filmlere ve illüstrasyon dergilerine doğru değişmiş görünüyor. Anayasa Mahkemesinin 1973′te her eyaletin müstehcenliği kendi standartlarına göre belirleme kararından sonra, şimdi tüm ABD çapında, film yapımcıları, aktörler, yayıncılar ve dağıtımcıları cezalandırma giderek artmış bulunuyor.

Öte yandan başka bir sorun da, yine yakın zamanlarda «çocuk pornografisi» üzerine yaratılmaktadır.

Çeşitli özel ve genel baskılar altında, birçok eyalet meclisleri çocukların ya da daha genç olanların herhangi bir cinsel etkinlik anını resmeden çalışmalara karşı çarpıcı yasaları hem de oldukça hızla geçirmekte. Bu yasaların bazıları istisnasız hepsini içeriyor ve böylece resmen müstehcen olmayan filmler ve resimler bile bunların hışmından kurtulamıyor. Sonuç olarak, bilimsel ya da eğitsel çalışmalar bile, artık çocukluk cinselliği ya da ergenlikte cinsel tepkilerle ilgili görsel araştırma materyalleri sağlayamıyor.

Bu durumda tek umut yine Anayasa Mahkemesinin 1973 yılında aldığı kararı değiştirebilmesi ve kendi ifade özgürlüğünü anlayan Amerikan seçmenin kendini göstermesinde yatıyor. Günümüzde, Amerikan müstehcenlik yasaları «özgür» bir ülkenin yüzkarasıdır. Bernard Shaw’ın uzun zaman önce gözlemlediği gibi; Comstockluk Birleşik Devletler hesabına dünyanın ayakta duran bir şakasıdır.

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

YASAL – YASADIŞI

Cinsel normların ihlalinin resmi bir sorun olarak belirlendiği yerde, cinsel uyumculuk ve cinsel sapkınlık, yasalara ve suça uyma gibi görülür. Uyumcu cinsel davranış «doğru», «yasaya itaatkâr» ve «yasal»dır. Sapkın davranış ise «bastırıcı», «cezai» ve «yasadışıdır».

Kuşkusuz, cinsel davranışın belirli türlerinin gözü önünde yapılanların, yasayla yasaklanmış olması gerektiğinde sorun yoktur. Bu tür davranışın mağdurları, açıkça resmen korunma isteminde bulunmakta haklı olup, gerçekten de tüm toplumlar en azından önemli üyeleri için bu istemi yerine getirmeye çabalarlar. Özcesi, hiçbir toplum, asgari bir seks yasaları olmaksızın uzun süre ayakta kalamaz. Oysa, önemli sayıda insanı bilerek cinsel saldırının gaddarca biçimlerine karşı korunmasız bırakan toplumlar da vardır. Bu toplumlarda yasa yalnızca güçlü ve ayrıcalıklı olana hizmet etmekte ve söz konusu sınıfın bir aleti olmaktan öteye gitmemekteydi. Böylece, köleler ve serfler çoğu kez onların efendileri için «güzel bir oyun» oluyordu. Bazen, dinsel ya da ırksal azınlıkların tüm insan hakları çiğneniyor ve cezalandırma korkusu duymayan çoğunluk tarafından cinsel bakımdan kötüye kullanılabiliyordu.

Öte yandan, yasa altında eşit korunmanın geçerli olduğu modern toplumlar da, suçlunun sorununa bakılmaksızın, tüm cinsel kötüye kullanımları büyük bir şiddetle cezalandırmayı gündeme getirdi. Gerçekte herkes için «güvenli» bir dünya kurma hevesleriyle, bazen aşırı yasalar koyup başka hiç kimsenin varolamayacağı cinsel suçlar yarattılar. Böylece, yalnızca dürüstü kötü kişiden ya da kötüleri birbirinden korumayı değil, aynı zamanda dürüst olanları birbirinden korumayı da durdurdular. Yani, seks yasaları «kurbansız suçlar»a değin genişletildiği zaman, totaliter bir karekter kazanır ve bunun sonucunda birçok iyi insanı, yasaların kendisi mağdur edebilir.

Bununla birlikte, çoğu iyiniyetli yasa koyucu, cinsel yanlış yapmanın birçok biçimini cezalandırmadan bırakmalıdır. Örneğin, seksi birbirlerini alçaltmak anlamında kullanan karı-kocalar, çocuklarını cinsel bakımdan cahil bırakan ana-babalar, mastürbasyon hakkında yalanlarla öğrencilerini korkutan öğretmenler, cinsel uyumcu olmayana zulmü reva gören papazlar, büyük ölçüde zarar verebilirler. Her şeye karşın, onlar seks suçluları olarak dikkate alınmaz ve zaten herhangi bir yasanın onları denetip denetmeyeceği de kuşkuludur.

Tüm bunlardan iki sonuç çıkarabiliriz:

1 – Yasa ve ahlak, aynı şey değildir. İkisi arasında bir ilgi vardır kuşkusuz, ancak, bu ilişki doğrudan değildir. Kimi ahlaka aykırı seks davranışları tümüyle yasal olabilir, belirli seks davranışları da tümüyle yasadışı olabilir.

2- İnsan, seks yasasının amacının basit olarak fiziksel ve duygusal korunmayı sağlamak olduğunu varsayamaz. Gerçekte, gördüğümüz gibi, kimi tehlikeli davranışlar yasal olabilirken, zararsız davranışlar da yasadışı olabilir.

Öte yandan, bulmaca gibi karmaşık seks yasalarımızın ardındaki «gerçek» nedenleri nasıl buluyoruz? Başka bir deyişle, toplumların, cinsel davranışlarının yasal ya da yasadışı olup olmadığını hangi gerçeğe göre belirtiyor? Tarihe kısaca gözatmakla bu sorulara bir yanıt bulabiliriz belki.

SEKS VE HUKUK

Uygarlığın başlarında tüm yasalar dinsel yasalardı, yanı kimi üstünin-san otoritesinin isteği olarak ifade ediliyordu Ruhlar, Tanrıları ya da Tanrı, insanların belli bir biçimde davranmasını istedi ve buna boyun eğmeyenleri derhal cezalandırdı. Bu nedenle, yasalar pratik olarak kendilerini güçlendirdiler.

İlk bilinen seks yasaları bu kuralın dışında değildi. Gerçekte, günah ve suç arasında da bir fark yoktu. Cinsel suçlular hem günahkâr hem suçluydu, cezaları da belliydi, insanın yasayı uygulamasının hiç de zorunlu olmadığı yerlerde, Tanrısal kurallar pek işlemedi.

İşin gerçeği, cinsel inançlar binlerce yıl tüm hukukun temeli olarak kaldı. Örneğin, Eski Dünyanın ilk büyük yasa koyucuları, açık olarak yüksek bir amacın elçileri olduklarını ilan ettiler. Hammurabi, yasalarını Güneş Tanrısından aldı, On Emir, Musa’ya Sina Dağında Yahova tarafından verildi, Kur’an, Cebrail melek tarafından dikte ettirildi Muhammed’e.

Bunlar ve çeşitli «Tanrısal esinli» yasaların özellikle cinsel davranışa göre birbirlerinden oldukça farklı bir biçimde ayrıldıklarını söylemek bile gereksiz. Öte yandan, bu süreç içinde Yahova’nın kimi cinsel buyruklarının da değiştirildiği ya da tersine çevrildiğini de biliyoruz. (Örneğin: Yaratılış 38, 8/10 ve Levitikus 20:21).

Bununla birlikte, bir seks yasası üzerine ilk tarihsel girişimleri karşılaştırdığımız zaman, en azından tek bir ortak şey buluruz: Tümü de toplumsal ve dinsel suçlarla kaplanmıştır. Cinsel davranış yalnızca öteki insanlara zarar verdiği zaman değil, salt inançsızlık gösterdiği zaman da cezalandırılıyordu. Gerçekte, son suç çoğunlukla öncekinden daha ağır bir ceza taşıdı. İnsanlar herhangi bir kişisel incinmeden çok, Tanrısal hoşnutsuzluklardan korkarlardı.

Böylece, cinsel yönden genelgeler şeylere başkaldıranların hiçbir zaman toplumsal bakımdan zararlı oldukları açıklanamadı. Hatta, herhangi bir kimseyi özellikle tehlikeye atsalar bile, hâlâ topluma dolaylı bir tehdit yöneltmiş oluyordu. Tüm varlığıyla Tanrıyı horgörüp onun karşılıkta bulunmasını istediler. Bu nedenle hoşgörülü olamazlardı. Onlara yapılan zulüm dinsel bir görevdi ve onlara karşı alınan herhangi bir tutum haklı çıkarılırdı.

Bu, eski çağlardan orta çağlara hukukbilim uzmanlarının temel felsefeleriydi. Onların görüşüne göre, hukukun temel işlevi, Tanrı’nın doğal düzenini onarmak ve korumaktı. Gerçi, yüzyıllar geçtikçe cinsel davranışın kontrolü kilisenin özel bir görevi oldu. Din yalnızca özel değil, genel yaşamı da ilgilendiren çok etkileyici ahlaksal bir güçtü.

Modern çağların başlangıcında kilise, gücünü dünyevi devlete kaptırdıkça eski yasalar ortadan kalktı. Tüm Avrupa çapında dinsel mahkemelerin yerini dünyevi olanlar, papaz tarafından verilen cezaların yerini cezai yasalar, itiraftan sonra kefaret olsun diye papaz tarafından verilen cezanın yerini cezai cezalar aldı.

Ancak cinsel sapıklığa genel yaklaşım önceki gibi kaldı. Devlet basitçe geleneksel ahlak standartlarını kabul etti ve onları bütün gücüyle uygulattı. Hatta «zararsız» «mağdursuz ya da kurbansız» sapkınlıklar aleyhine dava açmaya devam etti. Bu kişiler dinsel başkaldincilıktan dünyevi yıkıcılar haline dönüştüler. Yasanın gözünde de onlar ulusun refahını tehdit etmektedir. Devlet, kiliseden tümüyle ayrılmadığını, 18. yüzyılda Fransa ve Amerikan

HUKUKUN TANRISAL KÖKENİ

İnsanlığın ilk büyük yasakoyucuları yasalarım tanrısal bir istenç olarak ilan ettiler.

Sertleşmiş haldeki penis biçimli taş, Güneş-Tanrısından esinlenen Hammurabi yasalarını ifade ediyor. Taşın üstündeki Rölyef (Kabartma) yontuda başında tacıyla tanrı önünde ayakta duran Hammurabi’nin öğretisini sunuşunu canlandırıyor. (Paris, Louvre).

Musa, tanrı Yahova’dan Sina Dağında Yasa maddelerini alırken.

Bu İran illüstrasyonu da Hz. Muhammet’in Cebrail’den Kuran âyetlerini alırkenki tablosunu gösteriyor.

devrimlerinin görülmesine değin açıklayamadı. Bu, öteki şeyler arasında seks yasalarının artık kutsal kitaplardan kopye edilmeyeceği, ancak akılcı ve deneysel temellere dayanması gerektiği anlamına geliyordu. Sonuç olarak, suç olan birçok cinsel davranışa şimdi izin çıkıyordu. «Aydınlanmış» tüm yurttaşlar, önceki ahlaksal vasilikten kaçtı ve birçok yeni sivil özgürlükler kazandılar. Belli bir «özgür dünya» ve kişisel ahlak yaratıldı ve yasanın onun dışında olduğu anlatıldı. Bu demokratik kazançlar Batı Avrupa ve Latin Amerika’nın çoğunun dolaysız ya da dolaylı yoldan ulaştığı Napolyon-cu resmi reformlarla pekiştirildi. Ayrıca ABD anayasasında aynı zamanda bu demokratik kazançların dinsel dogmadan bağımsız olduğu ilan edildi. Kongre kesinlikle bir dinsel oluşuma dayanan yasa yapılmamasını emretti.

Bununla birlikte, Hıristiyanlığın ya da daha püriten baskıcı hareketin Amerikan genel yaşam üzerindeki etkisi öyle kolay kınlamıyordu. Devlet çok uzun bir süre yalnızca tehlikeli olan suçları değil, salt günah ya da kur-bansız kötülükleri cezalandırmaya devam etti. Bu kötülüklerin, gerçekte faziletler olduğu ve onların inançlarına göre şimdi tam bir cinsel yaşama götürmeyi önlediği için artan sayıda püriten olmayanlara önem verilmedi. Gerçekte, herhangi bir cinsellik sorunu gündeme geldiğinde, birçok yasaya-pıcı hâlâ alışılageldiği gibi Anayasayı unutmaktadır. Son yıllarda herkes genelde daha bilgili oldu ve böylece cinsel özgürlüğün, örneğin konuşma özgürlüğü ve dinsel özgürlük gibi bir anayasal sorun olduğu anlaşılmaya başlanıyor. Daha şimdiden birtakım eyaletler seks yasalarını liberalleştirdi ve başkaları da böyle bir süreç içinde. Bu nedenle, en azından bu sınırlı alan içinde sonunda Amerikan Devrimi verdiği sözü tutacağa benziyor. Oysa bu birkaç gözlem, dinin yalnızca rasyonel seks yasalarının önünde bir engel olduğunu ima anlamına gelmiyor. Hatta kilisenin en katı biçimde ayrımı ve devletin bizzat kendisi, her yurttaş için cinsel özgürlüğü güvenceye alıyor. Gerçekte, Sovyetler Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti ve Küba gibi modern, açıkça ateist devletler, herhangi bir ortaçağ Hıristiyan krallığındaki gibi cinsel sapkınlığa hoşgörüsüz bir tutum takınıyorlar. Öteki davranışlar arasında bu ülkeler hâlâ pornografi, fahişelik, eşcinsel davranışlara, karşı cinsten elbise giymeyi, bu suçlar herhangi bir kişiyi mağdur etmediği halde yasaklıyor. Açıktır ki, bu yasaklamalar şimdi elbette eski dinsel zemin üzerinde savunulmuyor. Bu olguyu, «burjuva yozlaşması», «kapitalist çürüme» ya da «Batı ahlaksızlığı» gibi yeni ideolojik dogmalar temeline oturtmaya çabalıyorlar. Gerçekte bu dogmalar üzerine daha derin bir çalışma, onların olasılıkla eski unutulan dinsel kökenlerden geldiğini keşfedebilirdi. Belki önce onları yaratıp sonra dine, başkaldıranlara zulmetme isteği, kimi toplumlarda öyle derine işlemiştir ki, onu haklı çıkaracak herhangi bir dinsel ya da dünyevi özür kullanamazlar. Günümüzde bile, dünyanın birçok yerinde aşırı bir cinsel hoşgörüsüzlük vardır. İnsanın evrensel cinsel hakları için verilen kavga henüz sonuca ulaşmaktan oldukça uzaktadır. (Aynı zamanda «Cinsel Baskılar»a bakınız.)

Aşağıdaki sayfalarda, Avrupa ve Amerika’da seks yasasının gelişmesi özetleniyor. Ek olarak, bu yasalar, kültürel karşılaştırmalar da sunuyor. Yer darlığı nedeniyle, evlilik, boşanma, gebelikten korunma, düşük, zührevi hastalıklar, gayrimeşruluk vb. seks yasaları burada ele alınmadı. Tartışmamız, terimin dar anlamıyla, insanın cinsel davranışını düzenleyen yasalarla sınırlıdır.

TARİHSEL ZEMİN

Günümüz İngiliz ve Amerikan seks yasalarını anlamak için bu yasaların tarihini gözönüne getirmemiz gerekir. Gerçekte, bu yasaların, kimileri eski ilkel insanların gelenekleri ve görenekleri üzerine kurulmuş ve bir dizi tarihsel olaylar içinde günümüze kalmıştır. Bundan başka, Kıta Avrupasının yasaları dışında, örneğin Anglo-Amerikan yasası, kilise ve devlet arasında henüz tam modern bir ayrımı yansıtmıyor. Ama özgür bir ortaçağ Hıristiyan ahlakını uygulamayi sürdürüyor. Bu, anayasasında tam bir dinsel özgürlük ilan etmiş ABD’nin durumunda pek şaşırtıcı geliyor. Her şeye karşın, cinsel davranış alanında anayasal güvenceler hâlâ gerçekleştirilmeyi bekliyor. Bugüne değin, dar Hıristiyan ahlak öğretileriyle resmen Amerikan Hıristiyan-ları, anayasal olarak Birleşik Amerika’nın inançlar ya da inançsızlıklarının tümüne kaynaklık ettiği, yalnızca bir «Hıristiyan ülkesi» olmadığı olgusunu kabullenmeyi reddediyorlar. Gerçekte bu olguya dayanılarak, birçok Amerikan seks yasasının anayasaya aykırı olduğu tartışılabilir. Aşağıdaki kısa tarihsel inceleme, Amerikan ve İngiliz seks yasasının gelişmelerini izliyor. Doğal olarak, bu inceleme günümüz bağlanımdadır ve yalnızca taslak olup birçok yönden eksiktir. Eksik de olsa, bu inceleme yadsınamaz ve büyük ölçüde günümüz resmi tutumlarının dinsel temelini ortaya koymaktadır.

Yasal Yahudi Geleneği

Eski İsrail tarihi, İsrail’in ulusal kimliğinin kazanılması ve yaratılması mücadelesinin tarihidir. İmansızlar tarafından kuşatılan ve kesin olarak tehdit altında bulunan İsrailliler, «gerçek» inançlarını korumak için olağanüstü bir çaba gösterdiler. Töreler ve yasaların tümü işte bu temel çerçeve içinde ele alınmalıdır.

İlk Yahudi seks yasası «Tanrının seçtiği insanlar»ı dört büyük kötülükten korumaya çabaladı: Bir, nüfusun azalışı, erkek mülkiyet haklarının ihlali, yabancıların, yabancı âdetlerinin bulaşması ve dinsel inançlara başkaldırma. Böylece yasa tüm öteki cinsel etkinlikler pahasına, evlilikte birleşmeyi özendirdi ve komşu kabileler arasında yaygın olarak görülen ve üretime yol açmayan seksin çeşitli biçimlerini yasakladı. Döllemenin kabul edilmeyişi, anti-sosyal bir tutumu gösterdi ve bütün toplumu gücendirdi. Irza geçme, zina ve gayrimeşru gebelikler, karılarını ve kızlarını kişisel mülk gibi değerlendiren ve onlara verilen herhangi bir «hasar» karşılığında tazminat isteyen erkeklerin bireysel haklarını çiğneme anlamı taşıyordu. Eşcinsel davranış ve hayvanlarla cinsel ilişki, yabancı Tanrılara tapınmayla birleştirildi. Böylece onlar putperestliğe ya da Kutsal Kitap’ta adlandırıldığı gibi, Yahova’nın kendisine karşı işlenen suçlara bir örnek göstermiş oluyorlardı.

Doğal olarak, zaman içinde belli seks yasaları elendi ve değişen koşulların ışığında yeniden yorumlandı. Her şeye karşın, sekse karşı genel yasal Yahudi tutumu, İsa’nın zamanında bile değişmeden kaldı. («Seks ve Din» ve «Tarihsel Zemin»e bakınız.)

İlk Hıristiyan Öğretileri

İlk Hıristiyanlar, resmi Yahudi geleneklerinin çoğunu kabul ettiler. Resmi olarak, Pagan Roma İmapatorluğunun yumuşak yasaları altında yaşamaya devam ettiler. Ancak, özel tavırlarında, daha katı olan Kutsal Kitap standartlarını izlediler. Gerçekte, ilk büyük Hıristiyan misyoner Aziz Paul, insanın cinsel arzuları üzerine çok sığ bir görüşe sahipti ve nerede olursa olsun, bu arzuları sınırlamayı savundu. Bu tutum, Augustine ve Kilise Babaları olarak adlandırılan çileciler tarafından daha da geliştirildi. Sonunda, Hıristiyanlık, Roma devletinin dini olduğu zaman, bu yeni çilecilik cezai yasada ifadesini buldu. Hıristiyan İmparatorlar Theodosius (İ.S. 390) ve Jüs-tinyen (İ.S. 538 – 544) belli cinsel pratikleri paganizmin kalıtı gibi ele alarak, çıkardığı drakonik (gaddarca) yasalarla mahkûm ettiler. Özellikle Jüstinyen Yasası (bizans İmparatorluğunda bin yıla kadar sürmüştür), cinsel sapkınlara karşı çok hoşgörüsüz bir tutum taşıyordu. Örneğin Jüstinyen, eşcinsel ilişki ve hayvanlarla cinsel ilişki gibi putperest iğrençlikleri, Tanrının fırtına, yangın, kıtlık, salgın hastalık ve depremle cezalandırarak feryat ettiğini ve bu yüzden devletin tüm suçluların yaptıklarından topraklarını korumak gibi bir ağır görevle yükümlü olduğunu açıklıyordu. Bu suçun infazı da kızgın demirle dağlamak, diri diri gömmek bunlardan önce de işkence etmek ve kötürüm bırakmakla yerine getiriliyordu. Jüstinyen Yasası, Batı resmi tarihinin bir alemeti farikasıydı ve ortaçağ hukuk uzmanları üzerinde büyük bir etkisi vardı.

Ortaçağın Dinsel Mahkemeleri

İngiltere, İskoçya ve İrlanda, misyonerlerin çalışmalarıyla Hıristiyan resmi öğretilerine yakınlaştılar. Anglo-Sakson hukuku, hiçbir zaman yazılı yasalar halinde toparlanmadı. Yasanın temeli törenlerdi. Şimdi, yeni diniyle birlikte Hıristiyan Kilisesi, yeni bir resmi sisteme girdi. İngiliz kralları aynı zamanda yeni dünyevi yasalar koydular ve bunlar, uzun bir süre her iki resmi sistemde varlığını sürdürdü. Üstelik birbirlerini karşılıklı destekleyerek. Sonunda Kilise, tüm ruhani konular üzerinde yargılama hakkını elde etti. Cinsel sapkınlık, baştan çıkma, dinsel doğrulara başkaldırma, büyücülük yapma gibi suçlara bakmak üzere özel dinsel mahkemeler kuruldu. Bununla birlikte, bu dinsel mahkemeler herhangi bir dünyevi cezayı uygulama gücüne sahip olmadı. Bunun yerine mahkemeler, yalnızca belli bir ceza vermeyi buyurdular. Aynı nedenle, kendilerini alışılagelmiş tanıklar kuralıyla sınırlamaya temelde iradi itiraflara güven duydular. Suçlular çoğu kez ruhlarından korktuğundan, itirafta bulundular. Çünkü ancak bir dinsel mahkeme onları sonsuz lanetlenmeden kurtarabilirdi. Yargıçlarda, yalnızca yoğun hareketleri değil, salt günahkâr düşünceleri de dikkate almaya zorlanmış, hissettiler, kendilerini. Cezaların çeşitli türleri ve ölçüleri «Penitentialler» olarak adlandırılan özel bir kitapta yer alıyordu. Ki bunlar, bugün ortaçağın kilise adaleti üzerine hazin bir tablo sunuyor bize.

Genel olarak konuşursak, sekse karşı kilisenin tutumu son derece olumsuzdu. Karı-koca arasındaki birleşme bile son derece sınırlıydı. Örneğin, cinsel ilişki, evlendikten sonra üç gün, kadının âdet devri sırasında, gebeliği sırasında ve bebeğin doğumundan birkaç hafta sonrasına değin yasaklanıyordu. Aynı zamanda perşembe günleri (İsa’nın yakalanışı), cuma günleri (İsa’nın çarmıha gerilişi), pazar günleri (İsa’nın yeniden dirilme günü) ve her paskalya ve noel’den önceki kırk günden resmi oruç döneminde olduğu gibi yasaktı. Âdet gören kadınların kiliseye girmesine izin verilmezdi. Evlenmeden cinsel ilişki kuranlara bir yıldan daha fazla ceza ve evli biriyle ilişki kurana yedi yıldan fazla bir ceza istenirdi. Mastürbasyon ve uyku sırasında istemdışı orgazma nedense daha hafif davranılırdı. Oysa eşcinsel ilişkiler ve hayvanlarla cinsel ilişkiye yirmi iki yıldan ömür boyuna değin uzanan bir ceza istenebilirdi.

Modern kafalar için zinaya istenilenle eşcinsel ilişkiler için istenen ceza arasındaki bu büyük fark acaip görünebilir. Oysa hatırlanmalıdır ki ortaçağ düşüncelerinde bu günahlar bütünüyle farklı kategorilere giriyordu. Üretim-sel olmayan cinsel davranış tipleri «doğal düzene» karşı gelmekle suçlanır ve bu yüzden Tanrının kendisine karşı gelinmiş oluyordu. Yalnızca öteki insanların suçlandığı iğfal’i zina, hatta ırza geçme gibi ‘doğal’ şehvetli günahlar çok daha az önemliydi.

Ceza işleyenlerin çok kere bir beyaz çarşaf giymeleri ve kilise kapısında yalınayak ve başıçıplak görünmeleri beklenirdi. Ağır bir mum taşımaları gerekir ve açık bir itirafta bulunduktan sonra koridor boyunca toplantı salonunun önüne yürütülürdü. Nihayet birkaç hafta ya da birkaç yıl sonra cezaları tamamlandığında, kendilerine yazılı bir sertifika verilirdi. Günahlarını itiraf etmeyi reddeden ya da kendisi için istenilen cezayı yerine getirmeyen suçlular, kiliseden afaroz edilirdi. Yüzyıllarca sapkınlıkları düzene sokmaya çalışan bu yöntemin büyük ölçüde işlemez olması belki de kaçınılmazdı. Her şeyden önce, kilise tarafından konulan cinsel standartlar son derece gerçek dışıydı. İkincisi, bu standartların çoğu bizzat papazlarca çiğnenirdi. Üçüncü olarak, sistem iyice sağlama alındığı zaman ceza gittikçe artan bir şekilde para ödeme cezası şekline dönüştü. Sırasıyla, bu tutum dünyevi yönetimle bir çatışma süreci üzerine kilise mahkemelerine de yerleşti. Aslında birçok ruhani suçlar aynı zamanda fiziksel zararlara da neden oldu. Öte yandan, Tanrıya karşı olan günahlar aynı zamanda insana karşı suçlar da olabilir. Örneğin, Ortaçağda Lordlara vasalların (hizmetkârlarının kızlarının) evlilik izni için özel bir ücret alma yetkisi veriliyordu.

Böyle bir kız rasgele bir cinsel ilişkiyle evlenme şansını yitirirse, beyinin alacağı ücrete hile karıştırmış oluyordu. Bu ve benzer durumlarda, dünyevi mahkemelere hasar için bir tazminat olarak her zaman para cezası alma yetkisini vermekteydi. Oysa şimdi kilisede aynı zamanda kendi mahkemeleri için para topladığından, suçlular çoğu kez sivil mahkemelere ya da mağdurlara ikinci bir ödeme yapamıyordu. Sonuç olarak, tüm kilise mahkemeleri sisteminden kuşkulanılmaya başlandı.

Sonunda, Reformasyon hareketi sırasında Kral VIII Henry, İngiltere kilisesinin başı olduğu zaman, kilisenin yargılama haklarının bir kısmı kalktı ve çeşitli dinsel suçlar da dünyevi suçlara dönüştü. Böylece, örneğin eşcinsel işler ve hayvanlarla cinsel temas, önce yalnızca bir ceza konusu iken, şimdi hukuksal bir suç olarak açıklanıyordu. Suçlular idam ediliyor ve tüm mallarına el konuluyordu. Kraliçe, I. Elizabeth, ahlaksal ve ruhani suçlara parayla ya da hapisle cezalandıran bir özel yüksek mahkeme bile tayin etti. Bununla birlikte, bu mahkeme bir süre sonra bozuldu ve protestan bir kralın engizisyonu haline dönüştü. Bu nedenle 1640′ta ortadan kaldırıldı.

Püriten Miras

Olivier Cromwell ve püritenler, İngiltere’de iktidara geldiği zaman, cinsel sapkınlıklar üzerine baskıları büyük ölçüde yoğunlaşırdılar. Cromwell, davacıların daha istekli davranmasını istemekten hiç yorulmadı. 1650′de, iğrençlikleri, ensesti, zina ve evlilikdışı cinsel ilişkide bulunmak gibi bu toprakları kirleten ve her şeye kadir olan Tanrıyı darıltan çok üzücü günahları bastırmak için, parlemento, Püriten Yasasını çıkardı. Böylece, püritenik seks yasasının da kuşku götürmez bir biçimde dinsel temelli olduğu görülüyordu. İstenilen cezalar Kutsal Kitaptaki anlayışlar da olduğu gibi aynıydı. Örneğin, tıpkı eski İsrail’deki gibi, zina, ölümle cezalandırılıyordu.

Püriten yönetim İngiltere’de sonlarına yaklaşırken, Amerika’da ikinci baharını yaşıyordu. Gerçi, yeni İngiltere’nin Püriten kolonileri dinsel totoliter devletlerdi. Seks yasalarının çoğu Musa’nın yasaları temelinde kuruluydu. Örneğin, Massachusetts kolonisi yasasını, zina, eşcinsel işler ve hayvanlarla cinsel temas için ölüm cezasının istenildiği Kutsal Kitaptan doğrudan kop-ye etmişti. Evlilikdışı cinsel ilişki oldukça karmaşık bir durum yaratıyordu. Çünkü eski İsrailliler böyle bir şeyi hiçbir zaman mahkûm etmemişti. Her şeye karşın, Hıristiyanlar en ağır bir günah olarak dikkate almayı öğrendiler. Nihayet püritenler kendi yaklaşımlarını geliştirip cezalandırmanın çeşitli biçimler ve ölçülerini özgünleştirdiler. Evlilikdışı, bir kızla cinsel ilişki kuranlar evlenemeyeceklerdi ve başkalarına bir uyarı olsun diye para ödeyebilir ya da «pillory» denilen kol ve boynun geçirildiği özel işkence aletlerine vurulabilir ve herkesin önünde kamçılanabilirlerdi. Bazen bu üç ceza birden verilirdi. Daha sonra ılımlı bir dönemde, aynı zamanda evlilikdışı ilişki kuranları zorlamak amacıyla üzerinde V harfi bulunan elbiseler giydirmek bir adet haline geldi (Vncleaness için). Zina suçu ise sonra AD ya da basitçe A harfiyle simgelendi. (Aynı zamanda Nathaniel Hawthorne’nin romanı Scarlet Letter’e bakınız. Scarlet Letter: Eskiden zina yapan bir kadının göğsünde taşımaya mecbur olduğu kızıl renkte A harfi) Oysa bu sıkı yasalar ve katı cezalara karşın, cinsel sapkınlık Yeni İngiltere püritenleri arasında oldukça yaygın bir biçimde kaldı. Birçok çağdaş belge sık sık gayrimeşru doğumlar yapıldığına ve eşcinsel davranışın oldukça yaygın olduğuna kuşku duyulmayacak bir açıklık getiriyor. Bu olgu, kuşkusuz toplumların tüm evlilikdışı kar-şıcinsel temasları önlemesi çabalarını yaygınlaştırdığı için fazla şaşırtıcı gelmiyor.

MODERN HUKUK

ABD’nin çoğu eyaletlerindeki seks yasaları bugün hâlâ püriten modeli izliyor. Amerikan nüfusu kıta boyunca Batı yakasına hareket ederken, New England’ın cezai yasaları da birlikte getirildi ve hemen hemen tüm yeni eyaletlerde kopye edildi. Çoğu yerleşmeciler Doğu Kıyısında alışkın oldukları resmi geleneklerin korunmasından hoşnut kaldılar. Eski Dünyadan gelip yerleşenlerden farklı olarak, onlar yeni resmi kurumlar ya da temel reformlarla ilgilenmediler. 19. Yüzyılın başlarında Batı ve Güney Avrupa, 1. Napol-yon’un emriyle seks yasalarını liberalleştirdi, yetişkinler arasında özel olarak tarafların rızasıyla yapılan cinselliği resmileştiren Napolyoncu yasa, Fransa sınırları ötesinde de yaygın bir etki sağladı. Aynı zamanda bu yasalar İtalya’da, İspanya’da, Portekiz’de, Belçika’da, Hollanda’da ve Latin Amerika’nın bütününde bir model olarak ya kabul edildi ya da kullanıldı. Böylece, Protestan Orta Avrupa ve Kuzey Amerika ülkeleri geçmişe bağlı kalırken, dünyadaki katolik ülkelerinin çoğu, minimum bir duyarlıkta modern seks yasasıyla yeni Sanayi Çağına girdi. Eski ve ortaçağ seks yasalarının çoğu el sürülmeden korundu. Tek gerçek değişim, cezalarda tedrici bir azalmada görüldü. Örneğin, zina Massachusetts’te bir suç olmaya devam ederken, ölüm cezası nispeten herkesin gözü önünde kamçıyla dövmek, bir para cezası vermek ve hapise attırmakla yer değiştirdi. Sonra, kamçılama, yerini para cezası ve hapse atılmaya bıraktı. Nihayet, bu hafifletilmiş cezalar bile çok şiddetli bulunmaya başlandı. Oysa yasayı değiştirmek yerine yetkililer sadece onu güçlendirmeyi durdurdu.

Başka daha iyi anlatan bir örnek, Massachusetts’e benzemeyen New York’un durumuyla verilebilir. Başlangıçta eyalet, zinaya karşı bir yasaya sahip değildi. 1907′de «Saflığı Yüceltme için Ulusal Hıristiyan Birliği» diye adlandırılan bir grup amacına uygun bir yasanın kabul edilmesi için meclise baskı yaptı. Ondan sonra zina yapanların her ikisi de para ödeyebilir ya da hapishaneye girebilirdi.

Bununla birlikte, bu başlangıçtan sonra konuyu gerçekten güçlendirmek için hemen hiç girişimde bulunulmadı. New York eyaletinde zina, sadece boşanma temelinde tanındığından, durum özellikle garipleşiyordu. Her yıl mahkemeler alışılageldiği biçimde bu temelde binlerce boşanmayı kabul etti. Ancak aynı zamanda alışılageldiği gibi suçlu tarafların aleyhine dava açmayı ya da yasal takipte bulunmayı da bıraktı. Yasal ikiyüzlülük içinde bu resmi uygulamalar, yasa koyucularını çok yakın hatalarla yüzyüze geldiği zamana değin sürdü ve ilk aşamada hiçbir zaman yasa yürürlükte olması gerekmeyen anti-zina yasalar iptal edildi.

Ne yazık ki, bugüne değin eskimiş seks yasalarında reform Birleşik Devletler’de çok daha fazla ilerleme göstermedi. Eyaletlerin büyük çoğunluğu hâlâ yasalaşan ve aşırı yasalaşan ahlakta ısrar ediyor ve böylece gereksiz toplumsal sorunlara bir ev sahipliği yapmayı sürdürüyorlar. (Daha ayrıntı bir tartışmayı aşağıda, «ABD’de İşleyen Seks Yasaları»nda bulacaksınız.)

KARŞI – KÜLTÜREL GÖRÜŞLER

Cinsel sapkınlığa karşı ABD ve İngiliz yaklaşımı her zaman alışılmamış ölçüde sert olmuştur. Bu, öteki toplumların seks yasaları üzerine bir çalışmaya başlanıldığı zaman oldukça açık bir biçimde görünür. Bu yasaların çoğu oldukça hoşgörülüdür. İşin garip yanı, bu toplumların deneyimi Amerikalılara hiç ilginç görünmüyor. Böylece daha sıkı resmi kontrolü savunmak için Amerikan yasakoyucularının Kutsal Kitaptan aktarma yaparken görülmesi pek sık olur, ancak gerçekte onların hiçbiri öteki ülkelerin pratiklerini dikkate almayı düşünmezler. Bu ülkelerin birkaçı yüzyıldan daha fazla bir zaman, yalnızca asgari seks yasasına sahipti ve şimdiye değin, onlar onun nasıl çalışıp çalışmadığını pekâlâ biliyorlar. Bununla birlikte, İngiltere ve ABD’deki tartışmanın çoğu, resmi bilginler arasında bile dar bir fikir atmosferinde kaldı, sanki öbürlerinin deneyimlerinden hiçbir şey öğrenilmedi.

Ne yazık ki, elimizdeki kitabın çerçevesi, Avrupa, Afrika, Asya ve G.Amerika seks yasalarının ayrıntılı bir tanımına izin vermiyor. Çok kısa bir seçmeyle yetinmemiz gerekiyor. Her şeye karşın, aşağıdaki özetler, yetersiz ve yüzeysel de olsa en azından, tartışmaya birkaç görüş ekleyebilir. Buradaki tüm cezai yasalar modern sanayi ülkelerinde olanlardır.

Sovyetler Birliği

Sovyetler Birliği’nde cinsel davranış üzerine resmi kontrolleri özetlemek oldukça zordur. Her şeyden önce, Birliğin çeşitli Cumhuriyetleri, kendi cezai yasalarına sahiptir ve bunlar özellikle seks yasalarında değişir. İkinci olarak, tüm sapkınlık türleri çoğu kez cezai duruşmalar ya da resmi tevkifler olmaksızın «düzeltilir». Bunlar resmi olmayan yaptırımlarla karşılaşabilirler. Böylece yaptırımlar oldukça şiddetli olmasına karşın, onlar düzenli anlamda sapkınlığı bir mahkûmluk olarak belirlemezler. Örneğin, asalak bir yaşam biçimine saptığı öğrenilen kişiler başka yerleşim alanlarına gönderilebilir ve belli bir zaman içinde tayin edildiği bir işte çalışmaya zorlanabilirler. Açıktır ki, bütün bunlar bir hayli discretion’a izin verir ve böylece cezai yasaya hiçbir zaman başvurulmayabilir.

Bununla birlikte, insan, 15 birlikten oluşan cumhuriyetin en büyüğü Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyetinin cezai yasası üzerine çalışarak, Sovyetler Birliği’nde sekse karşı genel resmi tutum hakkında kısa bir bilgi edinebilir. Bu yasada en büyük ciddi cinsel suç ırza geçmedir. Yasa, gerçekleştirilen şiddet ya da zorlamaya göre ırza geçme ölçüsü oranında ayrım yapar. Basit bir ırza geçmeye 3 yıldan fazla olmayan bir hapis cezası verilirken, saldırı biçimlerine göre çok daha sertçe cezalandırılabilir. (10 yıldan fazla hapis). Bununla birlikte, toplu ırza geçme (tecavüz) ve küçük bir grubun ırza geçmesi (tecavüzü) daha uzun bir hapisle, hatta ölümle cezalandırılabilir. Çocuklara sarkıntılık edenler (sübyancılık) 3 yıldan daha fazla cezaya çarptırılır; saldırgan biçimlerde olursa aynı suçlar azami 6 yıla çıkar. Erkekler arasındaki eşcinsel işler ciddi bir suç sayılır. Ceza 5 yıla kadar hapis olabilir. (Erkek eşcinsel davranışa karşı eski çarist yasa devrimin ilk yıllarında kaldırılmış, ancak 1934′te yeniden yürürlüğe girmiştir. Oysa, şimdi önce olduğu gibi kadınlar arasındaki eşcinsel davranıştan söz edilmez.) Pornografi yapma ya da sağlamaya karşı daha sıkı yasalar vardır (3 yıl hapis). Muhabbet tellallığı yapma ve zamparaya ev sağlama 5 yılla cezalandırılabilir. Ek olarak, küçükleri dilenme, kumar oynama ve fahişelik gibi cezai etkinliklere sürüklemek ciddi bir suçtur.

İskandinav Ülkeleri

Norveç, Danimarka ve İsveç, uzun zamandır adalet yönetimi alanında yakın işbirliği içerisindedir. Bu yüzden üç ülke cinsel eylemlerin hangi durumda suç olarak kabul edilmesi gerektiği üzerine benzer görüşler geliştirmiştir.

ABD ile karşılaştırılınca, cinsel davranışlarda resmi kontrolün çok fazla olmadığı görülür. En önemli suç, belli koşullara göre ömür boyu hapisle cezalandırılabilen ırza geçmedir. Oysa, ırza geçmenin çeşitli tiplerini tanımlar ve böylece aklen dengesiz kadınlar ya da bir deliyle cinsel ilişki gibi şiddetle olmayan ve ‘kanuna uygun’ durumlarda, ceza çok daha şiddetlidir. Katılan kişi eğer 15′in altındaysa, (Norveçte 14) cinsel temas çocuğa sarkıntılık ya da ırza geçme olarak cezalandırılabilir. Ensest, doğrudan soydan olmayan ya da aynı soydan gelme ya da kardeş ve ki2kardeş arasındaki cinsel ilişki gibi, dar anlamda tanımlanır. Katılanların 18 yaşın altında olması onların cezadan kurtulabilmelerine yeter, ancak olay ciddi bir suç kabul edilir. Öte yandan, evlilikdışı cinsel ilişki «sodomy» (oğlancılık) ya da doğaya karşı suç gibi işleri cezalandıran yasa yoktur.

Zina ve hayvanlarla cinsel temas, yalnızca Norveç’te suç kabul edilir. Ancak baskı son derece seyrektir. Eşcinsel işler, yetişkinler arasında gizlilik içinde yapıldığı sürece yasaldır. (Bu sonuçlar yalnızca katılanlardan biri 16 yaşından küçükse cezalandırılır.) Aynı zamanda fahişelik de yasaldır, ancak başkalarını iş bulmaya zorlamak ve serserilik yasasıyla tutuklanabilirler de. Şehvani ve açık davranışların herkesin ortasında yapılması suçtur. Bununla birlikte, özel bir yerde yapılırsa, (yaparlarsa) yasa kapsamına girmezler. Pornografiye karşı İskandinav yasalarının ılımlılığı bilinmektedir. Danimarka da az oranda bulunan sınırlamayı kaldırmış ve tüm açık cinsel materyalleri yasallaştırmıştır.

Federal Alman Cumhuriyeti

Batı Alman seks yasaları sayıca azdır. Birleşik Alman Ceza Yasasının yalnızca 10 paragrafını içerir (174-184 paragraf). Yasa, topluca, bir kişinin kendi öz cinselliğini belirlemesine karşı suçları seks suçları kapsamına alır ve böylece açıkça Alman Seks Yasasının altında yatan felsefe ifade edilmiş olur. Cinsel davranış, eğer öteki insanların özgürlüğü ve sağlıklı cinsel gelişmesi ve ifadesini bozarsa cezasaldır. Bu duruma göre, yasa, öğrenciler, mapuslar, akıl hastaları… gibi bakmakla sorumlu oldukları ya da otoritesi altında bulunanlarla cinsel ilişki kuranları cezalandırır.

16 yaşından küçük bir kızın baştan çıkarılması, ayartan 21 yaşından daha genç olsa bile bu durumda dava sayılabilir olmasına karşın cezalandırılabilir. 14 yaşından küçük çocuklarla cinsel ilişki her zaman suçtur ve 18 yaşın altında herhangi bir kimseye «yetişkinler düzeyinde pornografi yapmak da yasal değildir. Tecavüz, suçun şiddetine göre 6 ayla 5 yıl arasında ya da mağdur ölürse daha fazla hapisle cezalandırılır. Zor tehdidi ya da başka tehditlerle cinsel ilişki 3 aydan 5 yıla, hatta duruma göre 10 yıla kadar hapis cezasına çarptırılır. Ev sağlayan komisyoncular, pezevenkler ve teşvik edenlerin birkaç yıl hapisle cezalandırabilmelerine karşın fahişelik de suç değildir. Gönül rızasıyla eşcinsel davranışta bulunan yetişkinlere karşı uygulanacak herhangi bir yasa yoktur. Oysa, 21 yaşın altında olan suçlu-

ların serbest bırakılabilmesine karşın 18 yaşın altında olanlarla yapılan eşcinsel işler yasaklanır. (Yasa burada 18 yaşın altında olanları çok küçük olduğunu ve bu yüzden eşcinsel davranışlar için bağımsız akılcı bir karar veremeyeceğini varsayıyor.) Herkesin önünde yapılan cinsel eylemler 1 yılın üzerinde bir hapis ya da parayla cezalandırılabilir, teşhircilik yalnızca bir şikâyet olduğunda dava konusu olabilir, ceza 1 yıl hapse kadar gidebilir. Eğer psikiyatrik tedaviyle suçlunun iyileştirilebileceği akla uygun geliyorsa, bu ceza geçici olarak durdurulabilir.

Japonya

Önceleri apayrı bir ülke olan Japonya, 19. yüzyılda, Batı etkilerine açıldı ve Meiji Restorasyonu olarak adlandırılan dönemde temel siyasal ve toplumsal değişimler geçirdi, Meiji Japonyasından önce seks yasaları karşılaştırabilir ölçüde az ve ılımlıydı. Eşcinsel ilişkiler utanç sayılmıyor, ancak eski Yunanda bilinenle karşılaştırılabilecek düzeyde, toplumca hoş karşılanıyordu.

Fahişelik her zaman kesinlikle Amerika ya da Avrupa’daki gibi sefih olmayan, özel eğlence bölgelerinde açık bir biçimde gelişiyordu. Oysa, Japonya Batılılaştıkça bu geleneksel cinsel özgürlük gittikçe sınırlandı. Bugün Japon cezai yasaları, bütün olarak daha az baskıcı olmasına karşın, sekse karşı olumsuz Batı tutumunu belirli ölçüde yansıtıyor.

Hayvanlarla cinsel temas, evlilikdışı cinsel ilişki, zina, evlenmeden bir-arada oturma ya da eşcinsel davranışa karşı bir yasa yok. Bununla birlikte, fahişeliğin teşviki, kadın Simsarlığı, muhabbet tellallığı şimdi yasal değil. Fahişeler «İyileştirilmek ve korunmak» için 6 aylığına bir «kadın ıslahevine» gönderilebilir. Bundan başka, herkesin önünde gösteri yapmak ve açık saçık maddelerin satışı üzerine bir yasa var. (Japonya’da açık saçıklık tanımı Batı ülkelerinden oldukça farklıdır.) En büyük suç cinsel tecavüzdür. O da tecavüzkârın kullandığı şiddet ölçüsüne göre cezalandırılır. Basit davalar 2 yıldan fazla bir hapis dönemini geçmez. Ancak tecavüz, bir çocuğa yönelikse ve ciddi bir yaralama ya da ölümle sonuçlanmışsa hüküm ömürboyu hapis olabilir. «Yasaya uygun tecavüz» kavramı Japonya’da bilinmiyor. Cinsel sarkıntılık, yani bir erkek ya da dişiyle zorla ya da zor tehdidiyle yapılan edepsizce bir hareket «zorlama ahlaksızlığı» gibi cezalandırılabilir. Çocuğa zararlı sarkıntılık (eğer mağdur 13 yaşın altındaysa) aynı zamanda bu statüde dava konusu edilebilir. Hüküm çok kere şiddetlidir (6 ayla 7 yıl). Herkesin «önünde açık saçık davranış» en fazla 6 aylık bir hapisle cezalandırılır. Öte yandan ABD’de son derece ciddi suç sayılan birkaç cinsel hareket, Japonya’da önemsiz bir suç gibi işlem görür. Örneğin, herkesin önünde tiksinmeye neden olacak bir biçimde vücudunu teşhir eden ya da gizlice evleri, banyoları, soyunma odalarını ya da tuvaletleri dikizleyen bir adam, «engellenme» ve bir para ödemeyle cezalandırılır. Bu hareketlere, başkasının mülküne haksız olarak ayak basmak, yanlış yangın alarmı başlatma, at ve sığırları korkutmak ve onların kaçışmasına neden olma gibi değerlendirilen suçlar da eklenebilir.

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Doğal Yasa ve Doğanın Yasası

DOĞAL YASA VE DOĞANIN YASASI

Düşünce tarihinde doğa ve yasa sözcükleri kadar çok az sözcük bir karışıklık yaratmıştır. Bu sözcüklerin çok farklı anlamları olduğu söylenebilir ve bu anlamlar her zaman yeterli ölçüde açık değildir. Gerçekte, insanlar bu sözcükleri bir tartışmada kullandıkları zaman, ayrımında olmaksızın, birinin anlamını öbürünün yerine kullanabilirler. Böylece kendilerini mantıksal yanlışlara düşürürler.

Bu nedenle, «doğa» ve «yasa» kavramlarının temelde ne anlama geldikleri, çağlar boyunca nasıl geliştikleri ve bugün onları nasıl anlamamız gerektiğini açıklamak yararlı olur.

DOĞAL YASA ÖĞRETİSİ

Batı uygarlığında, insanlarca yaratılan yazılı yasaların kusursuz olmadığı, oysa Tanrının yarattığı yasaların daha yüce ve kusursuz olduğu biçiminde eski bir inanış vardır. Ayrıca, insanlarca koyulan yasalar, ancak doğal yasalarla uyum içinde yürüyebilir ve herkes aklını kullanarak bu doğal yasaların kendisi için ne anlama geldiğini çıkarabilir.

Bu inanış, yaklaşık 2000 yıl önce, Romalı politikacı ve yazar Çiçero’ nun Yasalar adlı yapıtında güzel bir biçimde dile getirilmiştir. (1. 10): «Gerçekte bir tek yasa vardır – yani doğru sebeb – doğayla uyumlu tüm insanlar için geçerli, değiştirilemez ve sonsuz… Roma’da bir kural, Atina’da başka bir kural yatmaz yasaların temelinde, her ikisi de bugün aynı, yarın başka kural olamaz. Ancak, bütün zaman boyunca insanları bağlayan, değiştirilmez sonsuz bir yasa olur ve görüldüğü gibi, insanların yöneticisi ve temel dayanağı olarak yalnızca biri yaygınlık kazanır, yani yazarı, yorumcusu ve vekili Tanrı olan yasadır bu. Buna uymayan insan büyük ölçüde kendini sarsılmış hisseder, insanın gerçek doğasını yadsıyarak da insanların ceza olarak bildiği tüm öteki suçlardan kaçmış olmasına karşın, cezaların en şiddetlisini çeker.»

Bu kısa, tek paragrafta Çiçero, «doğal yasa»nın zorunlu tüm biçimlerini özetliyor! Her şeyden önce bu, Tanrısal buyruğun doğrudan dile getirilişidir. Bu nedenle evrensel, sonsuz ve değiştirilemezdir. İkincisi, bunun, kuralları doğru aklın yardımıyla bulunabilir ve bulunmuş olmalıdır. Üçüncüsü, insanın bu kurallara uymak için kutsal bir zorunluluğu vardır. İnsan ne zaman bu kuralları çiğnerse, buna kendi gerçek doğasıyla şiddetle karşı koyar ve bu yüzden kendi kendisini cezalandırır.

Böylece bir Doğal Yasa kavramı, doğada her zaman, her yerde varolan ahlak ilkelerini ve nasıl davranmamız gerektiğini onlara tam olarak anlattığını vurgular. Onlara uyduğumuz sürece, gerçek alınyazımızı görmüş, onları yerine getirmiş oluruz. Tüm davranışlarımız, yalnızca doğal değil, ahlaksal olarak da kusursuz olacaktır. Başka bir deyişle, eğer herkes kendi doğasına, yani kendi kişiliğine göre davransaydı, dünya uyum, adalet ve barış içinde kalırdı.

Kuşkusuz, bu hoşgörülü düşünceyi ilk ortaya a’an Çiçero değildi. Ondan uzun zaman önce Stoacılar diye bilinen bir Grek felsefe okulu ve onlardan önce de Aristo ve Platon, aynı temel düşünceyi ortaya koymuşlardı. Oysa onlar da yalnızca daha eski bir felsefeyi güncelleştirmişlerdi. Gerçekte, gördüğümüz gibi, Doğal Yasa Öğretisinin, insanlığın ilk dinsel inançlarına dek uzanan bir kökeni vardır.

Dinin en eski ve en ilkel biçimi «animizm» adıyla bilinir. Yani uygarlığın en alt aşamalarında insan, zekâya ve duygulara sahip olarak ağaçları, ırmakları, dağları, gökyüzündeki yıldızları kabul eder. İnsan, onların arkasında ve içinde ruhlar ve canlıların yaşadığına ve ruhların, arkadaşları insanlara olduğu gibi aynı saygıyla davranması gerektiğine inanır. Gerçekte, in-

THOMAS AOUINAS.

Thomas Aquinas, ortaçağın en büyük Tanrıbilimcisi ve Doğal Yasa Öğretisinin en parlak savunucusuydu.

sanlar bu ruhları, kendilerini ödüllendiren ya da cezalandıran süper insan güçlerine sahip olduklarından, daha büyük saygıyla onurlandırdılar. Böylece tüm doğal görüngüler kolayca açıklanır; mısır ruhu, doğru ilişkilerinde insanı ödüllendirmek istediği için yetişir. Eğer mısır ruhu insanın günahlarını cezasız bırakmamak isterse, mısırı yetiştirmez. Irmak ruhu, insanlarla dostluk ve barış içinde olduğu için taşır kayığı. Irmak ruhu gücendirildiği içindir kayığın çekilip dibe batması.

Doğanın bu animistik yorumu, toplumsal bir yorum olarak da tanımlanabilirdi kuşkusuz. Daha kesin olması için, insanın ilk doğal deneyimi, onun ilk toplumsal deneyiminin bir uzantısıdır. İnsanı çevreleyen ruhlar, güçlü Tanrılar, şefler ya da yaşlılar gibi, her yerde pek çok tepki gösterir ve bu yüzden onların benzer biçimde davranmış olması gerekir. Bu ruhlar, sırayla korunma ve yardımda bulunmayı önerirler. Nitekim, insan ve doğa arasındaki ilişki, karşılıklı yükümlülük ilkesiyle yönetilen bir toplumsal ilişkidir özünde. İnsan, yükümlülüğüyle karşılaştığı sürece kendini hoşgörülü ve doğa tarafından desteklenir bulur. Oysa, başaramadığı sürece doğa ona kızar ve cezalandırır.

İnsan, uygarlık yolunda ilerlerken, onun dinsel inançları daha belirginleşir ve ilkel animizm, kimi çoktanrılı (politeist) biçimlere dönüşür. (Polythe-ism, Grekçe’de çoktanrıya inanma anlamına gelir.) Güçlü çok sayıda Tanrı, giderek doğanın geniş bir bölümünü yöneten daha az sayıda güçlü Tanrıya doğru azalır.

Böylece bir bereket Tanrısı ya da Tanrıçası, yalnızca bir üründen değil, tüm hasattan sorumlu olur. Kayıkçılık ya da denizcilik artık her ırmak ya da Okyanusun kendi ruhuna değil, tüm su yollarının bir büyük Tanrısına bağlıdır. Daha ileri dinlerin yaşamı kabul edilir ölçüde basitleştirdiğini söylemek bile gereksizdir. Bununla birlikte, insanın doğayla ilişkisi temelde bir değişiklik göstermez. İşin doğrusu, bu ilişki, ilerlemenin, bilgilenmenin düzeyine karşın, yani çoktanrılı dinlerden tektanrılı dinlere yol alındığı zaman bile değişmeden kalır.

Günümüzde sürdürülen tartışmaların amacı için, bir mısırın, bir mısır ruhunun, bir soy ruhunun, bir bereket Tanrısının ya da her şeye gücü yeten bir Tanrının emrinde yetişip yetişmediğinin çok büyük bir önemi yoktur. İşin önemli noktası, bu gelişmeye, insan davranışına yanıt olarak bir süper insan zekâsının neden olmasıdır. Güneş ışığı ve yağmur, iyi ve kötü ürün, insanı tavrına göre ödüllendirme ya da cezalandırmadır. Gerçekte, doğada olan her şeyin insan için kişisel bir anlamı vardır ve bu anlam insanın yazgı-sıyla ilgilidir. Tüm doğal görüngüler, aynı nedene sahip olup, aynı sona hizmet ederler. Doğanın yasası Tanrısal istektir, nedensel ve kuralcı yasalar arasında bir ayrım yoktur. Açıklama ve doğrulanması, tek ve özdeştir.

Dahası, dinsel evrimin bu ilk aşamalarında, Tanrısal istek, kendisini yalnızca doğa yasalarında değil, toplum yasalarında da gösterir. Gerçekte, önce de belirttiğimiz gibi, toplum ve doğa, insanın kafasında apaçık ayırt edilmez. Her ikisi de aynı kuralları izler, aynı deneyimlerden geçerler. Bu dünyadaki herşey, tam bir kişisel boyun eğmeyi isteyen güçlü, üstün insanlarca yönetilir. Bu üstün insanlar – ruhlar, Tanrılar ya da Tanrı – bu yüzden bilinen ve bilinmeyen, genel ve özgün, açıklanan ve üstü kapalı belirtilen yazılmış ya da yazılmamış bütün yasaların kaynağıdır. Özcesi, kusursuz olmayan «yapay» insan yasaları ve bir kusursuz «doğal» yasa arasındaki karşıtlık henüz ortaya çıkmış değildir. Dahası, toplumsal gelenekler, kurallar ve düzenlemeler üçlüsünün kökeni Tanrısaldır. Birçok ilkel insan topluIlıklarının, politik ve resmi kurumlarının varlığının kimi ulusal Tanrılar ya da Tanrısal esin kaynağı olan bir öncüye bağlı olduğuna inanmalarının nedeni budur.

Kimi toplumlarda, yöneticiler, kendilerinin Tanrısal olduklarını ya da en azından Tanrısal bir soydan geldiklerini ilan ederler. Eski geleneklerin ve yasaların değiştirilmesi gerektiği, insanların bir tarih anlayışı geliştirdiği ve yabancı düşünlere biraz hoşgörüyle bakmayı öğrenmeleri, toplumsal düzenlerinin, yanılabilir insanların yansız bir yaratıcılığı olduğunu anlamaları, yalnızca uygarlığın daha yüksek aşamasına denk düşmektedir. Yazılı kusursuz olmayan bir pozitif yasa ile yazılmamış, kusursuz bir doğal yasa arasındaki ayrım budur işte.

Emin olmak için, büyük tektanrılı dinlerde, doğrudan Tanrıdan esinlenerek yazılmış kimi yasalar kalır. Bu yasalar, kendi açıklamalarını da içeren kutsal kitaplarda bütün zaman saklanırlar. – Tevrat, İncil ve Kuran – Oysa karakterde oldukça genel olan bu yasalar, yaşamın yalnızca seçilmiş bir alanını kapsar ve bunun için dünyevi insan yasalarıyla birlikte genişletilmesi gerekir. Belirli koşullar altında, bu insan yasaları pekâlâ haksız ve akılsızca bir duruma dönüşebilir. Bu yüzden her zaman bizzat doğada kendini gösteren doğal yasa ve Kutsal Kitap’ta açıklanan Tanrısal yasaya göre onları değerlendirmek zorunludur.

Batı kültüründe, kuşkusuz her felsefe, eninde sonunda Hıristiyan inancının öğretisine bağlanmıştır. (Yahudi ve İslâm resmi gelenekleri kendi farklı çizgileri çevresinde gelişti.) Böylece, Antikçağın ve Ortaçağın Katolik Kilisesi, tüm «yüce» yasaların biricik kılavuzu ve yorumcusu olarak görüldü. Thomas Aquinas, Summa Theologica adlı yapıtında yasaları dört temel tipe ayırdı:

1. Sonsuz Yasa (Hemen hemen onun aklıyla özdeşleşen Tanrının adaleti)

2. Doğal Yasa (Doğada ve insan aklında Tanrı tarafından verilen, yerleştirilen Sonsuz Yasa)

3. Tanrısal Yasa (Tanrının isteğini açığa kavuşturan vahiy)

4. İnsan Yasası (Doğal Yasadan üretilen)

Yasanın ilk üç tipi, Tanrısal bir vasa koyucunun isteğini dile getirir ve bu yüzden açıkça Tanrıbilimin konusuna girer. Yalnızca İnsan Yasası’nın, yani dördüncü tipin kimi dünyevi temellere sahip olduğu söylenebilir. İnsan

Yasası, Doğal Yasadan (ve Tanrısal Yasa yerine geçen özgün örneklerden) türediğinden, nihai geçerliğine dinsel temellerde karar verilmiş olması gerekir.

Avrupa düşüncesine birkaç yüzyıl egemen olan yasaya Thomas’cı yaklaşım, Katolik Tanrıbilimcilerce bugün de tutulmaktadır. Açıktır ki, bu Tanrı-bilimciler, aynı zamanda Thomas da, doğada Kutsal Kitaplar ve doğanın tek doğru yorumunun Katolik yorum olduğuna inanmaktadırlar. Bu son inanç, gerçekte tüm Hıristiyanlarca paylaşılmıyor artık. Bu arada, 16. yüzyılın başlarında, Protestan reform hareketi, kutsal kitapların yorumu üzerine tartışmalara yol açan ve farkın çeşitli biçimde olacağını ileri süren bağımsız, yeni Hıristiyan kiliselerinin büyük ölçüde artmasını sağladı. Bundan başka, bu kiliselerin birçoğu, üyelerini Kutsal Kitap üzerine çalışmada kendi yollarına göre davranmalarına özendirip, herhangi bir ayrıntılı resmi dogmanın formüle edilmesini reddettiler. Sonuç olarak özgün vahiy ilahilerin tam anlamıyla bir fikir sorunu oldu.

öte yandan, modern Hıristiyanların Doğal Yasa yorumlarını ayrı görmeleri de pek şaşırtıcı değil. Tek bir ağızdan konuşan birleşmiş kilise tutumu yerine, biz şimdi, Tanrının yaratışının anlamı hakkında birçok kilise ve sayısız kişinin kendi farklı inançlarını dile getirdiğini işitiyoruz. Gerçekte, son birkaç yüzyılda bu çeşitlilik hemen hemen bir kaos noktasına gelmiş bulunuyor. Böylece insanın «gerçek doğası» geçmişte öyle açık görünmüş olan, anlaşılması güç bir aldanışa dönmüştür.

Bu gelişmelerden dolayı, Doğal Yasa Öğretisi, eski etkisini yitirdi ve yavaş yavaş bir gerileme içine girdi. Bugün, yasakoyucular ona pek dikkat etmiyorlar ama, yasalarını herhangi bir «Yüksek» otoriteye başvurmaksızın, yaygın bir isteğin ifadesi olarak gösteriyorlar.

Yasanın kaynağı olarak «Doğa»nın artan biçimde ihmali özellikle öteki Batı ülkelerinden oldukça farklı bir resmi miras paylaşan İngiltere ve Amerika’da dikkate değer bir süreç gösteriyor. İngiliz kralları, Doğal hakların kimilerini 1215′lerin başlarında imzaladıkları Magna Corta bildirgesiyle yürürlükten kaldırıyorlar ve sonraki yüzyıllarda onların gücü Parlamentoca daha da sınırlandırılıyor. Dahası, her ikisi de kralın hüküm ve yardımlarıyla sınırlı öncekiler tarafından rehberlik edilen ve pratik olarak uygulanan deneyimler üzerine yaygın bir yasa kuruldu. Böylece, kıta Avrupasının hukuku dışında, kısa bir süre içinde İngiliz hukuku oldukça pragmatik bir karakter kazandı. İnsanlar arasında görülen ihtilaflar gibi resmi ihtilaflar da kolayca belirlendi ve adaletin anahtarı, Hukuk Kitabında olduğu gibi Kutsal Kitapta da öyle çok aranmadı.

Kuşkusuz, bu, İngiltere ve Amerikada Doğal Yasa felsefesinin tümüyle safdışı bırakıldığı anlamına gelmiyor. 18. yüzyılın sonlarında, Amerikan kolonileri İngiliz Kraliyet tacına başkaldırdığı zaman, isyanlarını haklı çıkarmak için bu felsefeyi oldukça iyi kullandılar. Bu nedenle, 1776 Bağımsızlık Bildirgesi, doğa yasalarına ve doğanın Tanrısından olan yasalar ve özgün olarak «apaçık gerçeklere» yönelir.

Bununla birlikte, daha yakın çalışmada, bu doküman, nedense yazarlarının tutumlarında kararsız olduklarını ve doğal yasanın temelleri üzerine ikincil düşüncelere sahip olduklarını göstermektedir. Örneğin, eski geleneklerin tersine, yöneticilerin güçlerinin yalnızca cennetteki Tanrıdan değil, aynı zamanda bu dünya üzerinde yönetilenlerin onayından da türediğini gösterirler. Bu, insanın «mutluluk ve güvenliğini» büyük ölçüde etkiliyor görünen ve bu biçimde güçlerini örgütleyen, yeni bir yönetim kurmak için bir hakka sahip olduğu fikri gelir arkasından.

Başka bir deyişle, yönetim ve yasa, temelde, insanın çalışması gibi dünyevi terimlerde görülür. Bu nedenle, insan, yalnız nihai politik ve resmi sorumluluğu kaldırır.

Çağdaş Amerika’da, Doğal Yasa Öğretisi, herhangi bir önemli pratik rol oynamaz olmuştur. Ondan arta kalanların hepsi, artık gözden geçirilmez olmuş eski eyalet yasaları içinde, pek dikkat çekici garipsi bir eser olarak gününü doldurmaktadır. Örneğin, bugün belirli sayıda eyalette hâlâ doğaya karşı suç diye adlandırılan yasaklamalar vardır. Yani gerçek mağdurların değil de, bunları Tanrı isteği olarak sayan Hıristiyan ve Yahudilerin karşı karşıya kaldığı yasalar… (Bkz. ABD’de yürürlükte olan resmi ve illegal seks yasaları.) Bununla birlikte, bu yasaların geçerliliğine yalnızca kimi Tan-rıbilimciler değil, kimi bilimadamları da karşı çıkmaktadırlar. İşin doğrusu, normatif doğal bir kural, bütün doğal bilimlerin gelişmesiyle safdışı olmaktadır.

DOĞAL BİLİMLER VE DOĞA YASALARI

Daha önce de vurguladığımız gibi, ilkel insan, doğayı toplumun bir parçası gibi görür ve böylece toplumsal şeyler arasındaki terimlerdeki tüm doğal olayları yorumlar… Yani ödül ya da ceza olarak karşılıkta bulunmanın ilkelerine göre ilk ve en önde geleni… Gün ışığı ve yağmura, iyi ve kötü ürüne, sağlıklılık ve hastalığa, yaşam ve ölüme, insanın davranışına yanıt olarak Tanrı, Tanrılar ya da güçlü ruhlar neden olur. Doğru davranış hemen ödüllendirilir, günahkâr davranış otomatik olarak cezalandırılır. Nedensel ve kuralcı yasalar arasında bir ayrım yoktur. Doğada olup biten her şey, üstün bir insanın kişisel isteğinin doğrudan dışavurumudur. Özcesi, açıklama ve doğrulama, tek ve özdeştir.

Doğanın bu önceden bilinen bakış açısı, tüm dünya üzerindeki dinsel inanç ve eski mitlerle kolayca gösterilebilirdi kuşkusuz. Oysa, günümüz koşullarında biz, belki kendimizi Yahudi-Hıristiyan kültüründen dolayı sınırlayabilir ve yalnızca Kutsal Kitap’in ilk parçalarından birkaç örnek gösterebiliriz. (Eski Ahit’de, yani Tevrat’ta Musa’nın beş babı.)

Örneğin, Levitikus babında (kitabında), Yahova, İsraillilere belirli cinsel ilişkilerin onun canını sıkacağını ve bu nedenle bu tür bir ilişkiyi cezasız bırakmayacağını anlatır. Öteki şeyler arasında: «Eğer bir adam kardeşinin dul karısıyla evlenirse o murdardır» Bundan dolayı onların çocuksuz olacağını açıklar. Levitikus (20-21) Başka bir deyişle, dinsel kusur ve fiziksel bozukluk basit anlamda sebeb ve etkisine dayanarak tanımlanır. «Murdar» evlilik kısırlık üretir. Hatta erkek olsun kadın olsun, önceleri her ikisi de kısır olmasa bile, onların günahları hemen ve kaçınılmaz bir biçimde normal vücut işlevlerini etki altına alır ve böylece döllenimi olanaksız kılar.

Daha önce ifade edilen Yaratılış babından (38; 8/10), Yahova’nın tutumunun tümüyle farklı olduğuna dikkat edilmelidir. O, ondan kardeşinin karısını gebe bırakmasını istediği zaman, bu buyruğu yerine getirmediği için cezalanır. («Cinsel Etkinlik Tipleri» ve «Kendi Kendini Uyarım»a bakınız.) Bu apaçık karşıtlık, burada çözümlenmeden bırakılmalıdır. Bu sorunla ve bin Kutsal Kitap bilgiçleri ilgilensin.

Yahova, «doğru» eşler bile olsalar, «yanlış» zamanda olup biten cinsel ilişkileri de cezalandırırım Eğer bir erkek, kadının âdet döneminde ilişki kurarsa… ahali arasından çıkarılır (Levitikus 20:18). Bugün bu son aşama sürgün ya da yasaklama anlamına geldiği biçiminde yorumlanır, oysa kimi uzmanlar bu yorumun yanlış olduğunu ve ahali arasından çıkarılması «aşamasının» her şeyden bilgin olan Yahova’nın ilkönce ölüme gönderdiği ve hastalık yerine geçtiğini ileri sürerler. Böylece suç, kendi cezasını da üretir.

Deuteronomy babında, Yahova daha da açıktır, onun halkı doğada layık olduğu şeyler dışında hiçbir şey kabul edemez. Eğer onlar buyruklara uyar ve dürüst davranırsa refah, bereket, iyi yağmur ve iyi ürünle ödüllendirilir (Deuteronomy 28, 8). Eğer itaatsizlik gösteriıierse, salgın hastalıklar, ateşli hastalıklar, şiddetli sıcaklıklar, verem, iltihaplar, ülserler, çıbanlar, kaşıntılar, skorbüt, delilik, körlük, akıl bozukluğu, kuraklık, çekirgeler, kurtlar yakalarını bırakmaz ve gıdasız kalmakla lanetlenirler. (Deuteronomy 28:20).

Emin olmak için, Yahova birçok durumda cezasını yerine getirmek amacıyla insanın yardımına bel bağlar. Böylece İsrail halkına buyurur: «Eğer bir erkek bir hayvanla cinsel ilişki kurarsa, onun katli vaciptir ve hayvan da öldürülecektir.» Bununla birlikte, öteki durumlarda olduğu gibi, bunda da cezayı infaz eden insanlar yalnızca Tanrının ilahi buyruğunu yerine getiren cellatlardır. Onlar görevlerini başarmazsa, kendi kendilerini cezalandırmış olurlar. Öte yandan, eğer söylenildiği gibi yaparlarsa derhal ödüllendirilirler. (Örnek için günahkâr bir çifti cezalandıran Phinehalıların ödüllendirilmelerine bakınız – Tevrat). Herhalde, ilahi adalet nedeniyle insanlar hiçbir zaman küçük bir yardımcı rolden başka bir şey oynamazlar. Yahova onları kullanabilir ama hiçbir zaman onlara bağlı olmaz, onların yardımlarıyla ya da yardımları olmaksızın doğada olduğu gibi toplumda da Tanrının isteği yerine getirilir.

Gördüğümüz gibi, eski İsraillilerde ahlak ve doğa yasaları aynı tip modeli izledi. Başka bir deyişle, İsraillilerde tek bir hukuk vardı ve hem yorumsal hem tanımsal bir hukuktu bu. Yalnızca olması gerektiği gibi değil, verilen herhangi bir durumda olacağı gibi ifade edildi. Karşılıkta bulunmak geciktirilebilirdi, ama önlenemezdi. Sonunda tüm suçsuzlar ve suçlular açıklanmış olacak ve herkese hakkı verilecekti.

Kuşkusuz bu resmi felsefenin, İsraillileri sınırladığı anlamına gelmeyeceğini anımsamamız gerekir. Benzer görüşler birçok başka eski halklarda da görülüyordu.

Örneğin, ilk Grek filozofları, fiziksel olsun toplumsal olsun, her iki dünyanın da, zorunluluk ve yazgısının ikiz güçlerce yönetildiğini gördüler. Yunanlılar, şeylerin Tanrısal düzenine karşı gerçekleşenlerin tümünün nihai yargısına, ödül ya da ceza olarak karşılıkta bulunma Tanrıçası Dike’nin korku veren çehresinde, yanılmaz adalet kavramına kişilik kazandırdılar. Bunu filozof Heraclitus’un ünlü bir parçasında okuyabiliriz: «Güneş yolundan bir adım bile atmaz; eğer o Dike’nin hizmetçisi Erinyes olursa, o bunu öğrenir.» Başka bir deyişle, Tanrısal bedenler de adaletin buyruklarını izler. Eğer gösterilen yoldan saparlarsa, kusurları bulunur ve cezalandırılırlar. Doğa

yasaları temelde itaatkâr bir evrence yerine getirilmesi gereken ahlak normlarıdır.

Ahlak yasalarıyla doğal eşitleştirmeler, tüm bilimöncesi düşüncelerin özelliğidir ve bu düşünce yalnızca uygarlığın yavaş yavaş ilerlemesiyle değişmiştir. İnsanın salgın hastalıklar, doğum kusurları, depremler ve fırtınalar, yağmur ve gün ışığı, yıldızların işlevi ve yolu ile çekirge ve kurtların davranışlarıyla insanın dürüstlüğü ya da günahkârlığı arasında hiçbir ilişkinin olmadığını keşfetmesi uzun zaman aldı. Eski Yunanlılarda, Atomcular olarak bilinen kimi filozoflar çok önceleri bir nesnel nedensellik fikri geliştirdiler, ancak Hıristiyan kilisesinin doğusuyla, onların çalışmaları önemli ölçüde savsaklandı ve sonunda unutuldu gitti.

Modern çağın başlangıcından önce Copemicus, Bacon, Tyoho Brahe, Kepler ve Galile gibi bilginler, yeniden doğa üzerine nesnel çalışmalarıyla, yani herhangi bir Tanrısal ya da insani soruna başvurmaksızın, bilimsel devrim çağını başlattılar.

Bilimadamları doğal bir görüngüyü gözden geçirdikleri zaman, ileri sürülen dinsel ve ahlaksal anlamını bilerek gözardı ettiler. Bunun yerine, terimleriyle görüngünün kendisini etkin bir biçimde anlamaya çalıştılar. İyilik ve kötülük, adalet ve adaletsizlik onları ilgilendirmiyordu. Onlar, değerlerin yargılanmasını değil, olguların yargılanmasını gerçekleştiriyorlardı. Özce-si, olması gerekene hazır reçete vermiyor, yalnızca olanı tanımlıyorlardı.

Bir bilimadamı, doğal ve toplumsal düzenin farklı ilkelerce yönetildiğini ve bu yüzden onları yargılamaksızın, doğal olayları pekâlâ açıklayabileceği varsayımında bulunabilir. O, doğaya herhangi bir «yüce amaç» yükleniyor, ancak birbirleriyle neden-sonuç ilintisinde olan bir elementler sistemi olarak dikkate alıyor. Bu ilinti herhangi bir insan ya da üstüninsan isteğinden bağımsızdır.

Kuşkusuz, bilim tarihini kıyısından köşesinden okuyanlar, tam «nesnelliğin» bir gece ansızın oluşmadığını bilirler. Gerçekte, birçok yüzyıllar yeni ahlakın yansız nedensellik ilkesi ve eski karşılıkta bulunma ilkesi birkaç dolaylı yolla bağlı kaldı. Örneğin, ilk modern bilim adamları, tıpkı insanın günahı ve Tanrısal cezası gibi, neden ve sonucun otomatik bir ardışıklıkla izlenmesi ve her zaman birbirleriyle doğrudan bir oranlama içinde olmaları gerektiğini varsaydılar. Daha güçlü nedenlerin daha güçlü sonuçlar doğuracağı düşünüldü. Daha da ileriye gidilerek, bir nedenin yalnızca bir sonuca

sahip olacağına ve bir sonucun da yalnız bir nedene sahip olabildiğine inanıldı.

Bu arada, bu ve öteki ödül ya da ceza verici düşüncenin izleri bilimsel nedensellik kavramından tümüyle çıkarıldı. Bugün bilimadamları, neden ve sonucun yalnızca değişmez ve kesintisiz süregiden elementler olduğunu ve onların da düzenli olaylar dizisinden başka bir anlamı olmadığını anladılar. Her neden, başka bir nedenin sonucudur ve her sonuç, başka bir sonucun nedenidir. Bu nedenle, herhangi bir özel sonuç için herhangi bir özel neden seçmek oldukça keyfi görünüyor. Dahası, neden ve sonuç arasındaki ilinti mutlak zorunluluktan biri olarak değil, salt olasılıktan biri olarak kabul ediliyor. Bu koşullar altında, gerçekte, kimi bilimadamları «neden» ve «sonuç» terimlerini altüst ettiler ve şimdi bunun yerine daha genel olarak «kuşkuları» ya da «bileşimde bulunan parçaları» ve bir olayın «sonuçlarından söz ediyorlar.

Şimdiki kitaplarda modern bilimsel kuramların tüm çapraşıklığıyla ilgilenmemiz gerekmiyor. Amaçlarımız için, onların temel yanlarını vurgulamak yeterli. Doğal ve toplumsal düzen özdeş değildir. Doğa, yani bizi çevreleyen fiziksel gerçeklik, herhangi bir toplumsal norma başvurmaksızın açıklanabilir ve açıklanmış olması gerekir. Doğanın yasaları dinsel, ahlaksal, krimi-nal ve toplumun sivil yasalarından temelde farklıdır.

Sorun, başka bir açıdan da özetlenebilir: Doğal bilimlerin ilerlemesiyle, «hukuk» sözcüğü iki farklı anlam kazanmıştır. Tanrı isteğinin, yani yalnızca bir yasanın varolduğu yerde, toplumda ve doğada her şeyi yöneten biz, şimdi kuralcı (normatif) ve nedensel hukuk arasında keskin bir ayrım olmasında diretiyoruz ve son olarak yapılan formülasyonda bir olası Tanrısal niyete herhangi bir başvurudan kaçınıyoruz.

Aşağıdaki iki yasa bu noktayı açıklayabilir:

1. Eğer bir kadın zina ederse cezalandırılır.

2. Su belirli bir ısının altında soğursa, buza dönüşür.

Bilimöncesi akıl için bu yasaların her ikisi de bir Tanrısal isteğin işleri olarak tanımlanır. Tanrı, zinayı cezalandırır, ırmakları ve gölleri dondurur ve o öbürlerini yaptığı gibi her zaman birini de yapar. (Bununla birlikte, isterse, her iki durum dışında bir şey de yapabilir.) Böylece, acımasını göstererek zina yapan kadını cezalandırmadan da bırakabilir. Ya da tek bir ırmak dışında tüm ırmakları dondurarak mucizevi özelliğini bu biçimde de gösterebilir.

Öte yandan modern bilimsel akıl, yalnızca çok yüzeysel bir benzeyişle, bu iki yasayı paylaşır. Kuşkusuz, ikisinin de aynı gramatik yapıya sahip olduğu bir gerçektir. Üstelik çok genel ve soyut anlamda, aynı temel düşünceyi dile getirir. Yani onlar, bir sonuç olarak başka bazı şeylerle, bir şart altında olan bazı şeylerle ilinti kurarlar. Oysa, şimdi bu ilintinin karakterinin her durumda tümüyle farklı olduğu büyük ölçüde biliniyor. İlk yasa, sonucuyla (ceza), şartı (zina) arasında, şartın sonucu izlemesi gerektiği bir biçimde ilinti kurar, ikinci yasa, sonucuyla (suyun buza dönüşmesi) şartı (belli bir düşük ısı) arasında, şartın sonuç tarafından izlendiği, tanımsal bir biçimde ilinti kurar. İlk yasa bazı yasa koyucu otoritenin kafasında yatan zorunlu bir kural olarak kendini gösterir. İkinci yasa, gözlenmiş bir modelden başka bir şey değildir. İlk yasa, bazı üstüninsan ya da insan ruhları, Tanrıları, Tanrısı ya da polis gibi temsilcilerince güçlendirilmiş olmalıdır. İkinci yasa, sanki kendisini güçlendirir. O, herhangi bir insanın hareketine ya da görüşüne kulak asmaksızın kendi yoluna devam eder. Zina yapan bir kadın her zaman cezalandırılmayabilir. Belirli bir ısının altına düşen su her zaman buza dönüşür.

Kuralcı ve nedensel yasalar arasındaki fark, onların işleyişi sırasında değiştirebileceği yolları hesaba kattığımız zaman belki daha açık bir biçimde görülebilir. Kuralcı yasalar, yasa koyucu kararlarla ıslah edilebilir, hatta tümüyle ortadan kaldırılabilir. Eski normun ıslahı ya da tümüyle kaldırılmasından sonra yerine yeni bir norm getirilir. Öte yandan, nedensel yasalar, çok farklı bir biçimde değişir ve bu değişimin farklı bir anlamı vardır. Gerçekte, belirli bir anlamda, insan nedensel yasaların değiştirilemeyeceğini ve onların yalnızca bizim algılarımızda değiştiğini söyleyebilir. Örneğin, bilimadamları belli bir nedensel yasayı formüle edebilirler ve onu yeni gözlemlerin ışığı altında gözden geçirmeye zorlanabilirler. Oysa, böyle herhangi bir gözden geçirme ya da düzeltme, gözlemlenen görüngünün tanımında daha kesin bir ölçü ortaya çıkarabilir ve bu yüzden o yasanın kendi amacını hükümsüz kılmaz.

Sonunda, dünyada tek bir nedensel sisteme karşın, birçok kuralcı sistemin bulunduğunun anlaşılmış olması gerekir. Tarihsel gelişim sürecinde, insan ırkı büyük ölçüde farklı ve birbiriyle çatışan toplumsal düzenler oluşturmuştur. Böylece, bir zaman istenilen hareketler, başka zamanda yasaklanmış ve bir toplumda övülen nitelikler başka bir toplumda mahkûm edilmistir. Tersine, hiçbir zaman doğal düzenden başka bir düzen olmamış ve o bugün de her yerde aynıdır. Bunun nedeni açıktır: Doğal düzen hiçbir zaman insanın etkisiyle ne oluşmuş ne de yadsınmıştır. İnsanlar onun üzerinde çalışabilir ve avantajlarını kullanabilirler, ancak onu değiştiremezler.

İDEOLOJİ OLARAK «DOĞA»

Bugün, uygarlık tarihinde geriye baktığımız zaman, insanın en büyük başarılarından birinin kuralcı ve nedensel yasalar arasındaki kesin ayrımı olduğunu görürüz. Bu ayrım olmaksızın, tüm kazançlarıyla birlikte doğal bilimlerin gelişmesi söz konusu olmayacaktı.

Bilim, yalnızca sonuç olarak insanın üzerinde çalıştığı her şeyin Tanrısal ve insani çehresini çürütmeye karar verdiği zaman, yani doğruluğundan doğal olayların açıklanmasını ayırdığı zaman başladı. Sonuç olarak o, doğaya tarafsız ve her şeyden ayrı bir biçimde bakabildi.

O artık, sadece doğayı kendi terimleriyle anlamaya çalışmak yerine artık doğanın, onun için herhangi bir açık ya da gizli kişisel anlamı kalmadığını varsayıyordu. İnsanın doğa üzerine daha çok bilgilenmesini sağlayan ve böylece onu kendi amaçları için kullanan bu büyük ayrım, bu yansız ‘nesnel’ tutumdu.

Bilimin nesnelliği, doğal olayların «yüce amaca» sahip olmadığı ve herhangi bir ahlak yargısı oluşturmadığı ilkesi üzerine kuruludur. Bilimadamları «olan»dan olması «gereken»e, olgusal gerçeklikten ahlaksal norma, mantıksal karmaşanın olmadığını bilirler. Olması ya da olmaması gereken bir olay olgudan izlenmez. Doğada suyun, eğer su belli bir ısının altındaysa, buza dönüşmesi olgusu, soğuğun iyi ya da kötü olduğunu ya da suyun buzdan daha iyi ya da kötü olduğunu belirtmez. Aynı nedenle, doğada büyük balığın küçük balığı yuttuğu olgusu, onların davranışının doğru ya da her ikisinin de yanlış olduğunu göstermez.

Kimi bitkilerin aşırı büyüyüp başka bitkileri tahrip ettiği olgusuna dayanarak, bitki yaşamının ahlaksal değeri üzerine hiçbir şey söylenemez.

Oysa, doğa bu sıfatla değer serbestliğinde bulunur iken, insanlar değerler olmaksızın yaşayamazlar ve bu yüzden her zaman belli başka şeyler üzerinde belli doğal görüngüleri yeğlemezler. Böylece, kızaklar üzerinde bulunan insanlar, onların buzla kaplı olmasını isterken, bir gemide seyahat eden insanlar; ırmaklar, göller ve okyanusların donmamasını yeğlerler. Kimi balıkçılar, büyük balık yakalamayı sever, kimileri de küçük balık yakalamayı yeğler. Çiftçiler ve bahçıvanlar kimi bitkileri ekip kimilerini de sökerek geçinirler. Özcesi, insanlar kendilerine yararlı olan belli doğal olayları ya da şeyleri yeğlerler ve yararsız olanlara da yol verirler. Her seçme durumunda ona kılavuzluk eden doğanın kendi normu ya da değerleri değil, insanın değişebilen kendi çıkarıdır.

Oysa bugün hâlâ tüm görüngülerin nihai amaca hizmet ettiğini ya da doğanın ahlak ilkeleri üzerine oturtulduğunu ileri süren insanlar var. Bundan başka, bu nihai amaç için «doğru aklın» yardımıyla, sözde doğadan bir sonuç çıkarılabilir. Böylece, doğayı dikkatlice gözlemleyen herkes, bizzat yaşaması gereken hukuku keşfedebilir. Bu «doğal hukuk» ona doğanın yönelimlerini izleyen ve bu yüzden kusursuz bir ahlak ve doğruluk getiren bir yaşam biçimini güvenceye alır.

Doğanın yönelimlere sahip olabileceği inancı, o kişiye irade ve zekâya sahip üstün bir insan olduğunu ya da en azından böyle bir varlıkla yönetildiği izlenimini verir. Doğa yasalarının salt gözlenmiş örnekleri tanımlamakla kalmadığı, gerçekte kimi yasakoyucuların altında yatan zorunlu kurallar olduğunu gösterir. Bu üstün yasakoyucu, ya doğanın kendisi ya da iradesinin bir dışavurumu olarak, doğayı yaratan Tanrıdır. Doğru olarak anlaşılırsa, insanın kendi çıkarına en iyi hizmetin Tanrının ya da doğanın buyruklarına uymakla sağlanacağı görülür. 18. yüzyılın en büyük bilginlerinden Sir William Blackstone’nun, İngiltere Yasaları Üzerine Yorumlar’ında özetlediği gibi: «İnsan her şeyiyle yalnızca yaratıcısına bağlıdır, her noktada yaratıcısının isteğine uymak zorundadır. Yaratıcısının bu isteği Doğal Yasa olarak adlandırılır.»

Daha önce de gösterdiğimiz gibi, Doğal Yasa öğretisi, bilimsel bir görüş temelinde kurulmuş değildir ve zaten öyle de olamaz, ancak dinsel bir karakter taşır. Bu durumuyla da bilimöncesi dünyamızın söylencesi bakış açısını yansıtır. Gerçekte bu olgu Hıristiyan Doğal Yasa savunucularının çoğunca da kabul edilir, hatta Hıristiyanlık dışı inançların savunucuları arasında da yaygın bir biçimde benimsenir. Her şeye karşın, modern çağlarda dinsel bir kılavuzdan yararlanmaksızın, doğadan «nesnel» normlar türetmek girişimleri yinelenmektedir. İşin doğrusu, kimi Tanrıtanımaz düşünürler de ahlak değerlerinin temelini doğada bulmaya çabalıyorlar.

Bu modem dindar olmayan inanıcılar, «doğal bir yasada», «sınırlı varlığın her zaman tamamlanmamış olduğunu» ya da tüm yaşayan nesnelerin tamamlama ve yerine getirmeye doğru bir eğilimlerinin olduğunu ileri sürmüşlerdir. Nitekim, insanlar aynı zamanda varlıksal tamamlanmalarını ya da doğasında bulunan potansiyelin gerçekleştirilmesini sağlayan özel «doğal» bir yaşam biçimine belli eğilimler gösterirler. Bu amacı güçlendirecek herhangi bir eylem iyi, bu amacı engelleyecek ya da önleyecek herhangi bir eylem ise kötüdür. Toplumsal düzen, bu nedenle herkesi doğal davranmaya yöneltme zorunluğu duyar.

Doğadaki her şeyin yerine getirme ya da tamamlamaya doğru çabaladığı düşüncesi kuşkusuz oldukça eskidir. Örneğin, Aristo’nun Metafizik kitabında aşağıdaki tanımlamayı buluruz: «İlk ve kesin anlamıyla doğa, bir hareket kaynağı gibi kendinde varolan şeylerin özüdür.» «Şeylerin özü», Aristo’ya göre, onları doğru olarak gören ve gerçekten oldukları gibi yapan tek niteliktir. Bir meşe palamudunun özü meşe olmak, bir iribaşın özü kurbağa olmak, bir dölütün özü insan olmaktır. Kendilerinde varolan «şeylerin hareketini» potansiyellerini anlamak, yetiştirmek ve geliştirmek eğilimidir.

Meşe palamudundan meşe, iribaştan kurbağa ve bir dölütten insan üreten işte bu harekettir. Başka bir deyişle, meşe palamutları, iribaşlar ve dölütler kimi dış güçler önlemediği sürece, her zaman olmak istedikleri gibi olurlar. Eğer böyle bir durum olursa, onların doğal eğilimleri engellenmiş olacak ve gelişmeleri «doğal olmayan» bir durdurmayla karşılaşacaktır. Onların «doğası» tamamlanmadan ya da yerine getirilmeden yoksun bırakılmış olacaktır.

Oysa, bu doğal bakış eskiden beri kullanılageldiği ve hoş göründüğü halde bilimsel nesnelliğin gerektirdiği şeylerle taban tabana karşıttır. Bir bili-madamı için meşe ağacının, kurbağanın ve insanın gelişimi, yalnızca değişimlerin olası ve belirli bir çağa kadar önceden haber verilebilir düzenli bir gelişme modelini gösterir.

Öte yandan, eğer, doğal gelişmenin herhangi bir aşamasına eksik bir aşama olarak dikkat edilirse, tüm şeyler her zaman eksik olur. Örneğin bir dölüt, henüz doğmadığından, bir oğlan bebek henüz yetişkin olmadığından, bir yetişkin de henüz yaşlanmadığından ve bir yaşlı da henüz ölmediğinden eksik sayılır. Eğer bu olası değişimlerin herhangi biri «bir eğilimin» gerçekleşmesi olarak tanımlanırsa, onların tümü de bu yolla tanımlanabilir. Ardından, yalnızca yaşama doğru bir çıkış değil, aynı zamanda ölüme doğru bir eğilim de vardır. İkisi de eşit olarak «doğal» ve iyi olmalıdır. Açıktır ki, böyle bir sonuç hiç kimseye bir şey getirmez.

Gerçek, muayyen yaşayan bir şeyin «tamam» ya da «eksik» olduğu zamanı ya da tamam ya da eksik olup olmadığını, önyargısız olmayan gözlemin bize anlatabildiğidir. Onun varlığı süresinde her şey birçok değişimlere uğrar ve bu değişimlerin kimilerinin onun tamamlanmasına hizmet ettiği için daha iyi, kimilerinin de tamamlanmasını yoksun bıraktığı için daha kötü olduğunu söylemek, bilimsel değil, öznel bir görüşü savunmak olur. Gerçekte, aynı «tam olma» kavramı da, tıpkı «eksik» olanın olumsuz bir değer yargısını dile getirmesi gibi, olumlu bir değer yargısını da belirtir. Kimi şeylerin eksik olduğu savı, yalnızca onda bulunması gereken kimi şeylerin kayıp olduğu, kusursuz olmadığı anlamına gelebilir. Doğal şeylerin tamamlanmasının iyi, tamamlamanın eksikliğinin kötü olduğunu tartışan insanlar, yalnızca kendilerini totolojiyle, yani laf kalabalığıyla uyutmaktan öteye gitmezler.

Koşullara göre, nesnel bir gözlemcinin doğanın kendinde eğilimler, anlamlar, yönelimler ya da nihai amaçlara sahip olmadığını kabul etmek dışında bir seçme şansı yoktur. Bu nedenle o, ahlaksal bir kılavuz olarak alınamaz. Basit olarak onun üzerine «doğru» bir ahlak ya da yasal sistemi dayandırmak dürüst bir yol olmadığı gibi, birçok insan bu üzüntüye layık görülebilir. Şimdiye dek, doğadaki evrensel değerleri bulma girişimlerinin tümü başarısızlığa uğradı. En kötüsü de, bunların dar, kaprisli ve bağlayıcı dogmalara götürmesi, en iyisi de her olası hareketi haklı çıkarmakla ya da her olası amaca hizmet edebilen anlamsız ve boş kurallar üretmekle sonuçlanmasıdır.

Örneğin, «doğa», herkesin kendi hakkını aldığını söylemektedir. Nitekim, eski Roma ahlakçıları «juum cuique – her biri kendine»yi talep ettikleri zaman gerçek bir doğal ahlak yasası keşfettiklerini düşündüler. Oysa bu yasa; «Herkesin kendininki nedir?» gibi canalıcı bir soruyu yanıtlandırmayı başaramadığından, tam bir adalet yaratamaz hiçbir zaman. Gerçekte, bu soruya pozitif hukuk ya da politik sistem karar vermiş olmalıydı. Bu yüzden «her biri kendine» deyimi kölelik, feodalizm, kapitalizm ya da sosyalizm gibi herhangi bir sistemi haklı çıkarmak için pekâlâ kullanılabilir.

Bir başka düzeyde güvenilemez ahlaksal kural da Altın Kural diye bilineni ya da başka bir deyişle, «Kendine yapmak istediğini başkalarına da yap» öğütüdür. İnsan bunu ilk işittiğinde, evrensel olarak geçerli bir yasanın belirtilmesinden başka bir şeyi düşünmeyebilir.

Oysa, onlar böyle bir davranışla ilgilenmezse, başkalarına acı vermekten hoşlanan herhangi bir kimsenin bu acıyı tattırmasına izin verilecektir. Benzer biçimde, herhangi bir alkolik, ayık durumda da komşusunu aşırı içki içmeye zorlayabilir. Sonunda herhangi bir kimse, Altın Kuralı çiğnerse, Altın Kural ona karşı da çiğnenmiş olmaz mı? Gerçekte, o kişi yanlış yapsa bile, hiç kimse cezalandırılmasını istemez. Zaten Altın Kurala göre hiç kimse yanlış yapan biri olarak cezalandırılmamalıdır. Özcesi harfi harfine ele alınırsa, Altın Kural hukuk ve ahlakın ortadan kalkmasıyla sonuçlanır.

Başka bir örnek de Alman düşünürü Kant tarafından formüle edilen Koşulsuz Buyruktur: «Yalnızca evrensel bir yasa olmasını istediğin genel kurala göre davran.» Başka bir deyişle, bir adamın, yalnızca tüm insanları bağlıyor olmasını istediği kendi ilkelerine göre davranması gerekir. Ancak bu ilkeler nelerdir? Faşizmin, komünizmin ya da inanılabilir herhangi bir düzenin olduğu kadar, liberal demokrasinin ilkeleri de olabilir.

Tarihsel gelişimi içinde sorunun gerçeği, Doğal Yasanın herhangi hayal edilebilir ahlaksal ya da siyasal konumu haklı çıkarmakta olduğudur. Böylece, Aristo, kimi insanların «doğal olarak» köle olmalarının, onların yazgısı olduğunu açıkladı. (Kutsal Kitap’in hiçbir yerinde köleliğin haksız olduğunu gösterecek herhangi bir şey bulunmadı.)

Modern çağlarda kölelik kurumu yoğun baskı altına alınınca, köleliği kaldırmak isteyenlerin Doğal Yasayı bir kasıt olarak kullanmaları yeteri kadar ilginçtir.

Dönemlerinin pozitif, yazılı yasaları, reddederek, onlara vazgeçmeyecekleri «doğal» insan haklarını güvenceye alan ve tüm insanların eşit olarak yaratıldığını bildiren «daha yüksek» bir yazılmamış yasaya başvurdular. Köle sahipleri etkilenmeksizin kaldılar, oysa, basit olarak söz konusu tartışmanın çevresinde döndüler. Onlara göre, Tanrı doğayı yarattı, doğa da insanlığın yazgısını biçimlendirdi. Tarih, insanın ilerlemesinin yalnızca üstü-ninsanın aşağıdakileri yöneterek, güçlerini geliştirme özgürlüğü kazanmalarıyla olası olduğunu gösterdi. Bu nedenle, doğa, köleliği uygarlığın bir bedeli olarak talep etti.

Yüzyıllar içinde, benzer bir sonuca varmayan tartışmalar, gerçek «doğal» yönetim biçimi üzerine yapılmıştır. Örneğin, monarşistler, Ay’ın, yıldızların çevrelediği ve Güneş’in çevresinde döndüğü biçimindeki gökyüzünün hiyerarşik gizemine dikkat çekmişlerdir. Böylece, o halktan kişilerin soylu

insanların hizmetinde yaşamasını, sırasıyla, bir kural ya da bir imparatora hizmet etmenin doğal olduğunu göstermekten başka bir anlama gelmiyordu. Öte yandan, demokratlar tüm Tanrısal vücutların eşit ölçüde aynı yerçekimi yasasına bağlı kaldığını ve bu nedenle doğamı, yasa altında tüm insanlara eşit adalet verdiğini ileri sürdüler. Oysa bu bakış, evreni temel güçler arasında bir sürekli zaptedilmemiş mücadele yeri olarak gören anarşistler-ce uygun bulunmadı. Bu nedenle, sözde bir eşitlik adı altında bir resmi tahdit, yalnızca doğanın uygun çalışmalarını karıştırdı.

Oysa, sorun, doğanın nihai ya da «gerçek» amacının şu ya da bu yanıyla yanlış anlaşılmış olması değildi. Hiçbiri «doğru aklın» ek bir dozajının sonunda onu tüm yanlarıyla açığa vuracağını var saymış olamaz. Gerçek, böyle bir amacın var olmadığı ve tartışılan parçaların doğa içindeki kendi değer sistemini, döngüsel (dairesel) mantığıyla yeniden kazandığını basitçe gösterdiği biçimindedir. Bu doğa kesin ahlaksal içeriğe sahip olmadığından, tümüyle olasıdır. «Doğa» sözcüğü, ahlaka ilişkin tartışmalarda kullanıldığı zaman, herhangi bir kimsenin onu anlamak istediği herhangi bir şey anlamına gelebilir.

Böylece, her toplum ya da grubun, şeylerin «doğru» düzeni üzerine kendine göre yonttuğu anlamsal bir alet, klasik bir «hazır reçete» örneği olmaktan öteye gitmeyecektir, özcesi, ideolojik bir terimdir bu.

Bu, hiçbir yerde cinsel ahlak alanındaki kadar açık görülmez. Biz daha önce eski Yunanlıların hazda ve kişisel icrada seksin «doğası»nı nasıl gördüklerini göstermiştik. Cinsel iti, âşıkları sevgiyle birleştiren Tanrısal bir esin kaynağıydı. Bu amaca yardım eden ya da yaklaşan herhangi bir hareket «doğal»dı. Tersine, eski İsrailliler ve ilk Hıristiyanlar, seksin «doğa»sının üreme olduğuna inandılar ve bu yüzden de yalnız çok özgün bir hareket «doğaldı: Birleşme. Bunun dışındaki tüm cinsel etkinlikler doğal değildi. Doğru bir toplum, bu tür etkinlikleri önlemece yükümlüydü. Öte yandan, Amerikan yerlileri ve Polinezyalılar, eşciselliğin, transseksüelizmin ve transvestitli-ğin, kişinin doğasının yansıması olduğunu ve bu yüzden saygı gösterilmesi gerektiğini hissettiler. Herhangi bir toplumsal sataşma en büyük haksızlık, hatta doğanın kendisine karşı bir suç olacaktı. Bununla birlikte, özgün bir birleşmedışı hareket ya da onun bastırılması gibi doğaya karşı bir suçun nasıl belirlendiğinin önemi yoktur. Belirleme her zaman keyfi ve özneldir. Nesnel olarak konuşursak, doğa hiçbir zaman ihlal edilemez, çünkü ihlalin kendisi de doğal olacaktır. Ünlü bir seks araştırmacısının bir yerde belirttiği gibi; doğal olmayan tek şey, icra edilemez olan şeydir.

Bu nedenle, belirli işlerin «doğal olmadığı» savı, her zaman bir değer yargısını yansıtır ama asla bir gerçeğin yansıması değildir. Açıktır ki, doğanın olmakta olan bu işleri önleyeceği anlamı çıkarılamaz. Daha çok doğanın onların oluşumunu onaylamadığı ya da doğanın tam ilgisini çekmediği anlaşılır. Oysa, gerçek durumda doğa, onlar hakkında şu ya da bu biçimde bir düşünceye sahip değildir. Düşünce tümüyle insancıldır. Beğenilmeyiş, doğadan değil, ancak ahlak değerlerini reddedilmiş bulan erkek ve kadınlardan gelir.

«Doğal» ve «doğal olmayan» terimleri, övgü ve mahkûmiyet ifadeleridir. Bu terimler bize herhangi bir şeyin nesnel tanımını sağlamazlar. Salt gerçekliği tanımlamak isteyen insanlar yargılamaksızın onu kullanmaz. Örneğin, bir bilimadamının yansız bakışına göre, her şey doğanın bir parçası olduğunda doğaldır. Onun için acı haz gibi, sağlık hastalık gibi yaşam da ölüm gibi doğal haktır. Oysa, bu yansız biçimiyle kullanılırsa, «doğal» sözcüğünün pratik olarak anlamsız olacağı açıktır. Bu yüzden bilim adamları «doğal» sözcüğünü sözlüklerinden kaldırdılar ve onu ahlaklar dünyasına sürgüne gönderdiler.

Biz, «doğal» ve «doğal olmayan»ın gerçekten kullanıldığı örnekleri incelemeye başladığımızda, onların her zaman belirli ahlak yargılarını desteklemek anlamına geldiğini gördük. Bu değer yargılarının, konuşmacıların eğilimleri ile değiştiğini söylemeye gerek yok. Tarihsel ve antropolojik araştırmalar, tarihin farklı dönemlerinde ve dünyanın farklı parçalarında, toplumların farklı ahlak değerlerine sahip olduğunu göstermiştir. Gerçekte, bu tür farklılıklar bugüne değin gelmiştir. Ayrıca, bugüne değin her toplum kendi ahlak değerlerini evrensel, sonsuz ve değiştirilemez, yani gerçekten ve yalnız kendi değerlerini «doğal» sanmışlardır. Bunun nedeni basittir: Doğanın çağrısı bir nesnellik havası içinde, herhangi bir öznel değer sistemini ödünç veriyor. O insanlara ahlaksal durumları için kişisel sorumluluktan kaçınmalarına izin veriyor. Böylece, insan, komşusunun cinsel davranışından hoşlanmazsa, ona kendi adından çok Tanrının ya da doğanın adıyla kolayca baskı yapabilir. Özcesi, bize kendi haz ve tercihlerimizin evrensel adaletin, genel zenginliğin, «Tanrısal isteğin» ya da «doğal düzenin» istemlerine uyduğunu söyleyebiliriz.

Oysa, herhangi bir açıklama ya masum bir kuruntu ya da bir alaycı aldatmadır. İleri sürülen her durumun nesnel bir çözümlemesi, «Tanrısal istek» ya da doğal düzenin belirli bireyler, gruplar ya da toplumsal sınıfların çıkarlarından başka bir şeyi temsil etmediğini gösterir. Bu, aynı Tanrı ya da aynı doğanın böyle birçok farklı toplumsal siyasetleri haklı çıkarmaya, yönelmesinin esas nedenidir. Önce de gördüğümüz gibi, en büyük tektanrı-lı dinler Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet bile yorumlarında önemli, farklar gösterir. Dahası, Hıristiyanlığın kendi içinde de sayısız kilise ve hareketler, Tanrının iradesine ve doğanın yasasına bakışta farklı yorumlar getirirler. Böylece, tartışmalarına destek sağlamak amacıyla aynı kutsal kitabı kullandıkları halde bazıları benimsemezken, bazı kiliselerde boşanmayı kabul eder, bazıları isterken bazıları gebelikten korunmayı yasaklar ve bazı kiliseler eşcinsel papazlara açıkça görev verip eşcinsel evlilikleri icra ederken bazıları da eşcinselliği mahkûm eder.

Ne de olsa, bugün seksin doğasınının üreme olduğu biçimindeki geleneksel Yahudi Hıristiyan inancını paylaşmayan bazı kiliselerin olduğu açıktır. Birçok Hıristiyana bu inanç, şimdi, modası geçmiş, dar ve keyfi bir varsayım üzerine temellendirilmiş geliyor ve bu yüzden yeni, daha açık bir cinsel ahlak geliştirmeye çabalıyorlar. Bununla birlikte, başka bir keyfi varsayım yerleştirmenin ve çözümü Doğal Yasa Öğretisinin biraz güncelleşmesinde aramanın yeterli olmadığını anlıyorlar. Yerine, cinsel değerlerinde, tam sorumluluk almaları gerektiğini anlamaya başlıyorlar.

Bu, daha önceki Doğal Yasayı koruyan tam ahlak çabasına önem verilmemesi ya da onun safdışı bırakılması anlamına gelmiyor. Hatta en şiddetli eleştirileri bile göstermiştir. Doğal Yasa öğretisine çoğu kez baskıcı dinsel ve dünyevi otoritelerin hücumlarda bulunduğu ve böylece onun insan özgürlüğünün nedenine de hizmet ettiğine dikkat çekiyorlar. Özcesi, tarihsel süreç içinde bir doğal yasa inancı, yalnızca egemen düzene hizmet etmiyor, aynı zamanda daha iyi bir düzenin gelmesinin yollarını da açıyor. «Doğa» sözcüğü boş bir reçete olabilir, ancak bazen insanlığın en iyi umutları ve yüce amaçlarıyla dolu olduğu da görülür. İnsanlar herhangi bir Tan-rı-vergisi doğal haklara yaşama, özgürlük ve mutluluğun izlenmesine sahip olmayabilirler, ancak kimi modern toplumlar bu haklar uğruna dövüşmek ve onları kazanmak için doğaya başvurmuşlardır. Bu nedenle, bir Doğal Yasa kanısı, övülmeye bir ütopist insancıl görünüşe sahiptir. Bu anlamda Doğal Yasa geleneği üzerine eleştirel bir çalışma, bize gerçekten insancıl bir cinsel ahlakı öğretebilir.

(Not: Önceki bölümdeki belli kanıt ve örnekler, Ortaçağ Avrupasının öbür ideolojikritik temsilcileri ve Hans Kelsen, Kari Popper, Ernst Topitsch’in çeşitli yazılarından alınmıştır. Bu yazarlar, cinsel sapkınlık sorununa değinmemekle birlikte, genel tutumları burada da açıkça görülebilir. Bu yüzden, daha derin çalışma yapacaklara bu yazarların yapıtları salık verilir. Kelsen’in Doğal Yasa eleştirisini yukarıda kısmen özetlemiş bulunuyoruz. Ayrıca, Adalet Nedir’deki toplu denemelerine bakınız (Berkeley, 1957). Doğal Yasa’nın Ütopist görüşü, Ernst Bloch’un Naturrecht und Menschliche Würde (Doğal Yasa ve İnsanın Değeri) adlı yapıtında incelenmiştir (Frankfurt. M. 1961).

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Seks ve Din

Ahlaksal sorunlara binlerce yıl tam anlamıyla dinsel içerikli kararlar getirildi. İnsanlar kimi üstün insan yetkesinden ayrıcalığın ne olduğunu öğrendikleri için doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırt edebiliyorlardı. Ama ruhlar; Tanrılar ya da Tanrı, belli bir yolda davranılmasını buyurdu, herhangi bir biçimde bu yoldan sapıp başkaldıranlar cezalandırıldı. Özcesi, ahlaklılık ve din bir anlamda özdeşti. Tanrıtanımaz ahlak sistemi ise ancak insanlık tarihinin son çağlarında görüldü, yani uygarlığın bir ürünü olarak ortaya çıktı.

Bununla birlikte, dinsel olsun ya da olmasın, geçmişin çoğu ahlak sistemleri, kendilerini evrensel geçerlilikte sunmaya çabaladılar ve bu yüzden kendilerinin insan etkisinden bağımsız olduğunu ileri sürdüler. Yalnızca kiliseler değil, aynı zamanda otoriter yönetimler de her zaman herhangi bir dolaysız ahlaksal sorumluluğu yükümlenmekte garip bir isteksizlik göstermektedir. Bu güçler, çok özgün olan ahlak ölçütlerini uygulamakta diretirken, bu ölçütleri kendilerine uygulamaya çoğun yanaşmadılar. Dindar ahlakçılar «Tanrının iradesi» ya da «Doğanın yönelimi»ne, Tanrıtanımaz ahlakçılar da tarihin mantığı «diyalektik materyalizmin yasaları» ya da bunlar gibi inanılmaz, karşıkoyulamaz güçlere dikkat çektiler. Bir nedenle sapkınlık ya «günah», «putperestlik», «yoldan çıkma» «günaha girme» gibi dinsel terimlerle, ya da «hainlik», «tepkisel davranış», «öznelcilik» ve «burjuva yozlaşması» gibi bu dünyaya özgü terimlerle tanımlandı. Sapkın kişilerin itirafta bulunması ya da herkesin gözü önünde özeleştiri yapması gerekirdi. Her iki durum sonucunda da bu kişiler yeniden eğitiliyor ve kimi resmi dogmalar uğruna kişisel ilgilerini kesmeye zorlanıyordu.

Genei ahiak üzerine söylediğimiz cinsel ahlak için de geçerlidir kuşkusuz. Burada da yine, dindar olsun. Tanrıtanımaz olsun, her iki uçta insan, eylemlerini onların zevk, doyum ya da mutluluk gibi «öznel» etkilerine göre değil de, ilgili eylemlerin iddia edilen «nesnel» karekterine göre yargıladı. Cinsel davranışın kimi yüce deneyüstü (transendental, aşkıncı) yasaya uyması gerekirdi. Bu yasa kimileyin yardımsever, hoşgörülü, esnek ve sekse yaklaşımı açısından olumlu, kimileyin ise baskıcı, dar, katı ve sekse yaklaşımı açısından olumsuzdu. İlk yaklaşımda insanların büyük çoğunluğu cinsel doyuma erdi. İkinci örnekte ise yalnız küçük bir azınlık bu doyuma kavuşabiliyordu. Geri kalanların tümü cinsel bakımlardan çeşitli düzeylerde engellenmiş olarak kaldı. Sonuçta, yaşamları oldukça tiksinç, sıkıcı ve acı-masızcaydı. Aynı zamanda kendi içlerinde mutsuz, başkalarına karşı da hoşgörüsüzdüler. Kimi toplumların kendi üyelerini cinsel çileciliğe zorlarken, başkalarına neden böyle davranmadıklarını çözemiyoruz. Friedrich Engels, Sigmund Freud ve Wilhelm Reich gibi yazarlar «Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni», «Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları» ve «Cinsel Ahlakın Boygöstermesi» adlı yapıtlarında, uzak geçmişte insan tarihi her nasılsa «yanlış bir yola sapıldığında» cinsel bastırmanın nedenlerini bulmaya çabalarken farklı kuramlar ileri sürdüler. Bununla birlikte, bunlar oldukça parlak kuramlar olmasına karşın, sorunların çoğunu çözümlemeden bırakıyor. Günümüzde yalnız tek bir şeyden emin olabiliriz: Cinsel ahlakı yaratan insanın ta kendisidir ve bu yüzden kendi iyiliğini tehdit etmeye başladığı zaman doğal olarak onu değiştirme hakkı da yine kendi elindedir. Gerçekte, koşullara göre bu hak onun ahlaksal görevi haline gelebilir.

Aşağıdaki sayfalarda, geçmişte ve günümüzde görülen çeşitli dinlerin bu alandaki öğretileri özetleniyor. Bununla birlikte çağcıl, dinci olmayan ahlak sistemlerinin de cinsel tutumlarda çeşitlilik gösterdiği anımsanmalıdır.

Tarihsel Zemin

Batı uygarlığının kökleri antik çağlara değin uzanır. Gerçekte ayrımında olalım ya da olmayalım, günümüzün ahlak değerleri yüzyıllardır akıp giden zaman içinde olayları, koşulları ve ortak deneyimleri yansıtır. Örneğin, eski pagan döneminden Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa varıncaya dek, cinsel ahlak çok çeşitli dinsel inançlarca etkilenegelmektedir. Bu etki yalnızca doğrudan ve açık bir biçimde değil, aynı zamanda dolaylı, sıkça, ince ve gizlice görülüyordu. Birçok örnekte görüldüğü gibi, inançlar zayıflayıp değiştikten sonra bile etki göstermekte diretiyordu. Bu nedenle, kimi önemli Batı dinlerine ve özellikle insanın cinsel davranışı üzerine ortaya koydukları öğretilere, en azından şöyle bir göz atmak yerinde olacak.

Eski Yunan ve Roma

Genel olarak konuşursak, eski Avrupa uygarlıklarının sekse karşı çok olumlu bir biçimde yaklaştıklarını söyleyebiliriz. Oysa şimdi irdeleyeceğimiz anlamda, Kuzey Avrupa uygarlıklarını atlayıp, Batı ahlak anlayışını uzun zamandır etkisi altında tuttuğu için Akdeniz Bölgesinde görülen uygarlıklar üzerinde yoğunlaşabiliriz.

EROSVN KUCAKLAYIŞI

Yunanlılar, tüm cinsel isteklerin, gençlik, oyun ve güçlülük Tanrısı Eros’tan esinlendiğine inandılar. Onun kucaklayışına direnmek salt boşa gitmekle kalmayacak, aynı zamanda kutsal bir şeye saygısızlık olarak kabul edilecekti.

Eski Yunan’da yaşamın temel güçlerinden biri olarak görülürdü seks; olgudan çıkışla, tüm cinsel tepkilerin iyi bir şey olduğu kabul edilirdi. Gerçekten de çeşitli Tanrılar, ayrıca bereket, güzellik ve cinsel zevk Tanrıçalarına görkemli törenlerle, özel biçimde, özel tapınaklarda tapınılırdı. Yunanlılar aynı zamanda tüm Tanrılarının seks yaşamlarına gerçek bir güç ve çeşitlilik verdiklerine inanırlardı. Bu nedenle Yunanlılar, bu gücü o Tanrısal örneği izleyen ölümlüler için uygun bulurlardı.

Öte yandan, Yunanlılar cinsel perhize öylesine az ilgi gösteriyorlardı ki, bu nedenle dillerinde iffet, fazilet gibi kavramları karşılayacak bir sözcük bile yoktu. Bu kavramlar yerine «hazcılık», yani tanımlarının tümünde cinsel zevk anlamına gelen «hedone» sözcüğünü kullandılar. Bununla birlikte, eski Yunan’da hazcılık, «hedonizm» kesinlikle cinsel izin için bir buyruk, bir reçete anlamına geliyordu. Hazcılık, yaşamın oldukça hoş bir eğlencesi, insan bedeninin ve özellikle cinsel işlevselliğin vazgeçilmez bir öğesiydi. Zevk akıldan ayrı değildir ve onunla uyum içindedir her zaman. Beden, taşıdığı ruh uğruna asla cezalandırılmaz ya da ölme noktasına değin aç bırakılmazdı. Yunanlılar ölümden sonra bir yaşamın varolacağına inanmadıklarından, bu dünyada her anın dolu dolu yaşanmasıyla yükümlü saydılar kendilerini.

Gençlik ve fiziksel güzellik büyük hayranlık uyandırdığı için, gencecik bedenler her zaman giysilere bürünmüyor ve sık sık gururla sergileniyordu. Birçok dinsel tören ve güzellik yarışmalarında çıplak bedenle görünmek olağan bir durumdu. Genç erkekler cimnazyumda çıplak bulunuyor, spor karşılaşmalarında (özellikle olimpiyat oyunlarında) kadın seyirciler olmaksızın çıplak bedenle yarışıyorlardı. Öte yandan, Sparta’da oğlanlar ve kızlar arasındaki güreş karşılaşmalarında bile yarışmacılar çıplaktı. Erkek ve dişi dansçılar, partiler ya da başka türde toplantılarda konukları çıplak vücutla eğlendiriyorlardı. Ayrıca tapınaklar, tiyatrolar, meydanlar ve evler, çıplak erkek ya da kadın yontuları ve resimleriyle süsleniyordu. Cinsel çıplak görünümler olağan karşılanıyor, nitekim çıplak cinsel etkinlikleri konu alan birçok sanat çalışması bunu doğrulayan resimler sunuyordu. Yunanlılar sürekli bir güzellik arıyor ve hiçbir şey gözlerine sağlıklı, genç, çıplak bir insan vücudundan daha güzel görünmüyordu. Yunanlılar erkeğin üstün tutulduğu bir toplumdu ve onun ‘altın çağında’ güzellik ideali erkekti, kuşkusuz. Erkekler çoğunlukla evlenmeye, bir aileye bakmaya yükümlü olmalarına karşın, eşlerinde romantik bir bağlılık aradılar. Çoğu soylu, duyarlıkları ve tutkulu duygularını evlilik öncesi ve eşcinsel ilişkiler için saklıyordu. Bu konuda desteği yine dinlerinde buluyorlardı. Zeus ve Apollo gibi Tanrılar ve Herkül gibi yarı tanrıların güzel, genç erkeklere âşık olduklarına inanılırdı. Bu yüce örneklerin birçok Yunanlıya sürekli bir esin kaynağı olduğundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Klasik Yunanistan’da aşk ve cinsel istek; gençlik, güçlülük ve önceden bilinemezlik Tanrısı Eros’ta cisimleniyordu. Eros, insanları istediği gibi kullandı; ona karşı herhangi bir direnç yalnız kutsal bir şeye saygısızlık olmayacak, aynı zamanda umutsuz bir çıkıştan öteye gitmeyecekti. Aşkın tüm biçimleri Tanrısal kökenliydi ve bu yüzden ona saygı gösterilmesi gerekirdi. İşte bu temel inanç, Yunanlıların cinsel konularda niçin o denli hoşgörülü olduğunu ve cinsel «sapkınlar»ın da niçin herhangi bir dava konusu olmadıklarını güzelce açıklamış oldu. Herhalde, şu bizim insan cinselliğinin modern, garip görünümlerinin çoğu, gerçekten bilinmiyordu. Örneğin, acı ve haz hiçbir zaman birleşmedi ve böylece cinsel «zalimlik», «kölelik ve disiplin» ve başka bu türden pratikler gelişme şansına sahip olmadı. Özellikle bu son durumuyla Yunanistan, imparatorluk Romasının cinsel gaddarlık ve acımasızlığının yaygın olduğu günlerde keskin bir karşıtlık oluşturuyordu. Sonunda, Romalılar arasında seks, Yunanlılar arasında görülenden çok daha kaba, duygusuz ve bayağı oldu. Bununla birlikte, zenginlerin alışılagelmiş belli yanları bir yana, sekse karşı Roma’da genel tutum oldukça akla uygun ve gerçekçiydi.

Yunanistan’da olduğu gibi, Roma’da da dinsel inançlar temelde bir tarım toplumunun değerlerini yansıtıyordu. Çiftçiler, sığırlarının artması ve iyi ürün almak için dua ederlerdi; zaten en eski dinsel törenleri de bu örneklere koşutluk içerisindeydi. Doğal olarak, zaman içerisinde bu törenlerin birçoğu değişip arındı; ne var ki, imparatorluğun kentleşmiş Roması hâlâ dinsel sefahat törenlerine ve cinsel bakımdan oldukça açık saçık şölenlere zaman ayırmasını biliyordu. Öte yandan, tarlalar ve bahçelerin bereket Tanrısı Priapus’un sertleşmiş durumdaki görkemli penisini gösteren yontularıy-la korunması da savsaklanmıyordu. Erkek cinsel organlarını simgeleyen sanat eserleri de şölenlerde taşınıyor, iyi şanslar getirsin diye bir güzel süsleniyorlardı.

Oysa, Yunanlılar gibi, Romalılar da hiçbir zaman seks ve üremenin birbirinden ayrılmaz olduğu inancına dikkat etmediler, ama cinsel etkinliğin tüm çeşitlerinin Tanrısal bir esin kaynağı olduğu ve bundan dolayı da iyi bir şey olacağına inandılar. Gerçekte, Yunan kültürünün egemen olduğu alan-

•ar içinde, imparatorluğun yayılmasıyla birlikte, Romalılar birçok Yunan gelenek ve inancını doğrudan benimsediler. Böylece, Yunanın Afrodit ve Eros’u, Roma’da Amor ve Venüs adıyla yeni iki Tanrı haline geliyordu. Yunan eşcinsel aşkının ülkücülüğü ve soyluluğu, henüz çoğu Romalının ulaşabileceğinden uzaktaydı. Eşcinsel ilişkiler normal ve doğal sayılırken, onları olağanüstü değerlendirenlere de seyrek olarak rastlanıyordu. Romalıların sekse yaklaşımı oldukça dolaysız, yavan ve kılgısaldı.

Özetlersek, Yunanistan ve Roma’da; dinlerin, insanın her türden cinsel kapasitesinin tam anlamıyla dışa vurulmasına izin verdiğini söyleyebiliriz. Modern dinsel inançlarla oldukça şaşırtıcı bir karşıtlık içinde olduğu görülüyor. Oysa, eski ve yeni tutumlar arasındaki en büyük fark, belki de budur: Eski Dünyada cinsel isteğin nesnesi üzerinde değil, bizzat kendisi üzerinde durulurdu. Böylece, erkekler ve kadınlar sık sık âşık olmuyorlardı. Aşk, âşık olandan kaynaklanan itici bir güçtü. Başkalarına yöneliyordu ama, gücü ve değeri hiçbir zaman onların tepkilerine bağlı değildi. Bu bakış, Yunanlılarda daha iyi dile getiriliyordu: «Aşk Tanrısı, âşığın kendisinde bulunur, sevilende değil.» Özcesi, her cinsel davranışta tapılan, cinsel eşten çok, aşk Tanrısının kendisiydi.

Eski Yunanlılar ve Romalılar, bedensel aşkı dinsel bir tablo içerisinde yücelttiklerinden, cinsel perhiz yapanlara karşı pek hayranlık duymazlardı. Ancak Helenistik dönemde, yani Hıristiyanlığın görülmeye başlamasıyla birlikte, bu perhizci tutum belli çileci filozoflar arasında bir ilgi uyandırdı. Filozoflar, ölümlü bir bedenle ölümsüz bir ruh arasında çatışma olduğunu ileri sürerek, «doğruluk» ve «saflık» uğruna tüm maddi şeyler ve duyusal zevklerden vazgeçtiler. Bu yeni çileciliğin birdenbire yaygınlaşmasının nedenleri pek açık değil. Bununla birlikte, ilk Hıristiyan düşünürlerinin büyük bir çekim gücüne sahip oldukları da oldukça açıktır.

Eski İsrail

Eski İsrail’in töreleri, yasaları ve dinsel inançları, Kutsal Kitap’ta titizlikle ve oldukça geniş bir biçimde anlatılır. Bu nedenle, Kutsal Kitap hâlâ çeşitli Batı ülkelerinde yaygın olarak okunur. Bu kitapları okuyan insanlar diğer insanlara göre İsraillileri daha iyi tanır. Koşullar nedeniyle, kitabımızda bu konuya ancak çok kısa bir giriş yapabileceğiz.

Çoktanrılı komşularının tersine, İsrailliler, yalnızca dünyanın yöneticisi ve yaratıcısı olan Yahova’ya, yani tek bir Tanrıya inandılar. Tanrı da İsrailleri

kendi kavmi olarak seçmiş, uymak zorunda olduğu yasaları elçisi Musa aracılığıyla iletmişti. Bu yüzden, İsrailliler de bu buyruklara göre yaşamak ve öteki Tanrısal yasa ve yabancı etkilerden uzak durmakla yükümlü tuttular kendilerini.

İsrailliler için seksin temel amacının üremeyi gerçekleştirmek olduğu bilinmektedir. Erkekler ve kadınlar «meyveli» olup, çoğalma sağlamakla yükümlüydüler (Yaradılış I: 28). En kutsanacak şey, geniş bir aile kurmaktı. Bu nedenle, Tanrı, İbrahim’i ödüllendirmeye karar verdiği zaman ona şunları söyledi: «Seni kutsayacağım ve soyunu deniz kıyılarındaki kumlar, gökyüzündeki yıldızlar kadar çoğaltacağım» (Yaradılış 22: 17). Bu nedenle, cinsel perhiz, Tanrı önünde yalnız çirkin bir şey değil, topluma karşı bir tutum alarak yoldan sapma anlamına da geliyordu. İşin doğrusu, çocuk yapmak istemeyen bir kişi, kan döken birinden değersiz sayılıyordu.

İsraillilerin çoğalmaya karşı bu Tanrısal ilgileri, erkek üreme organını saf ve hemen hemen kutsanmış bir varlık düzeyinde değerlendirmelerine yol açtı. Örneğin İbrahim, oğlu İshak’a uygun bir eş aramak için hizmetkârını görevlendirdiği zaman, ondan dinsel bir yemin istediğinde, hizmetkârın, elini İbrahim’in uyluğuna koyarak, oğlu İshak’ın hiçbir zaman Musevi olmayan biriyle evlenmesine yol açmayacağı üzerine yemin etmesi oldukça dikkat çekicidir (Yaradılış 24: 24). (Buna benzer bir uygulama Eski Roma’da da görüldü. Burada yemin edilirken, yemin eden, elini öbürünün yumurtalarına değdiriyordu.)

«Testide» sözcüğü, Latince «tanık» anlamına gelen «testis»in küçültücü bir biçimiydi. Bu sözcük, İngilizcede «testify», yani şahadet etmek, tanıklık etmek eyleminin kökünü oluşturuyordu. Öte yandan, seks organları belli bir koruma altına da alınıyordu. Bir kadın kocasıyla kavga eden bir adamın yumurtalarını ya da penisini sıkıp kocasına yardım ederse, kadının eli kesilirdi (Deuteronomy 25: 11-22). Ayrıca, cinsel olarak özürlü bulunan erkekler de cemaat dışına çıkarılırdı.

Kutsal Kitap’tan alınan çeşitli parçalar, İsraillilerin de cinsel zevklerine ne denli düşkün olduklarını gösteriyor. Buna dayanarak seksin, İsrailliler için sağlıklı yaşamın bir parçası ve seksten hoşlanmanın bir fazilet olduğu söylenebilir. Bu bakışa göre, yeni evli çiftler büyük bir balayı yapma hakkı kazanmış oluyordu: «Yeni evlenen bir adam askere alınmaz ya da herhangi bir iş verilmez, karısıyla mutlu olmak için evinde gönlünce bir yıl geçirir (Deuteronomy 24:5).

Öte yandan da, ne erkeklerin ne de kadınların vücutlarını çıplak göstermeleri teşvik edilirdi. Çıplaklık, genellikle ayıp ve utanç verici olarak değerlendirilirdi. Örneğin, zina eden bir kadın, kocası tarafından herkesin gözü önünde çırılçıplak bırakılarak cezalandırılmış olurdu. Sayısız töre ve düzenlemelerle, cinsel organların istemdışı görülmesi bile önlenmeye çalışıldı. (Sonraları, bir Yahudinin bir Yunan cimnazyumunda çalışma yapması, inançlarından saptığını gösteren bir durum olarak değerlendirildi.)

Her şeye karşın, Eski İsraillilerin bir erdemlilik taslama ve püriten hava içinde olduklarını söylemek yanlış olacaktır. Gerçekte, pek çok açıdan onların sekse yaklaşımları olumluydu. Ancak, üreme üzerinde durarak cinselliğin tek kabul edilir biçiminin birleşme olduğuna inanmaları da başka bir gerçek. Dolayısıyla, tüm üremedışı seks (kendi kendini uyarım da dahil olmak üzere), Tanrı’nın iradesine karşı gelmek olacağından, doğal bulunmuyordu. Dahası, eşcinsel ilişki ve hayvanlarla cinsel ilişki, ölümle cezalandırılıyordu (Levitikus 20: 13 ve 15).

Bu cinsel hoşgörüsüzlüğün, cinsel temellere dayandığını bir kez daha yerleştirmeliyiz belleğimize. İsrailliler, ulusal ve dinsel kalımları (bekaaları) için dövüştükleri zaman, çevreleri sayısız Tanrı ve putlara tapan ve cinsel etkinliğin tüm biçimlerini uygulayan kavimlerle doluydu. Eski Ahit’teki Krallar Kitabından ve peygamberlerin açıklamalarından, İsraillilerin Kudüs’te tapınaklara bağlı olarak çalışan erkek ve dişi fahişelere sahip olduklarını, üstelik bunların öteki yerel tapınaklarda da çalıştıklarını öğreniyoruz. Bununla birlikte, tektanrıcı saflık uğruna, bu «kutsal fahişelik» ve öteki çoktanrıcı töreler, sonunda halkın yaşamından silindi. Böylece halk, üremedışı seksle putperestliği birleştirip ona büyük bir dinsel kusur gibi davranmaya başladı.

Yine de, evlilik içinde birleşmenin dar çatısı altında bile olsa, cinsel zevk nispeten iyi bir şey olarak kaldı ve az da olsa özendirildi. İ.Ö. ve hemen sonraki yıllarda ortaya çıkan Yahudi tarikatı Essenelerde görüldüğü gibi, Eski İsrail tarihinin sonlarında, son derece çileci ülküler gelişti. Ancak bu cinsel çilecilik, hiçbir zaman bir bütün olarak Yahudi kültürünü temsil niteliği taşımadı.

Katolik Kilisesi

İsa Mesih zamanında, Roma İmparatorluğu sınırları içinde çeşitli çileci dinsel hareketler gelişmeye başlamıştı. O dönemde, tüm cinsel isteklerden vazgeçip çileciliği seçen Esseneliler yalnız değildi, insan vücudunun «murdar» olduğunu ileri sürerek ona eziyet edilmesini ve ölene değin aç bırakılmasını savunan birçok papaz ve mezhep de bulunuyordu. Bununla birlikte, İsa, cinselliğe karşı olan herhangi bir tutumu destekler görünmedi, üstelik cinsel bakımdan daha geleneksel ve olumlu olan Yahudi öğretilerini izledi. Gerçekte, özgün sorunlara karşı yaklaşımı üzerine çok az şey biliniyor. Kendisi bekâreti bozulmamış kaldı ama cinsel itileri de hiçbir zaman övmedi, mahkûm da etmedi. Uygulamada, cinsel bakımdan toplumdışı bırakılanlara karşı tutumu sevecen ve bağışlayıcıydı (Luka İncili 7: 36, 50/John İncili 8: 1-11.

İnsan cinselliği, daha ayrıntılı olarak, Hıristiyanlığın en büyük yaylalarından Aziz Paul tarafından tartışıldı. İsa’nın kişisel disiplini altında yetişmeyen Paul, zamanının olumsuz cinsel tutumlarından açık bir biçimde etkilenmişti. Paul’ün eşcinsel ilişkiyi şiddetli bir biçimde lanetlemesi, geleneksel Yahudi inancı çerçevesinde açıklanabilir. Paul, cinsel isteği son derece acınacak bir zayıflık olarak gördüğünden, bu geleneğin oldukça ötesine düşer. Nitekim Paul, bekârlığın evlenmekten daha üstün olduğunu açıkladığında, Yahudi öğretisine açıkça karşıt bir tutum içindedir. Sekse karşı bu çileci tutum Tertullian, Jerome ve Augustine gibi katı ve koyu Hıristiyan bilginlerince daha da derinleştirildi. Kilise Babaları diye adlandırılan bu düşünürler, çok düşük bir duyusal haz görüşüne sahiptiler. Parlak bir düşünür ve yazar olan Augustine, bu alanda oldukça etkinlik gösterdi. Kuzey Afrika’da doğup orada ölmesine karşın, orta yaşlarını, belli çileci düşüncelerin yayılıp moda olduğu İtalya’da geçirdi. Gençliğinde ve olgunluk yıllarının başında oldukça etkin bir seks yaşamı vardı, ancak Hıristiyanlığa dönmesiyle birlikte bunlara son verdikten başka, seksin utanç verici ve yozlaştırıcı bir şey olduğunu savundu. Ona göre, cinsel ilişki sırasında oluşan istemdışı bedensel tepkiler, köleliğin belirtisi gibi sıkıntı veriyordu insana. Bu bedensel tepkiler, Tanrı katında, kendi bedenlerinin ustası olmadıklarını gösterdi insanlara. Bu tepkilerin yerini, soylarının özdenetimleri ile Adem ve Hawa’nın günahları aldı; böylece Yahudiler, ille de cinsel doyum arayan şehvetli arzulardan vazgeçirildi. Bu nedenle, «yeni» bir Hıristiyan yaşamı bu türden şehvetin tümüyle bastırılmasını öngörüyordu. Evlilik kötü bir şey değildi, çünkü o soylu üreme görevi için karı-kocaya bir izin sağlamış oluyordu. Bununla birlikte, karı-koca arasındakiler de içinde olmak üzere, her cinsel etkinliğe kötü gözle bakıldı. Böyle bir eğitim sonucunda doğan her çocuğun günah-

Sodomi (hayvanlarla cinsel ilişki) suçu

Bugün bile ABD’nin birçok eyaletinde «Sodomi»ye ya da «doğaya aykırı suça» karşı yasalar vardır. Bu yasalar oral ya da anal cinsel ilişkiye, eşler arasında da, ağır cezalar verirler. Ama eskiden «Sodomi» denince yalnızca erkeklerin işleyebilecekleri dini bir suç anlaşılırdı.

Sodom’un Yıkılması

ilk Hıristiyanların inanışına göre incil kenti Sodom, erkekleri homoseksüel cinsel ilişkide bulundukları için Allah tarafından yıkılmıştır. Gerçi modern incil araştırmaları bu konuda şüphededir, ama bu yorum 1500 yıl boyunca Hıristiyan zihniyetini etkilemiştir. (Monreale Katedralinden Mozaik)

Hıristiyan İmparatoru Jüstinyen ve Danışmanları

Kentlerinin Tanrı tarafından yıkılmasını engellemek için Hıristiyan-Roma imparatorları Avrupa’da «Sodomiye», yani erkeklerdeki homoseksüel davranışlara !

larından arındırılması için Babtizmin gücüne ihtiyaç duyuldu. Adem ve Hawa'dan beri süregelen şehvete karşı bu talihsiz karşıt tutum, sonraları bile öylece kaldı.

Augustine'nin kişisel günah ve suçu seksle birleştirmesi uzun bir süre etkinliğini gösterdi ve ne yazık ki daha sonraları bile Hıristiyan düşünürlerini etkilemeye devam etti. Kısacası ilk Hıristiyan kilisesinin herhangi bir duygunun gelişimine karşı entelektüel ve ahlaksal havasının düşmanca olduğunun anımsanması gerekir.

Onlar, dünyanın sonunun geldiğine, yani kıyamet gününün yaklaştığına inanırlar, hatta yaşam üzerine genel bir bakış kazanmadıkları zaman umutsuz ve çileci olurlardı. Bekâret, tam anlamıyla perhiz ve bedenin sistematik olarak ihmali, faziletin simgesi sayılırdı. Keşişler ve münzeviler övülür, şehvani olana karşı tutumları alkışla karşılanırdı. Dahası, kendi kendini hadım etme, ahlaksal bir davranışın yerine getirilmesi olarak değerlendirilirdi. Ayrıca, dinsel bağnazlık ve hoşgörüsüzlük; bir yücelik, ululuk ölçüşüydü. Sonuç olarak, Hıristiyanlık, Roma İmparatorluğunun resmi dini olduğu zaman, paganizmin kalıtları olarak görülen belli cinsel davranışları yasaklayan katı yasalar getirildi. Özellikle eşcinseller ile Hıristiyan cinsel ahlakından «sapanlar», büyük suç işleyenler olarak ilan edilip herkesin önünde diri diri yakıldılar. Özcesi, Hıristiyanlar kendi kendilerine baskı yapmayı bıraktıktan sonra, başkalarına zulmetmeye başlamışlardı. (Bkz. «Seks ve Hukuk -Tarihsel Zemin».)

Hıristiyan kilisesi, zamanla Avrupa'da yayılıp gelişirken, bu ilk Hıristiyan çileciliğinden daha ılımlı bir tutum içine girmiş bulunuyordu. Gerçekte, papazlar cemaatinden olanlar bile evlenip yeni aileler kurdular. Kilise önder-lerince kaldırılan bu yasaktan sonra, ortaçağda kilisede evlenmeler oldukça yaygın bir biçimde görüldü. Zamanla, cinsel suçları yargılama, dünyevi olan tüm sorunları yargılama hakkını ruhların kurtuluşuna bağlı sayan kilise mahkemelerine bırakıldı. (Bununla birlikte, belli durumlarda, dava konusu olanlar cezalandırılmak üzere yöneticilere teslim ediliyordu.)

Cinsel davranışa karşı ortaçağ kilisesinin tutumu; itiraf eden, pişmanlık duyduğunu açıklayanlar için -bunlar «penitentialler» diye adlandırılırdı-, yazılmış uzun bir günahlar listesiyle, onlara uygun cezaları anlatan kitaplarda iyi bir biçimde ortaya konmuştur.

Genelde, pişmanlık kitapları (penitentialler) «sapkın cinsel davranışa» ya da etkin «normal» evlilik çerçevesinde olan cinsel yaşama karşı az da olsa hoşgörülüydü. Ancak, sonraları Thomas Aquinas ve izdeşlerinin kilise üzerinde etkinlik kurmalarıyla birlikte, Hıristiyanlığın cinsel politikaları bir dereceye kadar daha dengeli ve gerçekçi oldu.

Ortaçağın en büyük tanrıbilimcisi olan Aquinas, seks konusuna dizgesel ve mantıksal yaklaşımıyla ciddi bir etki yarattı. Aquinas'ın bu konudaki temel varsayımı şuydu: İnsanın doğal cinsel ilişkileri, onu ister istemez üremeye götürür. Bu nedenle, bu sonuca hizmet etmeyen herhangi bir cinsel etkinlik «doğal değildir», yani Tanrının iradesine ters düşer ve günahtır. Thomas'in cinsel konudaki tutumu, işte bu tanıtıcı önermeyi temel alır. «Doğal» cinsel etkinlik yalnızca «doğru» amaç için, «doğru» eşle ve «doğru» yolla (yani üreme amacıyla, evli eşle ve birleşme yoluyla) olur. Cinsel etkinlikler bu üçlü ahlaksal ölçütten sapma oranına göre «doğal değildir» ve günahtır. Doğaya karşı en büyük suç (ağız ya da anal yolla), yanlış yolla, yanlış eşle (örneğin aynı cinsiyetten olanla cinsel ilişki) yanlış amaçla (salt cinsel haz için) cinsel etkinlik arandığı zaman işlenmiş olur. Benzer biçimde, hayvanlarla cinsel ilişki ve kendi kendini uyarım da çok büyük günahlardandır. Karşı cinsten yanlış bir eşle zina, ırza geçme ve ensest yoluyla seks, daha az günah sayılır. Aynı nedenle, «doğal» evli olmayanlar arasındaki cinsel ilişki, gebeliğe götürmediği sürece önemsiz bir itaatsizlikten öteye gitmez. Bununla birlikte, bu son duruma doğacak çocuk, gayrimeşru olacağı ve bir babanın bakımı ve şefkatinden yoksun kalacağı için, ciddi bir «doğal olmayan» edim gerçekleşir.

Augustine'den farklı olarak, Thomas, «doğru cinsel etkinliği» yani evlilikle olan birleşmeyi şehvetle kirlenmiş olarak görmez. O, yalnızca akılcı bir denetim yitimine uğradığı için pişmanlık duydu. Genel olarak konuşursak, Thomas'ın seks üzerine tanrıbilimci düşüncede ılımlı bir etki bıraktığı söylenebilir. Her şeye karşın, cinsel perhiz, onun için bile ahlaksal bakımdan evlilikten daha üstün bir meziyet olarak kaldı.

«Doğal» olana cinsel uyumculukta, Thomas'ın direnişi, başka türlü söylersek, bir «doğal hukuk» diye adlandırılan inancı, günümüze değin Katolik öğreti üzerinde belirleyici etkisini sürdürdü.

Hiç kuşkusuz, özgün örneklerde Kilise, seks üzerine ortaçağdan kalma bakışında ılımlı değişiklikler yaptı. Özellikle ABD'de, belli bir liberal anlayışın yerleşmeye başladığı görülüyor. Ancak bugün, Katolik olanların çoğu, insanın cinsel davranışını hâlâ sapkın olarak belirlerken, aynı temel varsayımlara başvuruyor. Kendi kendini uyarım, evlilikdışı ilişkiler, eşcinsel ilişkiler ve hayvanlarla cinsel ilişki, hâlâ çeşitli ölçülerde, «doğal olmadıkları» biçiminde bir yargıyla günah sayılıyor. Yapay döllenme, kısırlaştırma, düşük ve gebelikten korunmanın çoğu biçimleri yadsınıyor bir yandan da. (Gerçekte, gebelikten korunmanın yalnızca belli koşullar altında bir tek yöntemine davetiye çıkarılıyor; o da ritm yöntemi.) Son olarak da, kilisenin boşanmaları kabul etmediğini vurgulamak gerekiyor. Özetle, sekse yaklaşımıyla Katolik Kilisesi, dünya dinlerinin çok sınırlayıcı olanları arasındaki yerini koruyor.

Protestan Kiliseleri,

16. yüzyılda ortaya çıkan Protestan Kilisesiyle birlikte, birleşik Batı Avrupa Kilisesi bölünürken, başka birçok mezhep ve hareketlerin ortaya çıkışı da bu süreci devam ettiriyordu, nitekim bu gelişme günümüze değin uzandı.

İlk önemli Protestan önderleri olan Luther ve Calvin, öğretilerinde, Papa'nın seksi söz konusu yaptığında, onların da geleneksel tutumun çoğunu korudukları gözlemlendi. Bununla birlikte, Luther ve Calvin, dinsel bekaret töresinin ve cinsel perhizin övülmesine karşı çıktılar. Eski bir keşiş olan Luther, eski bir rahibeyle evlenerek eski geleneklerin ortadan kalkması için bir adım daha atmış oldu. Calvin de, daha düzenli ve üretici bir yaşama öncülük etme yolunda kendisine yardımcı olacak birini bulsa iyi olacaktı, bu anlayışla evlenme zorunluğu duydu. Her ikisi de, kadınların erkeklere yaşamda arkadaş olması için köle gibi boyun eğmelerini zorunlu saydılar. Özel olarak bu, Calvin'de kadını yaşam boyu kocasının en yakın yardımcısı olarak gören anlayışla biçimlendi. Kadın, çocuklarının bakımının yanı sıra, başka şeylerle de uğraşmalıydı. Bu nedenle, evlilik basit olarak bir üretme ve çocukların bakımını sağlama anlamına gelmiyor, eşlerin karşılıklı yararı için toplumsal bir kurum olma görevini de üstleniyordu. Evlilikte ulaşılacak cinsel zevk, aşırı tutku ve şehvetli isteklerle yozlaşmayı önlediğinden, ahlaksal bakımdan uygundu.

VIII. Henry yönetimi altında, Calvin'in teolojisi fazla aşırıya kaçmayan reformcu özelliğiyle ingiliz Püritenleri ve Amerika'nın doğu kıyılarındaki yeni İngiliz kolonilerine göç edenler arasında büyük etki yarattı. Varlıklarını sürdürebilmek amacıyla katlanmak zorunda kaldıkları sert, acımasız yaşam koşulları düşünülürse, Püritenlerin aile yaşamının bütünlüğüne çok değer vermesi daha iyi anlaşılır.

MADONNA ve ÇOCUK

(15. yüzyılda Fouquet tarafından yapıldı.)

İffetlilik ve üreme ideallerini birleştiren bakire Meryem'in bu paradoksal düşlemi, ortaçağ Katolikliğinin sekse karşı yaklaşımına en uygun örnektir.

Püritenler sekse karşı hiçbir tepki göstermeseler bile, evlilikdışı cinsel etkinliğin herhangi bir biçimine karşı son derece hoşgörüsüzdüler. Evlilik öncesi ve evlilikdışı seks, eşcinsel ilişki ya da hayvanlarla cinsel ilişki gibi şiddetle cezalandırılıyordu. Günahı özendirici şeylere karşı mücadele etmek için, Püritenlerin, genel giyim ve davranışları belirleyen katı yasalar getirdiklerini görüyoruz. Öte yandan, duyguları körükleyici, genelde istenmeyen davranışlara yöneltici yaklaşımlardan da kaçınıldı. Bu koşullar altında, bir süre sonra kendilerini sıkıcı, kasvetli ve neşesiz bir yaşam içinde görmeleri, hiç de şaşırtıcı gelmemelidir: Nitekim, bu sıkıntılı ve baskıcı ortama karşı tepkiler, Salem'de düzene karşı gelenlerin yargılandığı bir duruşmada başgösteren kitle hareketiyle, Püriten cinsel ahlakının ne denli gerçekdışı, bağnaz ve yıkıcı olduğunu göstermiştir. Şükür ki, bu katı kültür, sonraki yüzyıllarda oraya göç edenlerin daha liberal eğilimleri taşımasıyla büyük ölçüde yumuşadı. Ancak, her şeye karşın, Püriten tutum, Amerikan ceza hukukunda, özellikle eyalet ceza yasalarında kendini göstermekten geri kalmıyor.

Bu arada, pek çok Avrupa Protestan Kilisesi, yeni çileci felsefelerin etkisi altına girdi, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında, İngiltere'de, Kraliçe Victoria döneminde iffetlik taslama, benzeri görülmemiş boyutlara ulaştı. Bu durum, çoğu Batı ülkesini de etkilerken, seks hakkındaki Hıristiyan düşüncesine de derin bir biçimde yansıdı. Bu iffet taslama, kilise dışında, büyük ölçüde hekimler, psikiyatristler ve eğitmenlerin bulunduğu yerlerde gelişti. Papazlar, bu tutuma karşı önce belli bir isteksizlik göstermelerine karşın, gelişen eğilim karşısında bu dalgaya kapılmaktan alıkoyamadılar kendilerini. Öte yandan, bilim, dar cinsellik yaklaşımlarından vazgeçtiği bir sırada, pek çok kilise önderi güç durumda kaldı. Victoria'cı yalancı bilimsel kuramlar, bu önderlerin dinsel inançlarının bir parçası olmuştu. (Bkz. «Seks ve Psikiyatri Tarihsel Zemin».)

Bugün birçok Protestan Kilisesi, seks öğretilerine göre oldukça değişik bir tablo çizmektedir. Öte yandan, en sınırlı olası ölçüleri koruyarak, evlilikdışı tüm cinsel etkinliği günah sayıp mahkûm eden aşırı tutucu kiliseler de var. Bu kiliselerin kimileri, moda giysilere, makyaja, dansa, öpüşmeye, kucaklaşmaya ya da evlenmemiş eşler arasında herhangi bir yakın duyusal ilişkiye hiddetle bakmayı sürdürüyor. Gelgelelim, evli olup olmadıklarına ya da cinsel yönelimlerine bakmaksızın, herkesin cinsel işlerini yerine getirmesini açık açık savunan kiliseler de var. Kimi kiliseler ise, kadınların önemli devlet adamları, vaiz vb. olmasını özendirmekle kalmıyor, özdeş cinsiyetten aşler arasındaki evlilik törenlerini de yürütüyorlar. Son zamanlarda, Birleşik Hıristiyan Kilisesi ve Esipcopal Kilisesi gibi kimi büyük Protestan mezhepleri, eşcinsel bir rahibe ilk kez açıkça görev vermiştir.

Ortaçağ İspanyasında ahlaksızların (kâfir) idamı

Ortaçağ Avrupasında «Sodomi» sık sık kâfirlik ve dinsizlikle bir tutulmuştur. Örneğin ispanyol Engizisyonu Yahudileri, kâfirleri ve Sodomitleri aynı derecede cezalandınyordu. 1479 Yılında Kral Ferdinand ve Kraliçe İsabella, Sodomitlerin halk önünde yakılmalarına ve mallarına el konmasına resmen karar verdiler. Ressam Pedro Berruguete'nin resmi idamı göstermektedir. Bugünkü gözlemcilerin dikkatini ilginç bir detay çekmektedir: odun yığınının ortasındaki kazığın penis biçimli bir kazığı vardır. Bunlar suçluların bacakları arasında durarak vücudu yanma sırasında dik tutarlar. (Prado, Madrid).

Protestan Kiliselerinin daha geniş bir bölümü, bu uç noktalar arasında, ortada bir yer alıyor. Birçoğu, insanın cinsel itilerinin yalnızca üreme amacı taşımadığını, evli çiftler arasında güçlü bir fiziksel ve ruhsal bağ yaratıp kişinin zenginliğine hizmet eden bir Tanrı vergisi niteliği taşıdığını da belirtiyorlar. Cinsel ilişkinin birleşme dışı biçimleri, gebelikten korunma ve kısırlaştırma, bu nedenle, koşullara göre ahlaksal olabilir, hatta böyle olması da istenebilir. Mutsuz evlilikler boşanmayla çözümlenebilir. Evlilik öncesi seksin koşullara göre yargılanması gerekir; bu ilişki günah değildir. Geleneksel cinsel normlardan sapan insanları sevecenlikle, anlayışla karşılamak gerekir. Başkalarına zarar vermediği sürece onları herhangi bir yolla şikâyet ya da dava etmek, ahlaksızca bir tutumdur. Nitekim, Amerikan Ulusal Kiliseler Konseyi, bu tür davalara bir son vermek istemektedir. Kiliseler Yönetim Kurulu, tüm yurttaşların, cinsel ya da duygusal tercihlerine dikkat etmeksizin, onların sivil haklarının tümünü destekliyor.

Reformasyonun Etkisi

16. Yüzyıl Protestan Reformasyonu o güne kadar bir bütün olan Batı Kilisesinin bölünmesine neden oldu yeni ve çoğunlukla karşıt olan dini ve ahlaki görüşlere yol açtı. Bunun sonucunda Hıristiyanlar için Tanrının «gerçek» iradesini ve «doğanın gerçek niyetlerini» anlamak gittikçe zorlaştı.

(Solda) 16. Yüzyıldan birprotestan karikatürü Papa Alexander VI'yı şeytan olarak göstermektedir. (Sağda) 16. Yüzyıldan bir katolik karikatür, Martin Luther"ı Şeytan tarafından çalınan bir tulum (gayda) olarak göstermektedir.

KARŞI - KÜLTÜREL PERSPEKTİFLER

Tıpkı Yahudi - Hıristiyan Batı uygarlığında olduğu gibi, başka kültürlerin cinsel tutumları da, onların dinsel inançlarından etkilenmektedir. Bu tutumlar hemen hemen tam anlamıyla, cinsel özgürlükten katı çileciliğe bir dizi oluşturur. Gerçekte, kimi Doğu dinleri sekse karşı yaklaşımlarında bilinen olumsuz etkisini gösterir. Bununla birlikte, genel olarak konuşursak, Batılı olmayanların, geçmişin her döneminde bizden daha çeşitli cinsel biçimlere yer verdiğini söyleyebiliriz. Nitekim, Afrika ve Asya'da cinsel «sapkınlar»a yapı-

lan zulüm, seyrek olarak Amerika ve Avrupa'daki kadar bağnaz olmuştur. Elinizdeki kitaba özgü gözlemler, yetkin ve ayrıntılı bir tartışmaya ne yazık ki izin vermiyor, gene de, Batılı olmayan dinlerden seçilmiş örneklerle pekâlâ onları tanıtmaya çalışabiliriz.

İslamiyet

İ.S. 7. yüzyılın başlarına uzanan tarihiyle İslâmiyet, büyük dünya dinlerinin en gencidir. Kurucusu Muhammed, Yahudi - Hıristiyan inançlarından belirli ölçüde etkilenmiştir, nitekim İslâmiyetin kutsal kitabı Kuran'da, Yahudi -Hıristiyan geleneklerini yansıtan birçok ahlak anlayışı yer almıştır. Ayrıca Müslümanlar, Kuran'a ek olarak, Muhammed'in ölümünden sonra resmi bir hukuk olarak gelişen Şeriat'in ahlak otoritesini de benimsemişlerdir. (Şeriatın rolü, Yahudilikte Talmud'un rolüyle karşılaştırabilir.)

İslâmiyet, geçici evliliklerin yanı sıra (mutah evliliği), kimi poligami biçimleri ve derhal boşanmalara yer verirken, Hıristiyanlıkta görüldüğü gibi çileci bir inancı yansıtmaz. Belli özel hareketler günah kabul edilmesine karşın, orijinal günah ya da bir «şehvet» öğretisine sahip değildir. Nitekim, Müslüman ülkelerde gebelik önleyicilerin ve düşüğün, nüfus artışı istenildiği için yasaklandığı dikkate alınmalıdır. Ayrıca, belli tarihsel ve kültürel geleneklere bağlı olarak (özellikle Arabistan ve Kuzey Afrika'da), Müslüman kadınlarda zina ve evlilik öncesi cinsel ilişkiler sık sık şiddetle cezalandırılmaktadır. Bunlara karşın, cinsel «sapkın»lığa karşı İslâmiyetin tutumu, ondan öncekilerle karşılaştırıldığında yumuşak kalır. Ancak Kuran'm da Kutsal Kitap'ta yeralan Sodom ve Gomore öyküsünü yinelediği, eşcinsel davranışı mahkûm ettiği de bir gerçektir (Kuran: 26, 27, 28 ve 29. sûre). Gerçekten de, Müslümanların belli zamanlarda, belli koşullarda eşcinsel suçluların ölüm cezasına çarptırılmasını istedikleri olmuştur. Bununla birlikte, bu tür baskılara seyrek rastlanmaktadır. Uygulamada, çoğu İslâm toplumları eşcinsel ve ambiseksüel davranışlara karşı her zaman hoşgörülü olmuşlardır. Eşcinsellik karşıtı yasaların yürürlükte olduğu durumda, onların yargılanması biraz önemli olduğundan, Muhammed'e göre, bir mahkûmiyetin gerçekleşmesi için en azından iki tanığın olması gerekiyordu. Bu nedenle, tarafların rızasıyla olan cinsel davranışlar, gizli kaldığı sürece, pek fazla şeye katlanmak zorunda değildir. Başka bir deyişle İslâmiyetin sekse yaklaşımı, hatırı sayılır ölçüde cinsel ifadelere izin verici, gerçekçi ve oldukça liberal bir özellik taşıyor...

CENNETİN DUYUSAL ZEVKLERİ (14. yüzyıl Türk minyatüründen)

islâmiyet, izleyicilerinden, cinsel ilgilerin bastırılmasını hiçbir zaman istemedi. Böylece, islâm edebiyatı ve sanatı oldukça erotik ürünler verdi. Burada sunulan tablo, Hurilerin hizmet ettiği Cennetin gölgeli bahçesinde, ölümden sonra doğruluğu bekleyenlerin mutlu ahiretini resmediyor.

Hinduizm

Dünyanın yaşayan en eski dinlerinden biri olan Hinduizmin kimin tarafından kurulduğu belli değildir. Dört kutsal metinden oluşan yalaşık İ.Ö. 1000 yıllarına uzanan ilk öğretileri, Vedalar, Ganj ve İndüs nehri kıyılarında yaşayan insanların akıllarını başlarına almaları gerektiği üzerinde durur. (Hindu sözcüğü İndus'un Farsça adından türemiştir). Yüzyıllar geçtikçe, ilk kutsal metinler olan Vedalara, Upanişadlar, Manu Yasaları, Begavad, Gita ve Muhabharata ile Romayana gibi destanların da aralarında bulunduğu daha başka destanlar eklenmiştir.

Bu kitaplar, şu ya da bu biçimiyle, Hinduizmin genel varsayımını yansıtmakla birlikte, içerik, biçim ve amaçta büyük ölçüde değişirler. Hinduizm'e göre, bir yüce Tanrı, bir yüce Ruh ya da tüm ruhlarla nihai olarak birleşen bir Dünya Ruhu vardır. Bu amaç, yani birleşme, bir yaşam süresi içinde başarılamadığından, ruhun yeniden bir bedene girmesi ya da göç etmesi zorunludur. İnsanın yaşamdaki görevleri, gelecekteki durumunu da belirleyecek özelliktedir. Bununla birlikte, en aşağı düzeydeki yaratıklar bile bir ruha sahiptir ve bu nedenle bu yaratıklar da saygıya layıktır.

Daha özcesi, Hinduizm, Yüce Tanrıyla nihai birleşme yolunda tüm fiziksel haz ve rahatı bir engel olarak görüp yadsıyarak, kutsal insanlar ve başka dindar kişilerin çileci bir yaşam içinde olmasını istemektedir. Öte yandan, cinsel hazzın tüm biçimlerini Tanrısal varlığa uzanan yolun birer parçası olarak görüp kutsayan dinsel hareketler de vardır. Nitekim, cinsel bakımdan açık saçık ve ünlü birçok sanat ve mimarlık çalışması, bu inancın varolduğunu göstermektedir. Gerçekte, bilinen en iyi seks el kitaplarından biri olan Kamasutra (İ.Ö. II. yüzyılda yazıldı), cinsel ilişkiyi ruhsal zenginleşmenin bir aracı olarak ele alır. Bu tutumuyla Kamasutra, Hindu kültürünün meşru bir ifadesini yansıtmış olur. Zamanla bu kültür, poligami ve tapınaklarda «kutsal fahişeliği» de içermiştir. Lingam'a saygı anlamında erkek uzvuna tapınma, penisin sanatsal temsili, bugüne değin uzanan geleneklerdendir. Öte yandan, Hindistan'da cinsel «sapkınlığın» mahkûmiyetinin ve Hindu-lara yöneltilen baskıların hiçbir zaman uzun süreli olmadığı ya da şiddetle cezalandırılmadığını da biliyoruz. Ancak, zina ve ırza geçme bunların dışındadır. Birçok yerde Hijras diye adlandırılan eşcinsel fahişe gruplarının ilişkilerini açıkça sürdürmelerine izin verilirken, eşcinsel davranışların çoğunlukla hor görüldüğü de bir gerçektir.

Koşullara göre, Hinduizmin seks üzerine genel etkisini belirlemek zordur. Hinduizmin uzun tarihi içinde birçok felsefe, Hint kültürünün farklı parçalarına egemen oldu. Bununla birlikte, Hinduların sekse yaklaşımı, başka dinlerin çoğundan daha olumlu özelliktedir.

Budizm

Budizmin ilkeleri, İ.Ö. VI. yüzyılda Nepal'de yaşayan, daha sonra Buddha (aydınlanmış) diye adlandırılacak olan Siddharta Gautama'nın öğretisine dayanır. Gautama, insanın çektiği acıların kaynağını o insanın isteklerinde buluyor ve insanın bu durumdan, yani cinsel istekleri de içeren isteklerden; doğruluk, sevgi ve ruhsal yaşamla kendisini sıyırabileceğine, özgür olabileceğine inanıyor. Doğru inanç, doğru istek, doğru söz, doğru eylem, doğru iş, doğru çaba, doğru düşünce ve doğru düşünceye dalma (ansıma), yani «sekiz katlı soylu bir yol»a, «Nirvana»ya, aklın yüce katına, kusursuz görüşüne, huzura kavuşturur.

Gautama'nın ahlak öğretisi, tüm Doğu Asya üzerinde yayılırken, izdeş-lerinden Hinayana adıyla bilineni, sadeliği ve disiplin kuralları isteyen iki büyük gruba ayrıldı. (Hinayana: Küçük araç.) Öteki grup; cennet, cehennem ve kurtuluş anlayışları üzerine gelişen ayrıntılar ve büyük ölçüde çeşitli yerel dinsel inançları özümleyen öğretilerle temellenmiş olan Mahaya'dır (büyük araç).

Öte yandan, iki grup içinde de sayısız alt gruplar ve parçalar vardır. Gautama'nın temel öğretileri: bir yüce Tanrı, Tanrı ya da birçok küçük Tanrılar hakkında bir fikir getirmediği gibi, sözcüğün bilinen anlamıyla dinsel de değildi. O, basit olarak uygun yaşama giden yolu aydınlatmaya çabalıyordu. Kendi kendine bilgi, disiplin ve şefkat, isteklerden yavaş yavaş kurtuluşa ve sonunda Nirvana'nın yetkin sükûnetine ulaşacaktı. Çeşitli teoloji ve mitolojilerin, Gautama'nın getirdiği mesaja bağlanması, ancak onun ölümünden sonra gerçekleşti. Bu süreç içinde, sırayla Batıda kiliselerle karşılaştırılabilecek anlamda farklı dinsel grup ve hareketlerin ortaya çıkışı izlendi. Bununla birlikte, hiçbir zaman tek, özgün bir cinsel dogma olmadı. Budistlerin cinsel davranışa karşı tutumları yerel kültür ve törelere göre değişiklikler gösterdi. Bunlar da, genelde olumlu, pratik ve insancıldılar. Tarafların rızasıyla gerçekleştirilen cinsel etkinlik, çoğunlukla çiftlerin özel sorunları olarak değerlendirildi. «Cinse sapkınlar»a yöneltilen baskı, Asya ülkelerinde hiçbir zaman egemen eğilim haline gelmedi. Mastürbasyon,

Hindistan'da Erotik Sanat

Hintli sanatçılar çoğunlukla çok sanatsal cinsel ilişki pozisyonları resmederlerdi. Bu 18. Yüzyıldan kalma tablo özellikle karmaşık, omurgadaki enerji akışını etkileyen bir pozisyon göstermektedir.

karşıcinsel ilişkinin birleşmedışı biçimleri ve eşcinsel davranış, zaman zaman alay konusu oldu ya da hor görüldü ama, bu da resmi bir baskı biçimine dönüşmedi. Fahişelik, çoğu kez açıkça gelişme olanağı buldu. Dahası, kimi durumlarda yararlı bir kurum olarak görülerek saygıdeğer bir meslek sayıldı. Batının cinsel tutumları, onları etkilemeden önce, Doğu Asya'nın Budist toplulukları, cinsel bakımdan oldukça hoşgörülüydü. Gerçekte, bu hoşgörünün büyük bir bölümü günümüze değin gelmiştir.

Amerikan Yerli (Kızılderili) Dinleri

Amerika'nın farklı alanlarda, bölgelerde yaşayan yerlileri, dinsel inançlarında da vaygın bir farklılık içinde bulunmuş ve cinsel tutumlarında da farklılıklar göstermişlerdir. Örneğin, Avrupalı kâşiflerin, yerlilerin tümünü yanlış olarak «Hintli» ya da «Kızılderili» olarak adlandırmasına karşın, eski yüksek Güney ve Orta Amerika uygarlıklarının, Kuzey Amerika'nın çok daha basit kültürleriyle oldukça önemsiz ortak yanlarının bulunduğu açıktır. (Başlangıçta Amerika ayrı bir kıta olarak bilinmiyor, Hindistan'ın bir parçası sayılıyordu.) Her şeye karşın, Amerikan yerli dinleri üzerine en azından kimi gözlemlerde bulunmak ve yerlilerin insan cinselliğine yaklaşımlarını tanımak olasıdır.

Çoğu Amerikan yerlileri, çeşitli büyük, küçük Tanrılar ya da Tanrıçalara inanırlardı; üstelik bunlar kimi durumlarda biseksüel ya da hermafrodit Tanrılar olarak görülürdü. Kimi yerli halklar, bir Erkek Yüce Tanrıya, başkaları bir Büyük Toprak Ana'ya ya da başka dişi biçimlere dua ederlerdi. Çiftçilikle geçinenler arasında bereket ruhları yaygındı, ama bu ruhlar çok az cinsel karaktere sahip olurdu. Bununla birlikte, seks, kimi törenlerin bir parçası olarak ortaya çıkardı. Peru Yerlileri, ölülerini cinsel bakımdan apaçık kil figürlerle ve hemen hemen her akla uygun cinsel davranışın resmedildiği çömleklerle gömerlerdi. Öte yandan, kimi «kutsal» eşcinselliğin kurumlaşmış türlerinin varolduğu da görülüyordu. (Kimi Orta Amerika Kültürlerinde eşcinsel davranış en azından aşağı sınıftan olanların şiddetle cezalandırıldığı bir cinsel etkinlik oluyordu.) Âdet gören bir kadınla ensest ilişkiye giren Çoğu Amerikan Yerlilerinde belli sert cinsel tabular gözlemlenirken, iffet taslama üzerine dinsel bir etki de söz konusu değildi. Özel olaylarda geçici cinsel perhiz istenir, çocukların seks oyunlarına hoşgörüyle yaklaşılırdı. Evlilikler çok genç yaşlarda yapıldığından, gençler pek çok cinsel engellemelerle karşılaşırdı. Bekâr erkekler sık sık kardeşlerinin karıları ya da öteki akrabaların kanlarıyla cinsel ayrıcalıklardan hoşlanırlardı. Ailenin evli bir erkek konuğuna ev sahibi tarafından benzer ayrıcalıklar verilirdi kimileyin. Cinsel «sapkınlık» çoğunlukla kişinin özel «doğası» ya da «ağrısı» olarak saygı görürdü. Örneğin, kadınsı bir davranış gösteren bir çocuk «düzeltilmezdi», ancak onun bir kadın gibi yaşamasına, hatta başka bir adamın «karısı» olmasına izin verilirdi. Bu nedenle, transseksüeller ve hermafroditler, pek az toplumsal sorunla karşılaştılar. Özetle, Tüm Amerikan yerlilerinin cinsel konulara son kerte geniş bir açıdan yaklaştıkları söylenebilir. Cinsel haz, yaşamın zorunlu bir parçası olarak görülürdü, bu yüzden de o herkesin hakkıydı.

ÇİFT CİNSİYETLİ BİR ATA FİGÜRÜ (Malanezya'da yapılan bir heykel.)

Cinsel bakımdan yasaklanmamış Pasifiklilerin birçoğu erkek ve dişi özellikleri gösteren soya

ait figürler yaratarak, birleşik yaşam-gücüne tapınmalarını ifade ettiler.

Eski Polinezya Dinleri

Batı uygarlığıyla ilişkilerinden önce Polinezya, dünya üzerinde cinsel bakımdan en az yasağın görüldüğü bir yerdi. Farklı Polinezya kültürleri, farklı dinsel inançlar ve toplumsal âdetler geliştirirken, onların hiçbiri sekse kötü, utanç verici ya da kirli (murdar) gözüyle yaklaşmadı. Tersine, onların Tanrıları, Tanrıçaları ve rahipleri, cinsel enerjinin örnekleri oluyordu. Tensel haz ve bedensel güzellik yarışmaları ve cinsel sergiler, Polinezya toplumsal yaşamının alışılagelmiş birer parçalarıydı. Gerçekte, Tahiti'de adadan adaya geçerek herkese cinsel başarım veren profesyonel kutlamacı ve eğlence-ciler olarak, Arici toplumunun bu yaklaşımları varolan dinsel bir kuraldan kaynaklanıyordu.

Polinezyalı çocuklar daha ilk yaşlarından itibaren cinsel bakımdan etkin olmaya özendiriliyor ve çoğunlukla genel şenliklerde ya da evlerde icra edilen yetişkinlerin cinsel etkinliklerini gözlemeleri için serbest bırakılıyordu. (Bununla birlikte, küçük çocuklarla ve yetişkinlerle cinsel ilişki mahkûm ediliyor ve bunun da gerçekte varolmadığı görülüyordu.)

Özel ergenlik törenleri yoktu, ancak topluluklarında müzik, spor ve cinsel eğlencelerle uğraşmaları sağlanan gençlik gruplarında gençlerin, cinsel bakımdan etkin ve kendilerini serbestçe geliştirebilecekleri birkaç yıl geçirmelerine izin veriliyordu. Evlilik öncesi gebelikler bereketin bir simgesi olarak memnunlukla karşılanıyor, bu da bir kızın koca bulma şansını artırıyordu. Bundan başka, geniş Polinezya aile sistemi, başka çocukları da bünyesine kolayca kabul ederdi. Bu nedenle hiçbir zaman «gayrimeşruluk» sorunu olmadı. Evlilikler çoğunlukla tekeşliydi. (Ancak kimi büyük şeflerin birkaç karısı olurdu.) Bununla birlikte, bir evlilik, karşılıklı anlaşma temelinde kolayca sona erdirilebilirdi ve yeniden evlilik de bu denli basitti. Karılardan sık sık erkek akrabalara ve kocanın konuklarına cinsel ayrıcalıklar sunmaları beklendiğinden, Polinezya monogamisinin tümüyle bir kişiye ait olduğunu söyleyemeyiz.

Polinezyalıların cinsel tutuma karşı bu genel hoşgörülerinden ötürü, eşcinsel ve ambiseksüel etkinliğin, onların kültüründe açıkça gelişmesi ve doğal olarak kabul edilmesi pek şaşırtıcı gelmiyor. Transseksüellerin de kendi tercihlerine göre yaşamalarına izin verilir ve böylece belli erkekler basit olarak kadın rolünü benimserlerdi.

Özcesi, koşullara göre «cinsel sapkınlık» teriminin eski Polinezya'ya yöneltildiğinde herhangi bir anlaşmaya sahip olup olmadığından kuşku duyulur kimi güçlü tabular vardı elbette. (Tabu sözcüğü Polinezya kökenlidir.) Ancak onların cinsel davranışlardan çok sınır kısıtlamalarında görülmesi gerekirdi. Evli bir eşin seçmesine göre katı kurallar vardı. Ancak onlar herhangi bir kimsenin cinsel uygulamalarını pek seyrek önlerdi. Enseste karşı çeşitli tabular da bu çerçevede belirtilebilir. Gerçekte burada Hawai ve Rarotonga'da kraliyet ailelerinin kızları ve kardeşlerinin birbirleriyle evlenmeleri bir ayrıcalık olarak gösterilebilir. (Bu uygulamanın açık olarak görülen olumsuz etkileri yoktu.) Sonuçta, eski Polinezya kültürünün sekse gerçekçi, olumlu ve insancı! açıdan yaklaştığı ve toplumsal anlamda en iyi üre-timsel kanıtı gösterdiği söylenebilir.

(Önceki bölümlerdeki bilgiler Albert Ellis ve Maurice Abarbanel tarafından yayınlanan Cinsel Davranışlar Ansiklopedisi'nden derlenmiştir. Bu nedenle, konuyu daha derinden incelemek isteyenler şu yapıtlara başvurabilirler: Protestantism and Sex / William Graham Cole, Sex Life in Poly-nesla / Bengt Danielsson, Judaism and Sex / Rabbi Samuel Glasner, Sex Life in İslam / Samuel Z. Klausner, Sex Life in Orient / Wu Lien Teh, Sex Life in India and Pakistan / Jelal M. Shan, Sex Life in American Indians / Fred W. Voget, Sex Life in Ancient Civilizations / Robert Wood.)

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Uyumculuk ve Sapkınlık

Her toplum, üyelerinin cinsel davranışı için standartlar, kurallar ve normlar geliştirir. Bu normlar, bir toplumdan başka bir topluma, bir tarihsel dönemden öbürüne, çok farklı olabilir, ama bunların her durumda yol açtığı sonuç, insanları iki gruba bölmek olmuştur: Normlara uyum gösteren «normal» kişiler ve normlardan sapan, yani «anormal» kişiler ya da «sapkınlar». Örneğin, yüzyılımızın başlarına kadar K. Afrika Siwanları, bütün «normal» erkekleri eşcinsel sayıyorlardı. Buna karşılık, Arap Yarımadasında yaşayan Rwala bedevileri, eşcinselliği öyle «anormal» ve iğrenç görüyorlardı ki, eşcinsel eylemlerde bulunanları idamla cezalandırıyorlardı.

Kendi toplumumuza bakınca, Viktorya çağında «normal» kadınların orgazma ulaşmamaları gerektiğinin düşünüldüğünü görüyoruz. Orgazma ulaşanlar ya da mutlaka ulaşmak isteyenler, çoğu kez hafifmeşrep, ahlaksız ve hatta hasta diye damgalanıyorlardı. Bugün ise «normal», «işlevsiz» ya da «yetersiz» sayılıp tedavisi öngörülenler, orgazma ulaşamayan kadınlardır.

Bu birkaç örnek, yalnızca cinsel normların göreceliğini değil, bu normlardan sapmaların çok farklı toplumsal tepkiler doğurabileceğini de göstermektedir. Bir başka deyişle, bir kültürde cinsel uyumluluk sayılan şey, bir başka kültürde cinsel sapkınlık olabilir; üstelik sapkın sayılanlar da çok farklı akıbetlere uğrayabilirler.

Gördüğümüz gibi, cinsel sapkınlığa en az dört şekilde yaklaşılabilir:

• Kişisel bir yabansıdık olarak alaya alınabilir (Tamamen karşıcinsel Siwan erkekleri gibi)

• Bir ahlaksızlık belirtisi olarak kötülenebilir (Orgazma ulaşan Viktorya çağı kadınları gibi)

• Bir suç olarak cezalandırılabilir (Eşcinsel Rwala bedevileri gibi)

• Bir hastalık ya da bozukluk olarak tedavi edilebilir (Orgazma ulaşamayan çağdaş kadınlar gibi)

Yukarıdaki durumların ilkinde cinsel sapkınlık önemli bir sonuç doğur-mamaktadır. Sapkınlık gösteren kişi, kolayca hoş görülebilen tuhaf bir insandır. Ancak, öteki üç durumun çok daha ciddi sonuçları vardır. Sapkınlık, bir kez ahlaksal, yasal, ya da tıbbi açıdan belirlenmeyegörsün, hemen kiliseleri, mahkemeleri ya da tıp mesleğini ilgilendirmeye başlar. Bunun sonucu olarak, sapkınlık gösteren kişi, artık itilmemesi gereken zararsız bir uyumsuz olarak görülmekten çıkarak, kurtarılması gereken bir günahkâr, cezalandırılması gereken bir suçlu ya da tedavi edilmesi gereken bir hasta haline gelir.

Kuşkusuz, demin saydığımız durumlara uyan dört örnekteki cinsel davranışın özel bir dikkat çekmeyeceği ve gerçekte hiç sapkınlık sayılmayacağı toplumlar da vardır. Böyle «hoşgörülü» toplumlarda cinsel standartlar birçok kişisel özellikleri kapsayacak biçimde geniş ve esnek olabilmekte ve böylece hem eşcinsel, hem de karşıcinsel erkekler, orgazma hem ulaşan hem ulaşmayan kadınlarla aynı normallik sınırları içinde sayılmaktadır.

Öte yandan, özellikle katı cinsel normları olan bir toplum, bütün bu farklı insan gruplarından herhangi birini ya da tümünü yalnızca bir değil, birkaç sapkınlık kategorisine yerleştirebilir. Viktorya Çağı Avrupa ve Amerika’ sında orgazma ulaşan ve cinsel istekleri olan kadınların, çoğu kez hem ahlaksız hem de hasta sayıldığını daha önce belirtmiştik. Böylece onlar yalnızca dinsel öğütlere değil, aynı zamanda psikiyatrik tedaviye de katlanmak zorunda kaldılar. Günümüzde de bazı ülkelerde, erkek eşcinselliğine yalnızca günah değil, bir suç ve bir hastalık gözüyle de bakılmaktadır. Bu ülkelerin erkek eşcinselleri sonuçta üçlü bir toplumsal tepkiyle karşılaşıyorlar. Gerçekten de moral bozucu bir durum.

Ancak modern toplumlarda cinsel normlar oldukça hızlı değişebildiği ya da iki ayrı tip sapkınlık sayılan bir şeyin birdenbire basit bir sapkınlık ya da tam bir uyum düzeyine indirgenebildiği unutulmamalıdır. Böyle ani ve çarpıcı bir değişimin örneği son yıllarda ABD’de yaşanmış ve bu ülkede psi-kiyatristler artık eşcinselliği hastalık saymaz olmuş, birçok eyalette yasama organları, eşcinsel davranışlara karşı olan geleneksel yasaları kaldırmış ve Hıristiyan kiliselerin bazıları böyle davranışları günah sayarak lanetlemekten vazgeçmiştir. Böylece, oldukça kısa bir süre içinde çok sayıda Amerikalı eşcinsel, toplum dışına itilen kişiler olmaktan çıkarak saygın yurttaşlar haline gelmişlerdir. Yalnızca tutucu kiliselere mensup insanlar, tutucu eyaletlerde oturanlar ya da tutucu psikiyatrlara tedaviye gidenler, kendilerini, «düzeltilmesi» gereken sapkınlar olarak tanımlanır durumda bulmaktadırlar.

Böylece sorunun bir başka önemli yönüne ulaşmış bulunuyoruz. Hızla değişen dünyamızda cinsel davranışa ilişkin ahlaksal, yasal ve tıbbi standartlar her zaman birbirine uymayabilir ve hatta tümüyle kendilerine özgü olabilir. Yani bu standartlardan biri ile tümüyle uyum sağlamamız, öbüründen sapmamız sonucunu doğurabilir. Örneğin, terapist, orgazma ulaşamayan bir kadından, «tümüyle işlevsel» hale gelmesi için sık sık mastürbasyon yapmasını isteyebilir. Ancak, aynı kadına papaz, mastürbasyonun Tanrı tarafından cezalandırılacak bir günah olduğunu söyleyebilir. Kısacası o, ya sağlıklı ve ahlaksız, ya da ahlaklı ve hasta olmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Kararı ne olursa olsun, sonuçta cinsel bir normu çiğnemiş olacaktır. Aynı nedenle, mastürbasyon yapmasını salık veren terapist de ceza yasasını çiğniyor olabilir. (Bugün bile, ABD’nin bir eyaletinde başkasını mastürbasyona zorlamak suçtur) Buna karşın, meslek ahlakı açısından terapistin böyle bir teşvikte bulunması gerekebilir. Yani terapist de ya yasalara uymak ve ahlaksız olmak, ya da ahlaklı ve suçlu olmak arasında bir seçim yapmak zorundadır. Böylece o da bir ikilemle karşı karşıyadır. Terapistin dinsel inançlarını ya da papazların tıbbi görüşlerini göze alarak, bu normlar çatışması daha derin olarak incelenebilir, ancak sorun daha şimdiden açığa çıkmıştır:

Gerek sapkınlık, gerekse uyumculuk görece deyimlerdir ve bunların somut anlamları, içinde bulundukları toplumsal koşullara göre değişir.

Geçmişte ne yazık ki bu basit gerçek her zaman anlaşılamamıştır. Bugün birçoğumuz için çok açık olan bu sorun, tarihte çoğu kez en aydın ve parlak zihinler tarafından görülememiştir. Tam tersine, cinsel sapkınlığı, kişiden kaynaklanan ve toplum tarafından denetlenmesi gereken nesnel bir nitelik olarak görmüşlerdir çoğu kez. Bu görüşe uygun olarak, bir «sapkın kişilik» bulunduğunu varsaymışlar ve çabalarını, onun özelliklerini bulgulamaya ve gelişmesini açıklamaya yöneltmişlerdir. Bu alandaki bulgularına dayanarak, sapkın kişiliği uyumluluğa zorlayacak çeşitli yöntemler geliştirmişlerdir. Cinsel sapkınlığa yüzyıllar boyunca kabul gören tek yaklaşım bu idi. Arasıra, bunun üslubu ya da vurgulanan sapkınlıklar değişmekle birlikte, sonuçlar her zaman şaşılacak ölçüde benzer idi.

Egemen toplumsal iktidarın dinsel içerikli olduğu ortaçağlarda sorun, temelde dinsel ve ahlaksal deyimlerle dile getiriliyordu. Böylece, cinsel uyumculuk ile cinsel sapkınlık arasındaki fark, doğru yol ile günah arasındaki fark olarak görülüyordu. Cinsel sapkınların içine şeytan ya da kötü bir ruh girmişti. Bunlar, yalnızca dua ederek ve tövbekar olarak «normal» insanlara dönüşebilirlerdi. Cinsel sapkınlığı denetleyebilmek için, toplumun daha fazla papaz ve kiliseye gereksinmesi vardı. (Bunun ussal sonucu olarak cinsel uyumculuk en iyi bir «kilise devleti»nde sağlanabilirdi.)

Modern çağın başlamasıyla birlikte, kilise iktidarını giderek laik makamlara bıraktı ve böylece sorun, temelde yasal deyimlerle dile getirilmeye başlandı.

Cinsel uyumculuk ile cinsel sapkınlıklar arasındaki ayrım, artık yasalara uyma ve suç arasındaki ayrım olarak görülüyordu. Cinsel sapkınlar «suçlu tipler» idi. Bunlar ancak ceza ve ıslah ile «normal» insanlara dönüştürülebilirdi. Cinsel sapkınlığı denetim altına alabilmek için toplumun daha çok polise ve hapishaneye gereksinmesi vardı. (Bunun ussal sonucu olarak, cinsel uyumculuk en iyi biçimde bir «polis devleti»nde sağlanabilirdi.)

Sonunda, 19 ve 20. yüzyıllarda siyasal otoriteye güven azalırken, bilime duyulan saygı arttı. Sonuç olarak sorun, temel tıbbi terimlerle tartışılmaya başlandı. Cinsel uyumculuk ile cinsel sapkınlık arasındaki ayrım, ruh sağlığı ile ruh hastalığı arasındaki ayrım olarak görüldü. Cinsel sapkınlar «psikopatlar» idi. Bunlar ancak psikiyatrik tedaviyle «normal» insanlara dönüşebilirlerdi. Cinsel sapkınlığı denetim altında tutabilmek için toplumun daha çok psikiyatriste ve akıl hastanesine gereksinimi vardı. (Bunun ussal sonucu olarak, cinsel uyumculuk en iyi bir «terapatik devlet»te sağlanabilirdi.)

Bu durumların her birinde aynı temel ideolojinin geçerli olduğunu görebiliriz: Varolan cinsel normlar üzerine kafa yorulamaz. Cinsel sapkınlık hoş-görülemez. Sapkın, sapkın davranışta bulunma hakkına sahip değildir. Suçluları yola getirmek ve cinsel uyumculuğu evrenselleştirmek için özel yetkilerle donatılmış özel toplumsal sözcüler ve kurumlar gerekmektedir. Genelinde insanlar «en iyi» cinsel davranışlara ancak bir tür totaliter denetim altında ulaşacaklar ve bunu koruyabileceklerdir.

İkinci bir gözlem yapmak da yerinde olur. Cinsel davranışın toplumsal denetimi, «Tanrı», «yasal düzen», ya da «tıp bilimi» adına yapılabilir. Ama hangi gerekçeye dayanırsa dayansın, bu, nesnel yansızlıkla ve «doğal» olarak sunulmalıdır. Toplumlar bunun gerçekte, bir insan grubunun başka bir insan grubu tarafından denetim altına alınması olduğunu itiraf etmekten hoşlanmazlar. Düzenlemenin toplumsal ve aslında siyasal olan yönü pek tartışılmaz ve dinsel, yasal ve tıbbi maske altında gizlenir.

Ancak sapkınlık sorununu anlamak isteyen biri, olaya çok daha geniş bir açıdan bakmak zorundadır. Sapkın birey ve onun kabul edilebilir türden «normal» bir kişiye dönüştürülmesi üzerine dikkatleri toplamak yeterli değildir. Bu dönüşümün yapılması için direten ve zaten onu peşinen sapkın olarak tanımlamış olanların incelenmesi gerekir. Gerçekten de böyle bir incelemede çoğu kez görülebileceği gibi, uyumu çoğunluğun haklılığını, saygınlığını ya da ruh sağlığını geniş ölçüde besleyen ve doğrulayan şey; günahkârlar, suçlular ve ruh hastalarının görünür varlığıdır. Bunlar, gereksinim duyulan «uyarıcı örnekler»i sağlamakta ve böylece nüfusun geri kalan kısmında toplumsal yakınlık ve denge kurulmaktadır. Bunların varlığı, aynı zamanda olumsuz yoldan, toplumun egemen değerlerini doğrular: Tanrıtanımazların varlığı dinin önemini vurgular, yasa tanımazların varlığı, yasaların ve düzenin önemini vurgular. Aklı yerinde olmayan insanların varlığı, psikiyatrinin önemini vurgular.

Öyleyse, sapkınlık ve uyumculuk birbirini desteklemekte ve ortak bir kaynaktan fışkırmaktadır. Sapkınlığın belli kişilerde kendiliğinden doğduğu ve toplumun da buna ilişkin bir tür eyleme zorlandığı görüşü, dar bir görüştür.

Toplumların, belli ölçüde sapkınlık yaratacak ve bunların yardımıyla seçilmiş belli normları geçerli kılacak biçimde kendi kendilerini örgütlediklerini söylemek daha doğru olur. Yani diyebiliriz ki, toplumlar hem kendi sapkınlıklarını hem de kendi uyumculuklarını öğretir; ayrıca sapkınlığın bazı kişilerde nesnel olarak varolduğunu ve bizatihi sapkın bir kişiyi ya da bizatihi sapkın bir eylem olabileceğini düşünmek, sorunu fazla basitleştirmek olur. Sapkınlık, kişilerin bir özelliği ya da onların davranışlarının niteliği değildir. Tersine, sapkınlık insanların etkileşiminin bir sonucudur. Toplumsal ilişkilerle yaratılır, sürdürülür ve yok edilir. Kısacası, sapkınlığı bir toplumsal rol olarak tanımlamak en doğrusudur.

Erkekler ve kadınlar, ya başkaları ya da kendileri tarafından sapkın olarak etiketlendirildiklerinde sapkın olurlar. Örneğin, bir kişinin dinsel inançları, resmi dinsel yetkililer tarafından yalnız ve tehlikeli bulunduğunda kâfir olur. Sonuçta bu yetkililer onu afaroz ederler ve eğer güçleri varsa zor kullanarak sustururlar. Öte yandan, bir kişinin eyleminin yasaya aykırı olduğu yetkililer tarafından anlaşılırsa, o kişi suçlu olur. Nihayet, bir kişi, davranışlarının ruh sağlığına aykırılık gösterdiği resmen anlaşıldığı zaman ruh hastasıdır. Ondan sonra psikiyatrik makamlar onu hasta ilan ederek tedaviye koyulurlar.

Aynı ölçütlere göre, erkekler ve kadınlar, başkaları ya da kendileri tarafından sapkın diye etiketlendirildikleri zaman sapkınlıktan çıkarlar. Örneğin, küfürlerini geri alarak ve tövbekar olarak, cezalarını çekerek ve suç işlemekten vazgeçerek ve ruh hastalığından kurtularak yetkili makamların isteğini yerine getirirler. Sonuçta, «kâfir», «suçlu» ve «ruh hastası» etiketleri resmen sökülüp atılır. Artık eski sapkınlar, uyumcu çoğunluğa katılır. Kilise de bağrına basar bunları, ya da toplum saygın kişiler olarak benimser, böylece sağlıklılar dünyasına katılırlar.

Özüne indirgendiğinde, uyumculuk ve sapkınlık arasındaki ilişki budur. Ancak uygulamada bazı ek etmenler durumu karıştırır. Bunlardan birine az önce kısaca değindik:

İnsanların kendi kendilerini sapkın olarak etiketlendirmeleri, yani kendi istemleriyle inançlarının küfür olduğunu itiraf etmeleri, işledikleri suçu itiraf etmeleri ya da bir ruh hastalığı için tedavi edilmeyi istemeleri sık sık görülür. Bazı durumlarda da tam tersine, kendilerine yükletilmek istenen sapkın rolü reddederler. Bunun korkunç bir yanlış olduğunu söylerler. Böylece afaroz edildikten sonra bile iddia eder, hapishanede bile masum olduklarını ileri sürer, akıl hastanesinde bile aklı başında kişiler olduklarını ısrarla söyleyebilir, ya da yükletilmek istenen sapkın rolünü başka bir nedenle reddederler: Resmi standartları çiğnediklerini kabul etmekle birlikte, bunların yasadışı ve geçersiz olduklarını ilan ederler. Böylece, geleneksel dinsel inançların batıl, ceza yasasının adaletsiz, teşhis yöntemlerinin bilimdışı olduğu ileri sürülebilir.

Yetkili makamlara gelince, onlar da bazen, belirli bir kişinin sapkınlığını onaylamaya çekinebilirler. Davranışları tümüyle gelenekdışı olmasına karşın, bunda olağandışı bir şey görmeyi reddedebilirler. Ya da, kendisi sapkın olmakta diretmesine karşın, arzusu hilafına onu hatalı ilan edebilirler. Ek olarak, bir kişinin üzerindeki sapkın etiketi başka iki yolla da olabilir: Birincisi, işgüzar sorgu görevlilerinin, rüşvet yiyen yargıçların ya da bilgisiz doktorların bir hata işlemiş olduğunu kabul edebilirler. Böylece «kâfir» diye yakılan bir kişi daha sonra aziz olarak ilan edilebilir, bir suçlu aklanabilir ve bir ruh hastası hatalı bir teşhisin şanssız bir kurbanı olarak taburcu edilebilir. İkincisi de, yetkililer, dogmalarında reform yapmaya, yasalarını yürürlükten kaldırmaya ya da psikiyatrik sınıflama sistemlerini gözden geçirmeye karar verebilirler. Bu durumların hiçbirinde sapkın, davranışını değiştirmediği halde tekrar uyumcu hale gelebilir.

Bütün bunlar, önemli bir başka noktayı ortaya çıkarıyor: Resmi standartları çiğneyen herkes sapkın diye etiketlendirilmiyor ve sapkın diye etiketlenen herkes resmi standartları çiğnemiyor. İmansızların tümü kilisenin dikkatini çekmiyor. Yasa çiğneyicilerin tümü yakalanıp hüküm giymiyor ve şaşırtıcı davranışlarda bulunanların tümü, soluğu psikiyatristin karşısında almıyor. Tersine, uyumcu olmayan bu kişilerin tümü, çevreleri tarafından az çok «normal» sayılıyor. Öte yandan, tümüyle «normal» olan kişilerin yanlış kanıtlara dayanarak kâfir, suçlu ya da deli rollerine itilmesi de pekâlâ olasıdır. Bu kişiler, biçilen rolü kabul ya da reddedebilirler ama her iki durumda da sapkınlıkları yadsınamaz bir olgu haline gelir ve sonuçlarına katlanmaya başlarlar. Belki hâlâ gerçek inançlarını yitirmemiş olabilirler. Ama yine de sapkındırlar. Belki gerçekten de yasaları çiğnememişlerdir ama yine de sapkındırlar; belki gerçekten «delilik» etmemişlerdir, ama yine de sapkındırlar.

Bu gözlemlerin ışığında, çağımızda sapkınlığı inceleyenler bakış açılarını çoktan genişletmişler ve sapkınlığın toplumsal içeriğini bütünüyle göz önüne almaya başlamışlardır. Yalnızca bireydeki sapkın davranışın kökenlerini merak etmekle kalmayıp, şu soruları soruyorlar şimdi: Belli kişiler, niçin ve nasıl toplumdan dışlanarak sapkın rolüne itiliyorlar? Bu kişiler kendilerine biçilen role nasıl tepki gösteriyorlar? Toplum buna nasıl tepki gösteriyor?

İnsanlar, sapkın rolünü hangi koşullarda red ya da kabul edebilirler? Toplum etmeninin, sapkın kişi için yararları ve zararları nelerdir? Öteki insanlar için yarar ve zararları nelerdir?

Kitabımızda bütün bu soruları olanca derinliği ile incelemek olanaksızdır kuşkusuz. Bunların karmaşıklığını anlamamız yeter. Amacımız sınırlı olduğu için kısa ve yüzeysel bir betimleme ile yetineceğiz. Bu yüzden de son bir noktayı vurgulayarak tartışmamızı kısa kesiyoruz. İnsanların, bir kez kendileri ya da başkaları tarafından sapkın olarak etiketlenmesi benimsen-meyegörsün, bu kişilerin, kendi toplumlarının özellikleri içinde bu rolün algılandığı biçimde sapkın rolünü oynamaktan başka seçenekleri kalmaz. Gerçekte bu kişiler çoğu kez sapkınlığı tam bir kariyer haline getirerek öteki sapkın arkadaşları ile birlikte özel sapkın alt kültürünü oluşturuyorlar. Böylece, örneğin bir münkir, yeni bir dinsel mezhebin tanınmış önderi olabilir: bir suçlu, profesyonelleşerek yeraltı dünyasına katılabilir ya da bir akıl hastası, «çılgınlığını» gözler önüne sererek bireysel izdeşlik kazanabilir. Bu sapkın alt kültürler, eninde sonunda kendi sapkınlarını yaratıyor ve bunlar da kendi alt kültürlerini oluşturabiliyor ve bu süreç devam ediyor.

Bütün bunların özellikle cinsel sapkınlıkla ilgisi nedir? İlk örneklerimize dönersek, bu soruyu en özlü biçimde şöyle yanıtlayabiliriz. Viktorya çağında orgazma ulaşan ve cinsel istek gösteren kadınların, çoğu kez hasta ve günahkâr sayıldığını ve gerek papazlar, gerekse psikiyatristler tarafından kurtarılmaya çalışıldığını görmüştük. Bu kadınlar, yalnızca şehvetli diye ahlaki açıdan yerilmekle kalmıyor, eğer mastürbasyon yaptıkları anlaşılır ise «mastürbasyon deliliğinden kurtarmak için tıbbi tedaviye alınıyorlardı. Eğer kocalarının cinsel başarısından hoşnut değillerse, «nimtomani» ya da «erotomani» tedavisine alınıyorlardı. Bu tedavilerde şaşırtıcı aşırılıklara gidildiği, klitoridektomi yapıldığı (klitorisin alınması), hatta daha radikal cerrahi müdahalelere gidildiği oluyordu. Eğer hastalar tedavi sonucu iyileştirilemez-se, ya «hafifmeşrep kadın» ya da «tımarhanelik deli» olarak sapkın bir statüye zorlanıyorlardı.

Ne var ki, orgazma ulaşan kadınların hepsi bu akıbete uğramıyorlardı. Eğer durumları fark edimlmezse ya da kocaları buna dayanabil irse, sapkın olarak etiketlenmiyor ve oldukça normal bir yaşam sürüyorlardı. Dinsel ve psikolojik görüşler nihayet değiştiğinde ve orgazma ulaşmaya çok eğilimli kadınlar bile normal sayıldığında, kadınlarda aşırı cinsel istek sorunu bütünüyle ortadan kalkmaktadır. Gerçekte durum bu arada neredeyse tersine dönmüş ve artık orgazma ulaşamayan kadınlar suçluluk duymaya itilmiştir. Böylece yine bazıları tedavi için psikiyatristin yolunu tutmakta ve hatta

daha «etkin» mastürbasyon için dersler almaktadırlar. Öte yandan, eğer gerçekten iffetli bir yaşam yeğliyor ya da kocaları, onların orgazma ulaşmamalarını yeğliyorsa, sapkın olarak nitelendirilmeleri tehlikesi pek yoktur.

Eşcinsel erkek örneği daha da öğreticidir. Kitabımızda daha önce de gördüğümüz gibi, eşcinselliği sorun etmeyen toplumlar vardır. Bu toplumlarda eşcinsel davranışlar hoş görülmekte, hatta özendirilmekte ama hiçbir «eşcinsel»e de rastlanmamaktadır. Bizim toplumumuzda da eşcinsel için özel bir rol ayrıldığını ve bazı insanların bu rolü az çok keyfi olarak benimsediklerini görmüştük. Kinsey’in sınıflandırma ölçeği, karşıcinsellerle eşcinsellerin kesin çizgilerle ayrılmadığını, birbirini dışlamadıklarını ve bu olgunun kalıcı olmadığını göstermiştir. Bu yüzden de herhangi bir kişinin eşcinsel olup olmadığı sorusuna nesnel bir yanıt verilemez ve yanıt ancak toplumsal etkileşim yoluyla belirlenir. Örneğin bir tek eşcinsel eylemde yakalanan bir asker ömür boyu sapkın bir kariyer sürmeye itilirken, genç bir erkek fahişe kendini karşıcinsel sayabilir ve toplum da onu öyle benimseyebilir. Bu kişi eşcinsel eylemlerini salt para için yaptığından, bunlar «gerçek sayılmamaktadır». Eğer polis tarafından yakalanmazsa, eninde sonunda evlenerek «normal» bir aile babası sayılabilir. (Ayrıntılar için «Eşcinsel Birleşme» bölümünün girişine bakınız.)

Ne var ki, bir erkek eşcinsel diye etiketlenmişse, yani kendini «eşcinsel», «ibn…» ya da «homo» saymaya ve herkes tarafından da böyle sayılmaya başlanmışsa, rolünü herkesin beklediği gibi oynar. Bu beklentilerin farklı toplumlarda ve farklı durumlarda değişik olacağını söylememiz bile gerekmez. Bazen eşcinsel rolü tümüyle olumludur: Bir şaman ya mübarek bir adam (belli «ilkel» kültürlerde olduğu gibi), ya da örnek bir yurttaş sayılabilir (Melji öncesi Japonya’da olduğu gibi). İnce ruhlu bir dahi de sayılabilir (bazen batı folklorunda olduğu gibi). Başka zamanlarda ise bu rol tümüyle olumsuzdur. Ortaçağ Avrupa’sında olduğu gibi bir münkir, bugün ABD’nin kimi eyaletlerinde olduğu gibi bir suçlu, ya da yine bugün ABD’nin kimi eyaletlerinde olduğu gibi «psikopat» sayılabilir. Ayrıca, aynı toplum içinde bile eşcinsel rolünün olumlu ya da olumsuz niteliğinin değiştiği unutulmamalıdır. Yani insanlar bu rolü terketmeden anlamını tersine çevirebilmektedirler. Böylece, bir toplumda eşcinseller farklı görülmeye devam edilirken, yine de kendileri hakkındaki ahlaksal değerlendirme değişebilir. Bizzat eşcinseller için de geçerlidir bu. Örneğin, kamuoyunun istediği gibi kendilerini «kötü» kişiler sayarak bu yüzden sorumsuz davranabilirler. Ancak vicdani yargı olarak «eşcinsellik iyidir» sonucuna vardıktan sonra, sorumlu yurttaş davranışına girebilirler. (Eşcinsel alt kültürü hakkında da aynı gözlemler yapılabilir.) Eşcinselliği sorun etmeyen toplumlarda ne «eşcinseller» ne de bir «homo alt kültürü» bulunmaz. ABD’de ise her ikisi de bulunmaktadır. Gerçekten de Amerikan homo alt kültürünün bizzat kendisi de, örneğin «teyzeler ve çıtkırıldımlar», «uzatmalı kraliçeler», «fahişeler», «bisikletliler ve deliler takımı» gibisinden birkaç ikinci derecede alt kültüre bölünüyor. Bütün bu gruplar kendilerine özgü toplumsal ve cinsel biçimlerini geliştiriyorlar. Buna karşın son yıllarda tümü de bazı ortak değişikliklere uğramıştır. Geçmişte genellikle ketum, kuşkulu, hoşgörüsüz ve dışlayıcı olmalarına karşın, bugün daha rahat ve açık hale gelmiştir. Üstelik artık onlara yeni, övünçlü ve liberal homo alt kültürleri katılmıştır. Bunlar arasında homo kurtuluş grupları, homo öğrenci birlikleri, homo spor kulüpleri, homo kiliseleri, homo siyasal gruplar ve homo meslek kuruluşları bulunmaktadır.

Bu ve öteki gelişmelerin sonunda, eşcinsellerin hem kendileri hem de kamuoyu katında, görüntüsü çok düzelmiştir. Giderek daha çok sayıda kişi eşcinsel rolünün içsel ya da kalıcı olmadığını anlamaya başlıyor. Çeşitli toplumsal baskılar altında edinilen özellikler dışında, eşcinsellerin cinsel yönelimlerinden başka bir ortak yanları yoktur. ABD’de eşcinsel sapkınlık yaratan sapkınlıklar böylece kırılmaktadır. En azından, geleneksel stratejilerden bazıları artık başarılı olamamaktadır. Örneğin, eşcinselliğin nedenlerinin psikiyatrik yöntemle araştırılmasının nesnel bir bilimsel çalışma olmadığı artık kabul edilmeye başlanmıştır. Bu anlayış, gerçekte eşcinsellerin denetim altına alınması için yeni mazeretler bulma ve yeni yöntemler geliştirme çabasından başka bir şey değildi. İşin aslına bakılırsa, eşcinselliğin nedenlerini araştıran bir psikiyatrisi, Protestanlığın nedenlerini araştıran bir Katolik engizisyon yargıcına oldukça benziyordu. Kuramsal bilgi sağlamak isteyen nesnel bir gözlemci değil, bir sapıncı ezip yoketmeye çalışan, kurulu düzenden yana bir ajandı. Üstelik, tıpkı Protestanlık gibi eşcinselliğin de belli bir nedenler grubu olmadığı anlaşılmıştır artık. Bu iki olayın bizzat kendilerine parmak basmak hemen hemen olanaksızdır, çünkü gerek Protestanlar gerekse eşcinseller, çeşit çeşit ve boy boydur. Son yargıda, dinsel ve cinsel sapmaların tek başlarına incelenmesinde yarar olmadığı anlaşılmaktadır. Bunlar dinsel ve cinsel Ortodoksluğun doğal ürünleridir.

Bundan bütün cinsel standartların eşit olduğu ya da tümünün birden terkedilmesi gerektiği anlamı çıkarılabilir mi? Sapkınlık yalnızca onu görenin gözünde midir? Her şey belirsiz midir? Kesin cinsel ölçütler hiç mi yoktur? İnsanları cinsel ahlaksızlık nedeniyle kınamaktan, cinsel suçlar nedeniyle cezalandırmaktan ya da cinsel sorunlar nedeniyle tedavi etmekten vaz geçmeli miyiz? Elbette hayır. Bütün bunları yapmak hem hakkımız hem de görevimizdir. Her şey bir yana, çatışma ve mutsuzluğa yol açan ciddi cinsel uyumsuzluk örneklerini hemen her gün görüyor ya da işitiyoruz. Bu örneklerin kimilerinde cinsel saldırganlığın çeşitli biçimlerine karşı korunma isteyen kurbanlar, kimilerinde ise insanı kötürümleştirici cinsel çekingenliklerden, zorlamalardan ya da yıkıcı eğilimlerden muzdarip ve profesyonel yardım isteyen kişiler vardır. Bunlardan ne ilki ne de ikincisi uzun bir süre yok sayılamaz. Hiçbir toplum belli cinsel idealleri olmadan yaşayamaz. Bu standartların uygulanması ve bu ideallere yönelinmesi, bu ideallerin amaçlanması, bir toplumun ahlaksal değerinin doğrudan yansımasıdır:

Ama aynı nedenle her toplumun yaşadığı deneyimlerin ışığında, cinsel deneyimlerin tekrar tekrar incelenmesi gerekir. Bir toplum, cinsel değerlerinin sorumluluğunu açıkça yüklenmeli, bir «doğal düzen» kuruntusu ardına saklanmamalıdır. Tarihsel ve karşılaştırmalı kültürel incelemeler cinsel şiddet ve mutsuzluğun çoğu kez doğrudan doğruya gerçekdışı, usdışı ve gereksiz toplumsal düzenlemelerden kaynaklandığını açıkça gösteriyor. Bizim uygarlığımızın bu konuda çok sefil bir geçmişi olduğu kesindir. Avrupa ve Amerika’da, cinsel sapkınlık tarihi resmi iki yüzlülüğün, zulmün ve bağnazlığın dehşet verici örnekleriyle doludur ve hepimizin önünde çok hüzün verici bir ders olarak durmaktadır.

Bundan sonraki sayfalarda, cinsel davranış üzerine Batının geleneksel, dinsel, yasal ve tıbbi standartları ayrıntılı olarak incelenecektir. Ortaya çıkan cinsel sapkınlık biçimleri ve bunlarla başa çıkmak için geliştirilen çeşitli yöntemler de uzun uzadıya tartışılacaktır. Başka kültürlerle birkaç aydınlatıcı karşılaştırmaya, gözleme de gidilecektir. Metin, kolayca anlaşılması bakımından üç bölümde düzenlenmiştir.

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Kadınların günümüz dünyasındaki yeri

Geride yapılacak çok şey bulunmasına karşın, kadınların Sanayi Devriminin ilk günlerinden itibaren Avrupa ve Kuzey Amerika’da erkeklerle eşit olmaya doğru bir hayli adım attığı kabul edilebilir bir gerçektir. Kuşkusuz, Batı ülkelerindeki sanayileşme hemencecik kadınların özgürleşmesini sağlamadı, önce onları ve çocuklarını fabrikalarda sömürerek daha yıpranmış bir hale soktu. Önceleri ise nispi olarak iyi, uygun tarım alanlarında kadınlar erkeklerle eşit oranlarda bir ustalaşma gösteriyorlardı. O zamanlar aileler hâlâ birer «üretim birimi» konusundaydılar ve kadınlar da bu birime katkıları ölçüsünde bir saygı görüyorlardı. Fabrika sistemi, geniş ev halkıyla geniş aileyi dağıtarak ve onlara sürekli hareket halinde makineler ardında koşturma türünden özel monoton sıkıcı görevler vererek her şeyi değiştirdi. Üstelik erkeklerle aynı çalışmayı göstermekle birlikte, kadın ve çocuklara daha az bir ücret verildi, böylece onların ekonomik «değeri» küçülmüş oluyordu. Bunun sonucu birkaç on yıl süren mücadeleler başladı, sendikalaşma da bu hareket içinden ortaya çıktı. Sendikalaşmanın yaygınlaşmasıyla birlikte yapılan bazı resmi reformlar bu kaba ayrıma son verdi.

Aynı zamanlarda üst ve orta sınıftan kadınlar da çocuk bakımı dışında pek bir şey yapmadıkları gibi bir de eve hapsedilmeye başlanmıştı.

Kocaları artık ev içinde çalışmıyordu, günün çoğunu dışarıda geçiriyordu. Bu çerçeve içinde, onlar sık sık, herhangi bir rahatsızlık durumunda bayılan ve boş konuşan, kolay kırılır duyarlı yaratıklar rolü oynamaya başla di. Öte yandan, onların birçoğu da toplum içindeki bu konumlarını eleştirdi.

Aynı zamanda kendilerine dinsel ve ahlaksal davalara ayıracak zaman buldular, hatta bir kısmı kadın hakları ve köleliğin kaldırılması mücadelesi içinde yer aldı. Nihayet, çalışan sınıftan olsun, burjuva sınıfından olsun, her iki sınıftan kadınlar, konumlarının değişmesinde ısrar ederek feminizmin başarısına yardımcı oldular. Bununla birlikte, bu başarı tümüyle tamamlanmış değildir. Bugün sanayileşmiş ülkelerde de kadınlar eşit haklar için mücadeleye devam etmektedir. Ancak şimdi ekonomik sorunlara ek olarak cinsel bakımdan kendi konumlarını belirleme sorunlarını ön plana çıkarmış bulunuyorlar.

Kuşkusuz, Avrupa ve Kuzey Amerika’da nispeten zengin ve liberal kadınların Dünya Kadınları içinde çok küçük bir azınlığı oluşturduğunun hatırlanması gerekir.

Batı dışındaki ülkelerde, özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinde kadın sefil ve bir kör boyun eğiş koşulları içinde yaşar. Enerjilerinin çoğu hayatta kalmak için verilen zor ve acımasız bir mücadele içinde tüketilir. Bu yüzden onlar için «Cinsel özgürlük» hakkında Batıdaki anlamda bir konuşmanın en iyisi yasadışı ve en kötüsü anlamsız olduğu yorumundan öteye gitmez. Onların ilgileri daha temel, daha çok etinde tırnağında duyduğu sorunlar üzerinedir. Bu durum, Birleşmiş Milletler Mexico City’de bir Uluslararası Kadın Konferansı organize ettiğinde açık bir biçimde görüşülmüştü. Bu konferans aynı zamanda sanayi ülkeleri ile tarım ülkelerindeki kadınlar arasında ciddi bir iletişim uçurumunun olduğunu gösterdi. Konferanstan ayrıca, kaba ama sade bir tablo ortaya çıktı: Yoksul, kırsal alanlarda 1 milyarın üzerinde kadın yaşıyor (yani dünya kadın nüfusunun çoğu) bunların çoğu da okuma yazma bilmez, bitkin ve hastalıklıdır, küçük bir ödül için saatlerce fazla çalışmaya zorlanırlar. Doğal olarak erkekler bu zor işlerin birçoğunu paylaşır ama, kadın buna karşılık en büyük yüke katlanmak zorunda kalır. Hemen hemen tüm gelişmemiş ülkelerde oğlan çocukları, yaşlılıkta bunlar anababalarının bakım güvencesi sayıldığından, doğum anından itibaren el üstünde tutulurlar. Böylece bu katı yoksulluk altında bile oğlan çocukları kızlardan daha iyi beslenir, daha iyi giyinir ve öncelikle onların eğitimi sağlanır. Güç durumlar ya da hastalıklar karşısında en çok gereksinimi olan değil de, oğlan çocuğunun gereksinimi esas alınır. Yani dişi ihtiyaçları ikincildir. Bunlardan başka, birçok yoksul ülkede kadınlar çok daha az hakka sahiptir. Bir konu üzerine seslerini çıkarabilmeleri ancak evliliktedir, o da

yarım ağızla görülür. Bedenen yıpratıcı çalışmalar ve peşpeşe geçirilen gebelikler sonucu zayıf düşer ve bu işleyişe daha çok bağlanırlar. Yoksul toplumlarda genel yaşam standardını yükseltmek amacıyla uluslararası kuruluşlar ya da hükümetlerce yapılan çalışmalar, çalışma yükü artan kadınlarda daha ezici bir etki yaratabilir. Böyle baskıcı durumlar altında «kadın özgürlüğü»nün sahip olduğu özel bir anlam vardır ve gerçekte zengin ve güçlü Batı kadın hareketine bir meydan okuma niteliği gösterir.

Bu arada bazı yoksul ülkelerin ekonomik ilerlemede büyük adımlar attığı görülmektedir. Bu gelişmenin yanı sıra, cinsel özgürlük konusunda dikkate değer bir çıkış yapan Çin Halk Cumhuriyeti’nin çabası oldukça başarılı olmaktadır. Ayrıca Hindistan, Sri Lanka ve İsrail’de kadınların devlet başkanı seçilmesinin de özel bir değeri vardır. Genel olarak, kadınların özgürleşi-minin bir Batı sorunu olmadığı ve onun global anlamının giderek daha çok tanındığını söyleyebiliriz. Aynı zamanda cinsel eşitlik talebinin her yerde kazanılması sürecinde güçlüklerle karşılaşılacağı, ancak bunun için mücadeleden de vazgeçilmeyeceği açıkça görülüyor.

TÜRKİYE’DE KADIN HAREKETLERİ

Kadın hareketleri Batı’da örneklerini gördüğümüz gibi her şeyden önce kadınlara özgü sorunların odak olarak alındığı, kadınların dayanışmalarına bilinçlenme ve bilinçlendirilmelerine, kamu oyunu ve siyasal iktidarları uyarmalarına yönelen kitle hareketleridir. Bilindiği gibi erkeklerle kadınlar XX. yüzyıla değin iki eşitsiz cinsiyet halinde sürdürmüşlerdir varlıklarını. Aşağı yukarı toplumların tümünün yapısı erkeklerin egemen oldukları, kadınların ise onlara bağımlı kalarak yaşadıkları hakça olmayan bir yapı olarak çıkmış karşımıza… Ama dünyanın genel durumundaki değişiklikler kadın – erkek ilişkileri düzeninin de sarsılmasına yeni boyutlar kazanmasına neden olmuştur. Nitekim Batı toplumlarında yüzyılın başında ve 1970′lerde kadın hareketleri iki büyük dalga halinde kendini göstermiştir.

Kadın hareketlerine yol açan etmenlerin en önemlisi, hiç kuşku yok ki, kadınların içinde bulundukları toplumsa koşullardır. Batılı kadınlar Burjuva toplum yapısı içinde çalışma koşulları, ücretler, eğitim, siyasal katılım vb. gibi konularda erkeklerle eşit bir konuma kavuşamadıkları için, toplumsal yaşamda hep ikinci planda kalmışlar ve bu durumun getirdiği bilinçlenme Batı’daki kadın hareketlerinin temel koşulu olmuştur.

Türk kadınları da Batılı hemcinsleri ile ortak bir yazgıyı paylaştıkları hatta yaşamlarını onlardan daha ağır koşullar altında sürdürdükleri halde, Cumhuriyet öncesinde de Cumhuriyet’ten sonra da Türkiye’de Batılı anlamında kadın hareketlerinden söz etmemize olanak yoktur. Nitekim Prof.Ner-min Abadan – Unat: «Türkiye’den son elli yılın bilançosu Atatürk döneminde yasama yoluyla yapılan devrimci girişimlerin Türk toplumunda kadının rol ve statüsünü ancak sınırlı biçimde değiştirebildiğini göstermektedir. Kadının bağımlılığı sadece çağı geçmiş gelenek ve törelerin ürünü değil, her şeyden önce sosyo-ekonomik konumunun bir sonucudur. Kadının siyasal davranış ve eylemlerinde özerklik kazanması sadece ikna edici yöntemlerle gerçekleştirilemez. Yeni kadın tipinin ortaya çıkışında asıl belirleyici faktör yapısal değişimler olacaktır… Türkiye’de sosyalleştirme sürecini değiştirmek cinslerin görev ve sorumluluk paylaşımını yeniden saptamak gereklidir.» (Bkz. Milliyet Gazetesi 21 Mayıs 1978 s.2) demektedir.

Türkiye’de yapısal değişim sürekli devingen bir oluşum halindedir. Ekonomik açıdan endüstrileşme, toplumsal açıdan kentleşme, siyasal açıdan demokratikleşme süreçleri toplumlar için gerçekten yaşamsal önem taşıyan sancılı süreçlerdir. Günümüzde Türk toplumu bu sorundan çok yoğun bir şekilde çekmektedir. Ama artık Türkiye’de kadın sorununun erkeklerden soyutlanarak gündeme getirilemeyeceği, kadın ve erkeğin sosyo-ekonomik yapıdaki işlev ve konumlarının her şeyden çok siyasal düzen sorunu ile ilgili olduğu kavranılmıştır. Prof. Emre Kongar’a göre «özgürlüğün ve eşitliğin en önemli güvencesi, yönetime katılmadır». (Bkz. Gösteri Dergisi, Temmuz 1983, sayı 32 s. 72). Demokrasi ise en ideal yönetime katılma yöntemidir. Bu bağlam içinde ele alındığında günümüz Türkiyesi’nde kadın haklarından söz ederken kadınlarımızın yönetime katılma oranlarını gözardı etmememiz ve gerçekçi bir ölçüt olarak ele almamız gerekir.

Türkiye’de kadınların toplumsal konumunu yürütmek için çeşitli girişimlerde bulunulduğunu hiç kimse yadsıyamaz. Ama kadınlarımızın yine de toplum içinde sağlıklı bir konuma ulaşamamış olmalarının çeşitli nedenleri vardır. Söz gelimi toplumda bazı sosyal gruplara eşitliği ve özerk sosyal grupların yararlandığı sosyal hakları yadsıyan geleneksel, baskıcı ve istismar edici kurumlar hâlâ etkinliklerini sürdürmektedirler. Toplumumuzun temelinde İslâm düşüncesinin kültürel değerleri ve bu değerlerin belirlediği ahlaksal ideoloji yatmakta bu ideoloji ise toplumsal etkinliklerde iş bölümünü cinsiyete göre düzenlemektedir. Bunun sonucunda ise kadının yeri ev kadınlığı ve anne oluşuyla belirlenmektedir.

Cumhuriyetten sonra kadınlarımıza hukuk açısından eşit haklar yanında eğitimde ve iş hayatında eşit olanaklar sağlanması da amaçlanmıştır. Laikleşme ile birlikte dinsel ideolojinin neden olduğu cinsiyet temeline dayanan işbölümü de bir ölçüde çözülmüştür. Ama yasal haklarla gerçekler arasında hâlâ büyük bir uçurum vardır. Bir toplum içinde kadın ve erkeğin rolleri o toplumun gelenek görenek ve inançlarınca da belirlenir. Kadın bu yüzden toplumsal yerini salt yasa değişiklikleriyle kazanamaz. Prof. Abadan’ın çok yerinde bir saptamayla belirlediği gibi, toplumu oluşturan kadın – erkek tüm bireylerin dünya görüşlerini, davranışlarını değiştirecek köklü yapısal değişimlere gereksinme vardır. Her toplumda «kadınlara» ya da «erkeklere» özgü diye belirlenen bazı kalıplaşmış yasaların bulunduğunu ve bu kalıplaşmış yasaların toplumumuzda da çok üstün bir rol oynadıklarını yadsıyamayız.

Türkiye’de açıkça söylenmese de kadınların ülke kalkınmasında erkekler kadar katkı ve payları bulunmadığı inancı yaygındır. Büyük bir bölümüyle kadınlarımız da kendileri için belirlenen yer ve durumu değiştirmek üzere bir şey yapmamakta, yapamamakta, konumlarını bir yazgı olarak benimsemektedirler.

Kadınlarımız özellikle erkeklerin egemen olduğu alanlara girerlerse kadınlıklarından bir şeyler yitirecekleri kaygısını duymakta, bir yandan başarılı olurken bir yandan saldırgan, tutkulu, erkeksi diye değerlendirileceklerinden korkmaktadırlar. İşte bu korku onları geleneksel beklentilerine sığınmaya itmektedir. Oysa, kadın kendi yaşamını kendisi özgürce planlayabil-meli, başkalarının kendisi için çizdiği yazgıya gerektiğinde «hayır» deyip değiştirebilmelidir onu. İnsan olarak önündeki tüm olanak ve alanlardan yararlanabilmesi; özellikle siyasal alanda etkinlik gösterip ağırlığını duyur-malıdır. Çünkü tüm idari kademeler ve plan siyasaları son derece ilerici öneriler getirseler, yasalar önerseler bile, ideal çözümlerin gerçekleşmesi için önemli bir koşulun yerine getirilmesi gerekmektedir: Bu yasalardan yararlanacak toplumsal güçlerin toplu istem ve savaşımları. Kısacası çözüm büyük ölçüde siyasal alanda – demokratikleşme sürecinin başarılı bir şekilde gerçekleşmesiyle koşut olarak belirlenecektir. Oysa Türk kadını toplu olarak çalışma yaşamına bile önce Balkan Savaşı daha sonra I. Dünya ve Kurtuluş Savaşı gibi olağanüstü koşullarda, erkeklerin cepheye gitmesi sonucu ortaya çıkan bir zorunlulukla atılmıştır. I. Dünya Savaşı o zamana değin yaşamını kafes ardında sürdüren çok sayıda kadını silah ve gıda fabrikalarında çalışmaya itmiştir. Kurtuluş savaşı ise ekonomik yaşama katılmalarının yanısıra kadınlarımızın siyasal savaşıma katılmalarını da zorlamıştır. Buna karşın, kadınlarımız siyasal haklarını elde edebilmek için 1930 ve 1934′lere değin beklemek zorunda kalmışlardır. 1935 -1977, yılları arasında Parlamentoya 69 kadın girebilmiş, hükümetlerde yalnız iki kadın görev alabilmiştir. Kısacası kadınlarımız siyasal alanda sayın Şirin Tekeli’nin değerli yapıtında önemle vurguladığı gibi «her zaman sınırlı, olağandışı ve simgesel bir yol» oynamışlardır. (Bkz. Şirin Tekeli, Kadının Siyasal Hayattaki Yeri Üzerine Karşılaştırmalı Bir Araştırma.)

Kısacası Türk kadınlarının büyük çoğunluğu toplumsal – siyasal yaşama yaygın olarak katılmadıkları ve Atatürk Devrimi Kadın Haklarını yukardan gerçekleştirdiği için Batı benzeri kitlesel kadın hareketleri ya da gerçek anlamında feminist bir hareket Türkiye’de görülmemiştir. Çeşitli Kadın Derneklerinin etkinliklerini bu akım içinde ya da tepkisel kadın hareketleri olarak yorumlamak ise büyük bir yanılgı olur.

Bu genel değerlendirmeden sonra Batılı anlamda kadın hareketleri olmasalar bile Osmanlı döneminde (özellikle Tanzimat ve Meşrutiyette) kadına ilişkin çalışmaları kısaca özetleyip Atatürk Devriminin Türk kadınlarına getirdiği hakları ele alacağız.

A. Osmanlı Döneminde Kadının Kurtuluşuna İlişkin Etkinlikler

1839 Gülhane Hatt-ı Hümayun’u, Osmanlı İmparatorluğunda bir dizi reformun ve bu arada da (özel bir anlamda) kadının kurtuluşu hareketlerinin başlangıcını simgeler. Bu dönemde okullar Batı örnek alınarak yeniden örgütlenmişler, yeni bir hukuk düzeni reformu gerçekleşmiş, Avrupa’dan kaynaklanan çeşitli ideolojik akımlar artık yavaş yavaş eski İslâm görüşünün yerini almaya başlamıştır. Bu dönemde resmi olmayan basın gelişmiş ve eski medrese kültüründen kopmuş yeni bir kültürlü insanlar sınıfı doğmuştur. Başlangıçta dış görünüşleri daha sonra da düşünme biçimleri büyük ölçüde değişen ve giderek Batılı bir yaşam biçimini benimseyen bu sınıfın Osmanlı İmparatorluğunun dinsel dönüşümünde çok önemli bir rolü olmuştur. Bu yeni düşünen sınıf yabancı dil de bilenlerden oluştuğu için Avrupa’da olup bitenleri, Batı’nın kültürel ve toplumsal olaylarını yakından izleyebilmiş ve burun sonuçları yerli gazete ve dergilerde yankılanmıştır. İşte kadının toplumdaki konumunun yükselmesi düşüncesi de böyle bir ortamda Osmanlı toplumunda yavaş yavaş etkinliğini göstermeye başlamıştır. Örneğin 1860′larda Agâh Efendi ile İbrahim Şinasi’nin yayınladıkları Ter-cüman-ı Ahval gazetesinde Türklerde evlilik ilişkileri ele alınmış ve Şinasi’nin din adamlarını hicveden Şâir Evlenmesi adlı piyesi yayınlanmıştır. (Bkz. B. Caporal, Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, s.54) 1862 yılında ise Şinasi Tasvir-i Efkâr gazetesini çıkarmaya başlamış, Namık Kemal kadınların eğitimi sorununu ele alan Terbiye-i Nisvan Hakkında bir Lâyiha adlı makalesini burada yayınlamıştır. Namık Kemal daha sonra kendi yönetimindeki İbret gazetesinde de Osmanlı toplumunda kadının ezikliğine karşı çıkan Aile başlıklı makalesini yayınlamıştır. Namık Kemal’e göre, Osmanlı İmparatorluğunda öğretim Batıdaki biçimiyle yeniden düzenlenmeli; kızlar okullara devam edip çağdaş değerleri işleyen bir öğrenim görmelidirler. Çünkü aile ve ulusun çöküşünün en önemli nedenlerinden biri de kadınların bilgisizliğidir. Yine dönemin yayın organlarından Terakki, Türk kadınlarının da Avrupalı kadınlar gibi eğitim görmelerini isteyip evlilikteki aşağı durumlarını kınayan, kadının köleliğini ayıplayan ve bu köleliğin onun toplumsal yaşama katılmasını nasıl engellediğini vurgulayan bir dizi makale yayınlamıştır. (Bkz. a.g.y. s.55) Terakki daha sonra Muhad-derat İçin Gazetedir başlığı altında haftalık bir kadın gazetesi eki yayımlamaya başlamıştır. Bu ekte, kadınların yazdığı kız okulları açılmasını, cinslerin eşitliğini, tek eşitliğin üstünlüğünü savunan yazılar ve Batı Feminist akımlara ilişkin haberler yer almıştır.

Eğitimde kadınla erkeğin eşitliği ilkesini Ahmet Mithat Efendi de, gerek Felsefe-i Zenan’da gerekse Diplomalı Kız’da savunmuştur. (Bkz. a.g.y. s.59).

1876′da Osmanlı Devleti Kanunî Esasîyi kabul etmekle meşrutî bir idareye geçmişti. 23 Aralık’ta ilan edilen bu Anayasa, Batıdan esinlenmiş olan özgürlükçü reformları içeriyor ve Osmanlı toplumu için bir dönüm noktasını müjdeliyordu. Bu Anayasa için en çok emeği geçen kişi, Batıdakilere benzer özgürlükçü reformların tutkulu bir savunucusu olan Mithat Paşa idi. Ne yazık ki, Anayasa’nın ilanından çok kısa bir süre sonra 5 Şubat 1877 de dönemin padişahı Abdülhamit, Mithatpaşa’yı görevinden azlediyor ve böylece Osmanlı İmparatorluğu yeniden 30 yıl sürecek olan katı bir mutlakiyet yönetimine geri dönüyordu.

Abdülhamit döneminin resmi ideolojisi Pan-İslamizm idi. Bu ideolojinin temelinde Batı karşıtlığı yatıyordu. Bu ideolojiyi benimseyenler Batı tekniği ile sermayesini kabul ederlerken tüm Batılı düşünceleri şiddetle yadsıyorlardı. Bu yüzden, basın ve yayına giderek inanılmaz boyutlara ulaşan bir sansür uygulandı. Ne var ki tüm önlemlere karşın basın ve yayın yine de belli bir gelişme gösterdi ve okur sayısı önemli ölçüde arttı. Örneğin kadın okur sayısı Tanzimatın son yıllarına oranla yüz katına ulaştı. (Bkz. B. Caporal, a.g.y. s.66) Kadın basını gelişip kadın dersleri yayınlanmaya başlandı. Bunlara örnek olarak Hanımlara mahsus gazete, İnsaniyet, İnci, Hanımlar, Hanımlara Mahsus Malûmat gibi basın organlarını sayabiliriz.. Bu dönemin yazıları yayınlanan ünlü kadın yazarları da Fatma Aliye, Emine Semiye, Nigar Hanım, Makbule Leman, Fahrünnisa hanım, Hamiyet Zehra ve Keçe-cizade İkbal hanımlar idi. Ne var ki bu dönemde kadınların siyasal hakları hiçbir şekilde söz konusu olamıyor, çıkan yazılarda genellikle «iyi bir anne, iyi bir eş, iyi bir müslüman» olma motifi işleniyordu. (Bkz. a.g.y. s.66-67)

Osmanlı – Türk toplumunda belli bir Aydınlar azınlığının gerçekleştirdiği başarılar, o dönem Osmanlı toplumu içindeki kadın hareketlerine gerçek bir hız vermek için yeterince kuwetli değildi. Ayrıca cephelerdeki yenilgi ve iç güçlükler, büyük kitlelerin ve özellikle kadınların daha iyi yaşam koşulları için savaşmalarını engellemek üzere nedenler olarak kullanıldı. 1889′da yenilgi ile sonuçlanan Türk-Rus savaşından sonra II. Abdülhamit bir fermanla halktan olan kadınların yaşmak ve ferace giymelerini yasakladı. Böylece, artık yaşmak ve ferace giymek yalnız saraylılar için sözkonusu oluyordu. Bu garip karar, Osmanlı kadınlarının kara çarşafı sokak giysisi olarak kullanmalarına yol açtı. Yani çarşaf ancak 19. yüzyıl sonlarında bir giysi olarak kabul edilmiş oldu.

Aslında Osmanlı İmparatorluğunda kadın için yaşam, türlü sınırlamalar içinde varolmayı sürdürmek demekti. Ama, Osmanlı egemenliği altında kadınların tümüyle edilgin birer araç olduklarını varsaymak bir yanılgı olur. Yukarda örnek olarak verdiğimiz aydın kadınlar, daha iyi ve daha çok eğitim görmek, poligaminin ve hülle yoluyla boşanmanın ortadan kaldırılmasını sağlamak, erkeklerle eşit haklara sahip olmak için 19. yüzyılın son çeyreğinde ve 20. yüzyılın başlarında savaşımlarını sürdürdüler. Örneğin 1896′da Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı olan Fatma Aliye hanım roman ve makalelerinde hep kadın sorununu işledi. Çok karılılığı bir doğa yasası olarak kabul eden Mahmut Esat Efendiye karşı sürdürdüğü polemiklerle ün kazandı. Fatma Aliye hanım daha sonra da Nisvan-ı İslâm adlı bir kitap yayınladı. Böylece Osmanlı toplumunda kadının durumu sorunu ilk kez bir kadın tarafından ayrıntılı bir şekilde ve çözüm önerileriyle birlikte ele alınıyordu.

1899 sıralarında ise Hanımlara Mahsus Gazete’de Rasime Hanım, «Kadın Terbiyesi» başlıklı bir yazısında şunları söylüyordu: «Hakiki iffet ve edeb ahkâmının umumî cereyanı, kadınları evde oturmaya, bir yere çıkmamaya veya çıktıkları zaman, sıkıca örtünmeye davet etmekten ziyade, ıslâh ve tenviri fikirlerine hizmet etmelidir.» (Bkz. N. Arat, Kadın Sorunu s. 74, 75)

II. Meşrutiyet Dönemi başlangıçta anlatım özgürlüğünü de birlikte getirdiği için, tüm özgürlük biçimlerinin bu arada kadınlara ilişkin sorunların da çok yoğun bir şekilde tartışıldığı bir dönem olmuştur. 1909 -1918 yılları arasında kadınlara ilişkin sorunları inceleyip çözümler getirmeye çalışan ve canlı bir tartışma ortamının organları olarak karşımıza çıkan çok sayıda gazete ve dergi görüyoruz. Örneğin, Kadın, Kadınlar Dünyası; Kadınlık, Osmanlı Kadınlar Alemi, Kadın Kalbi v.b.g. Bütün bu dergilerde kadınlar yazar hatta yönetici olarak görev almışlardı. Nitekim, Kadınlık dergisinde Nigar hanımı Osmanlı Kadınlar Alemi dergisinde ise Feriha Kâmran hanımı tanınmış yazarlar olarak buluyoruz. (Bkz. B. Caporal, a.g.y. s.77)

II. Meşrutiyet döneminde kadın sorunu karşısında değişik tutumlar takınmış olan ve etkilerini günümüz Türkiye’sinde de hâlâ duymakta olduğumuz üç ideolojik akımla karşılaşıyoruz: İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük.

İslamcılar kendi işlerinde üç gruba ayrılıyorlar:

1. Derviş Vahdetînin başını çektiği İttihad-ı Muhammedi grubu. Yayın organları Volkan.

2. Şeyh-ül İslâm, Mustafa Sabri ve Musa Kâzım efendilerin yönettikleri Cemiyet-i İlmi-yye-i İslâmiye grubu. Yayın organları Beyan-ûl Hak.

3. Sonradan tutuculaşarak Sebilûrreşat adını alan, başlangıçta reformist eğilimli Sırat-ı Müstakim dergisi çevresinde toplanan ve aralarında

Sait Halim Paşa, Mehmet Akif, Aksekili Ahmet Hamdi ve Mihrettin Aru-si’nin bulunduğu İslamcı grup.

(Bkz. 3. Caporal, a.g.y. s.79)

İslamcıların tümü de Batı uygarlığının bilimsel ve teknik yönünün belli bir ölçüde ödünç alınabileceğini; ancak İslâmın kültürel ve dinsel yönü, Batf nınkinden çok daha üstün ve zengin olduğu için, bu alanların şiddetle korunması gerektiği görüşündeydiler. Bu arada, Müslüman Osmanlı kadını da modernleşmeye, Avrupai yaşam biçiminin etkisine karşı korunmalıydı. Nitekim Musa Kâzım gibi bazı İslamcılar, kadınların giyim konusunda biraz özgürlük kazanmaları ve erkeklerinin yanında sokağa çıkmaları karşısında «Devletin dini İslâmdır. Hükümet, Şeriatı çiğneyenleri cezalandırmalıdır» yaygaralarıyla hükümete başvurup çarşaf giymeyi zorunlu kılan bir yasanın çıkarılmasını istediler. Mehmet Akif, çarşaf çıkarma isteğinin bir bahane olduğunu, Osmanlı kadınının Batılı değer ve adetleri ve Avrupalı hemcinslerinin özgürlüklerini isteyip benimseme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu öne sürmekteydi. İslamcılar çok eşliliği ve tek yanlı boşanmanın yasallığını savunup kadınların yalnızca ev işleriyle uğraşmaları gerektiğini vurgulu-yorlardı. Örneğin, Mustafa Sabri, kadınların yönetimde söz sahibi olmaları kesinlikle olanaksızdır derken Sait Halim Paşa da kadınlara özgürlük ve yönetime katılma hakkı veren uygarlıkların batıp gittiklerini dile getiriyordu. (Bkz. B. Caporal, a.g.y. s.82,83)

Batıcı akımın yandaşları da kendi içlerinde köktenciler ve ılımlılar olmak üzere ikiye ayrılıyorlardı. Köktenciler din ve devlet işlerinin ayrı şeyler olduğunu savunuyor; Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünün gerçek nedeni ve sorumlusu olarak İslâm dinini suçluyorlardı. Bunlara örnek olarak ozan Tevfik Fikret’i, İttihat ve Terakki Derneği üyelerinden Doktor Niyazi’yi ve Türk Kadınlığının Tereddisi adlı kitabın yazarı Selahattin Asım’ı sayabiliriz. Laiklik konusundaki görüşleri gözönüne alındığında, İttihat ve Terakki Derneği kurucularından Doktor Abdullah Cevdet de belki bu grup içine sokulabilir.

Ilımlı Batıcılara gelince, onlar Osmanlı İmparatorluğunun içine düşmüş olduğu durumun sorumlusu olarak ulemayı suçlamaktaydılar. Onlara göre, İslâmın kendisi hiçbir zaman ilerlemeyi engellememiş ama hep yanlış yorumlanıp yobazlar ve fırsatçılar tarafından sömürülmüştü. İslâm işte bu

gibilerin yüzünden «bir boş inançlar bataklığı haline» gelmişti. (Bkz. Capo-ral, a.g.y. s.87,88) Bu yüzden eğer içine düşmüş olduğumuz bunalımdan kurtulmak istiyorsak İslâm bir reformdan geçirilmeli, Batı uygarlığı teknik yönüyle benimsenmeli ama Batı’nın kültürüne karşı kendi Türk-İslâm kültürümüz şiddetle savunulmalıdır.

Oysa köktenci Batıcılar için bunalımdan çıkış yolu, Batının yalnız uygarlığıyla değil, dinsel ve kültürel değerleriyle de benimsenmesi, bir düşünsel -dinsel devrimin gerçekleştirilmesine dayanmaktadır. Bu yüzden İslama dayalı eski değerler dizgesi yadsınıp Batı’nın laik değerler dizgesi benimsenmelidir.

Bu gruba giren düşünürlerden Selahattin Asım, Türk Kadınlığının Tereddisi (1905) adlı kitabında Türk kadınının çarşaf giyme, kadını kapatma, çok – eşlilik, boşama, miras, kölelik vb. gibi konulara ilişkin dinsel kökenli yasalar ve töreler yüzünden ağlanacak duruma düştüğünü, çok uzun süredir dinsel kurumların baskısı altında ezildiği için, doğal niteliklerini yitirip yozlaş-tığını dile getirir. Ona göre bu yasa ve töreler yalnız Türk kadınlarının değil, Türk erkeklerinin de gerileme ve yozlaşmalarına neden olmuştur. (Bkz. B. Caporal, a.g.y. s.88,89) İşte bu yüzden, «bu alandaki dinsel normların, kuramların, yargılar ve ilkelerin tümü, hem uygarlık hem de Türk kadını, Türk halkı adına reddedilebilir ve reddedilmelidir.» (Bkz. a.g.y. s.89)

II. Meşrutiyet dönemi içindeki üçüncü ideolojik akım, Türkçülük akımıdır. Başta gelen Türkçüler arasında Ziya Gökalp’i, Hamdullah Suphi Tanrı-över’i, Halim Sabit Şibay’ı ve Mehmet Emin Yurdakul’la Halide Edib Adı-var’ı sayabiliriz.

Ziya Gökalp’in öncüsü olduğu bu düşünce akımı önce Selanik’te Genç Kalemler ve Yeni Felsefe Mecmuası dergilerinin yazarları arasında doğup Yeni Hayat akımı adını aldı. Yeni Hayat Akımı’na bağlı düşünürler de kendi içlerinde iki ayrı gruba ayrıldılar. Birinci grupta materyalist ve sosyalistler, ikinci grupta ise ülkücü ve ulusçular yer aldı. İlk grup kısa sürede dağıldı. İkinci grup ise, asıl Türkçülük akımının çekirdeğini oluşturdu. Ziya Gökalp 1912′de Selanik’ten ayrılıp İstanbul’a geçmiş ve Türk Ocağı adlı bir dernekte yerleşmiş bazı Pan-Türkistlerle işbirliği yapmıştı. Bu Pan-Türkistle-rin yayın organları Türk Yurdu dergisi idi. Ziya Gökalp ve arkadaşları Pan-Türkistlerle her konuda ayrı görüşleri savunmalarına karşın bir işbirliğine giriştiler.

Türkçüler Osmanlı İmparatorluğunun çöküş nedeni olarak müslümanla-rın değişen koşullara uymamalarını, yeniliklere karşı olmalarını gösteriyorlardı. Onlara göre, İslâm, ulusal kültürleri baskı altında bırakıp zayıflamalarına neden olmuştu. Oysa ulusal kültürün yeniden canlandırılması gerekiyordu. Nitekim Ziya Gökalp için kalkış noktası kültür kavramıydı. O, kültürü uygarlık kavramından kesinlikle ayırıyordu. Batı uygarlığını ise değişik kültürlerdeki ulusların oluşturduğu bir uygarlık olarak görüyordu. Ona göre, Batı uygarlığını benimsemek, Türk kültürünü yadsımak anlamına gelmemekteydi. Tersine Türkler Batı uygarlığına geçtikleri zaman, ulusal kültürleri ve onun bir parçası olan İslâmi değerlerle Batı uygarlığının zenginleşmesine katkıda bulunacaklardı. (Bkz. a.g.y. s.93-94) Bu genel düşünce çerçevesi içinde Ziya Gökalp’te kadın sorunu toplumbilim açısından değil de daha çok yazınsal bir tema olarak işlenmiştir. Başlangıçta şiirlerinde kadın özgürlüğü ve kadın – erkek eşitliği temasını işleyen Ziya Gökalp 1917′den sonraki yapıtlarında Türklerde aile kurumunun evrimini irdelerken kadın sorunu üstünde daha ayrıntılı bir şekilde durmuştur.

O, Türk ailesinin evrimini «boy», «il», «konak» ve «yuva» dönemlerini içeren dört ayrı aşamada inceler. «Boy»larda kadınların hakları ilke olarak erkeklerininkine eşittir. Çocuklar anneye aittir. Ama kadın, bu anaerkil düzenden yeterince yararlanamaz. Çünkü hukuksal açıdan her türlü yetke «dayı»ya aittir.

Birçok «boy»un bir araya gelerek oluşturdukları illerde evsel yaşam özerklik kazanır. Aile, siyasal örgütten ayrılıp toplumsal bir birim olarak kendisini gösterir. Gökalp, İl’lerde atalara tapınma olgusunun da ortaya çıktığını ama bu olguda yalnız erkek atasının değil, kadının atasının ruhunun da yer aldığını vurgular. Bu yüzden, Gökalp’e göre, bu dönemin Türk devletlerinde ailede yetke, eşit olarak anne ve baba tarafından paylaşılır.

«Konak» aşamasına gelince, bu aşama İslâmiyet’in Türkler tarafından kabul edilmesinden sonra görülür. Bu aşamada Türkler İslâmi benimsedikleri için, Türk adetleri ortadan kalkar; Arap ve İran uygarlıklarıma Bizansın etkisi Türk aile yapısını büyük ölçüde yozlaştırır. Kadınlarla erkekler arasındaki ayrılığın çarpıcı bir simgesi olan «konak»larda kadınlar kendilerine ayrılan «harem» dairelerinde Osmanlı kadınının yazgısı haline gelen aşağı bir durum ve konumda yaşarlar.

Türk ailesinin evriminde dördüncü dönem ise, Osmanlı İmparatorluğunda IX. yüzyılda başlamıştır. Dine dayalı geleneksel toplumsal kurumların bu arada da ailenin eleştirel bir tutumla ve bilimsel açıdan ele alındığı bu dönemde ailenin niteliği yavaş yavaş değişmiştir. Ekonomik gereksinmeler kadının aile dışına çıkmasına ve babalık yetkesinin tartışılmasına yol açmıştır. Bu nedenle «konaMar artık yerlerini Ziya Gökalp’in «tek-eşli aile barınakları» diye adlandırdığı «yuva»lara bırakmışlardır. (Bkz. a.g.y. s.98,99)

Ziya Gökalp’in bu düşünceleri 1917 Aile Kararnamesinin çıkmasında etkili olduğu gibi, döneminin yazarlarını ve daha sonra Atatürk Devrimini büyük ölçüde etkilemiştir. Örneğin, o dönemin aydın kadınlarından Halide Edib, yapıtlarında kadınları çarşaflarını asmış, konak duvarları arasındaki tutsaklıktan kurtulup eşiyle birlikte ülkesinin kalkınmasına katkıda bulunan kişiler olarak betimlemiştir. Ne var ki o, kadın – erkek eşitliğini savunduğu ve bir kadın olarak bu tür sorunları ele alıp işlediği için tutucu çevrelerin ağır saldırılarına uğramıştır. (Bkz. a.g.y. s.100)

Kadının kurtuluşu konusundaki tüm bu düşünceler, zorlu karşı-çıkışla-ra ve Batılılışmaya karşı direnişlere rağmen aydınlar arasında yandaş buldukları için gerçek yengilerine Atatürk Devrimiyle sınırlı bir ölçüde de olsa kavuşacaklar ve Cumhuriyetle birlikte gelişip çiçekleneceklerdir.

B. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Dönemi İçinde Kadına İlişkin Etkinlikler

Türk kadınının yazgısı belli bir dönemde Cumhuriyetle birlikte değişmiştir, denilebilir. Birinci Dünya Savaşından yenik, yorgun ve tükenmiş bir durumda çıkan Osmanlı İmparatorluğu, Batı’nın deyimiyle «Hasta adam», Ulusal Kurtuluş Savaşının liderliğini üstlenen Mustafa Kemal’in askeri dehası ve yılmayan çabaları sonunda yerini genç ve dinamik Türkiye Cumhuriyetine bırakmıştı. (Bkz. N. Arat, Kadın Sorunu s.76)

Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü ve bu olayın etkileri kadınları özgürleştirme girişimlerini bir ölçüde yavaşlatmıştı ama büsbütün yok edememişti. Örneğin Maarif Nazırı Ali Kemal, İstanbul Darülfünununda kadınlara özgü ilk dersleri 19 Mart 1919′da Felsefe Fakültesinde başlamıştı. Bu derslere devam eden kız öğrencilere dersler sırasında yüzlerindeki peçeleri kaldırma izni de verilmişti. (Bkz. N. Abadan Unat Türk Toplumunda Kadın, s.12) Bu arada Yunanlıların İzmir’e, İngilizlerin İstanbul’a, Fransız ve İtalyanların Güney Anadolu’ya girişleri Türk kadınlarını erkekleri ile birlikte yurt savunmasında etkin rol almaya ve ilk kez bu tür siyasal eylemciliğe yöneltti. Nitekim Türk kadınları İstanbul’da işgalci emperyalist güçlere karşı düzenlenen mitinglere katıldıkları gibi, Mustafa Kemal’in Anadolu’da oluşturduğu Kuva-yi Milliye’de de erkekleri gibi etkin bir şekilde çalıştılar. Bu yüzden, Türk Kurtuluş Savaşını Türk kadınının kurtuluşu için bir dönüm noktası olarak kabul edebiliriz. Çünkü Anadolu’daki ölüm-kalım savaşında Halide Edib gibi aydın kadınlarla birlikte tüm köylü kadınlarımız silah ve yiyecek sağlanması konusunda canla başla çalışmışlardır. Kadınlarımız bu dönemde yalnızca sosyal yardım üstünlükleri için örgütlenmekle yetinmemişler, Sivas’da Anadolu kadınlarımızın Müdafaaî Milliye Teşkilatını kurarak (9 Eylül 1919) Mustafa Kemal’in güttüğü siyaseti desteklediklerini somut bir biçimde göstermişlerdir. Nitekim bu örgüt Amasya, Kayseri, Niğde, Erzincan, Burdur, Konya, Denizli ve Kangal’da da şubeler kurmuştur^ (Bkz. N. Abadan Unat, a.g.y. s.12) Türk kadınlarının bu etkin çalışmalarını Atatürk 3 Şubat 1923′te İzmir’de verdiği bir söylevde şöyle belgelemiştir: «Kadınlarımız bundan sonra haremlere kapatılmayacak, gizlenmeyecek, yüzlerini ört-meyeceklerdir. Çünkü bu tüm ülkenin daha çok acılar çekmesine neden olacaktır. Türk kadınları ulusal bağımsızlığımız için savaş boyunca cesaretle dövüşmüşlerdir. Bugün onlar özgür olmalı, eğitim olanaklarından yararlanmalı, erkeklerimizinkine eşit bir düzeye çıkarılmalıdırlar. Çünkü buna layıktırlar. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını, ‘ben, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi halâsa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar himmet gösterdim’ diyemez» (Bkz. N.Arat, Kadın Sorunu, s.78)

Bu sözler, Türk kadınlarının büyük potansiyel gücünü kavramış onların yeni Türkiye’nin bağımsızlık ve saygınlığı için gerekli temeller olduklarına yürekten inanmış büyük bir siyasal liderin ilerde kadınlara ilişkin olarak gerçekleştireceği devrimleri de müjdelemektedir. Zaten Mustafa Kemal yaptığı çeşitli yurt gezilerinin hemen hemen hepsinde özellikle kırsal alanlarda hep eşitlikçi önlemlerden yana olduğunu dile getirip Türk kamuoyunu köklü değişikliklere hazırlamaya çalışmıştır. Ne acı ki, ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin türdeş olmayan yapısı bu köklü değişikliklerin geciktirilmesine neden olmuştur. Meclisteki ilerici kesimin temsilcisi olan Tunalı Hilmi Bey gibi sözcüler birkaç kez Türk kadınının eşitlik özlemlerini yasal önlemler haline getirmeye çalıştıkları halde, kasabalı esnaf ve küçük memurlardan oluşan tutucu çoğunluk tarafından engellenmişlerdir. Mustafa Kemal, ancak Cumhuriyet Hükümetinin Tek Adam olarak en güçlü kişisi haline geldikten sonra, planladığı devrimleri gerçekleştirebilmek üzere harekete geçmiş, uzun vadeli evrimci güçlerin sonucunu bekleyerek zaman yitirmek istemediği için, yasama etkinliğini toplumsal değişimin itici gücü olarak kullanmaya başlamıştır. (Bkz. N. Abadan Unat, a.g.y. s.15) İlkin devrimleri engelleyebilecek kurumların etkisiz duruma getirilmeleri gerektiğinden Mustafa Kemal 1 Mart 1924′teki bir söylevinde gerçekleştireceği eylemlerin stratejisini şu sözcüklerle belirlemiştir: «Önemli olan sorun, hukuk anlayışını, yasaları, adalet örgütünü toplumsal yaşayışın uyması gereken çağ koşullarıyla uyuşmazlık içinde olan ilkelerden kurtarmak sorunudur. Aile hukukunda, medeni hukukta izlenecek yol ancak, Batı uygarlığının hukuksal yönü olabilir. Yarı önlemlerle, yüz yıllık inançlara bağlılıkla izlenecek yol, ulusların uyanışının karşısına çıkan en büyük engeldir.» (Bkz. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri c. 1. s.317)

Bu söylevden sonra 3 Mart 1924′te Halifelik kaldırılmış; yine aynı tarihte Öğretim Birliği Yasası kabul edilmiştir. 8 Nisan 1924′te çıkan bir yasayla Şeriat Mahkemeleri kapatılmış, 25 Kasım 1925′te Şapka Devrimi yapılmıştır. 26 Aralık 1925′de ise uluslararası takvim ve saat kabul edilmiştir. 4 Ekim 1926′da yürürlüğe giren Türk Yurttaşlar Yasası (Medeni Kanun) ise çok karılılığı yasadışı ilan etmiş, kadın ve erkeğe eşit boşanma hakkını tanıyıp kadınların özgürlük ve eşitliklerine biçimsel bir güvence sağlamıştır. Eskisinden farklı olarak çocukların gözetimi ana babanın her ikisine, ölüm halinde ise çocuğun velayeti geride kalan eşe verilmiştir. Boşanma halinde çocuğun velayetinin ana babadan hangisine verileceği yargıç takdirine bırakılmıştır. Mirasta tam bir eşitlik ilkesi kabul edilmiş. Evlenmelerin geçerli olabilmesi için gelinin hazır bulunması koşulu getirilip vekalet yoluyla nikâh kıyma geçersiz kılınmıştır. Tanıklık konusunda cinsler arasında eşitlik ilkesi kabul edilmiştir. (Bkz. N.Abadan Unat, a.g.y. s. 15)

Yurttaşlar yasasının kadın haklarına ilişkin olarak getirdiği yenilikler Anayasayı da etkilemiştir. 9 Nisan 1928′de din ve devlet işlerini ayıran laiklik ilkesinin kabulünden ve 1 Kasım 1928′deki Harf Devriminden sonra 3 Nisan 1930′da kadınlarımıza Belediye Meclislerine seçme ve seçilme hakkı verilmiştir. 5 Aralık 1934′de Milletvekili seçme ve seçilme hakkı ile birlikte Türk kadınlarına eşit yurttaşlık hakları tanınmıştır. Bu tarihsel bir adım, Türk ve İslâm kadınının yazgısında değişiklik yapacak büyük bir atılımdı. Atatürk bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getiriyordu: «Bu kararla Türk kadınları, siyasal ve sosyal alanda pek çok Batı ülkelerindeki kadınlardan daha üstün bir durum kazanmışlardır. Bundan sonra, peçe altında, kafes ardında kadın kalmayacaktır. Türk kadınları bugün en önemli haklarını kazanmışlardır. Bundan ötürü, ben, bu kararı en önemli reformlarımızdan biri sayıyorum.» (Bkz. N. Arat, a.g.y. s.88) Bu yeniliğin sonucunda 1 Mart 1935′te açılışı yapılan 5. Dönem Büyük Millet Meclisinde 18 kadın milletvekili erkek arkadaşlarının yanında yer almıştır. Ne yazık ki bu dönemden sonra Büyük Millet Meclisine bir daha hiç bu kadar çok sayıda kadın milletvekili girememiştir. Bunun nedenlerinden birinin 1946 yılında çok partili seçim sistemine geçiş olduğu söylenebilir. Çok partili rejim, seçimlerde kadınlar için tercihli seçme sistemini değiştirdiğinden seçim kampanyalarına katılan kadın sayısı kadar parlamentoya giren kadın sayısı da giderek azalmıştır. Bu azalmanın bir başka nedeni ise, örneğin Şirin Tekeli’ye göre, Atatürk’ün yaşadığı süre içinde kadınların siyasal durumlarının salt simgesel bir durum oluşudur. Atatürk gerçek bir demokratik sisteme duyduğu inancı kanıtlamak için, Türk kadınlarına siyasal haklarını vererek Batıya Türkiye Cumhuriyetini Batılı demokrasilerin çoğundan daha ileri bir düzeye yükseltmiş olduğunu göstermek istemiştir. Yani Türk kadınları, tüm Müslüman ülkelerdeki kızkardeş-lerinden hatta Batıdaki örneğin Fransız, İtalyan ve İsviçreli kadınlardan daha önce elde ettikleri siyasal haklarını gerçek bir çaba sonucunda değil, büyük önder Atatürk’ün bir armağanı olarak kazanmışlardır.

Atatürk Devriminin kadınlarla ilgili olan yanının ereği, gerçekte Türk kadınını yüzyıllar boyu yalnız kuşakların sürdürülmesini sağlayacak bir araç ve erkeğin malı kabul eden görüşü sarsmaktı. Onun en büyük özlemi, Türk kadınlarına eşit fırsat ve eğitim olanakları sağlayacak onların doğuştan taşıdıkları yeteneklerini geliştirme, onlara siyasal haklar tanımak suretiyle kamu işlerine karşı meraklarını uyandırmaktı. (Bkz. N.Arat, a.g.y. s. 106)

Atatürk Devriminin, bu Devrime ve Batılılaşmaya candan inanmış seçkin bir sınıfın desteğine karşın, büyük kentlerin dışındaki yerlerde özellikle kırsal kesimde büyük bir kitleyi tümüyle değiştiremediği yadsınamayacak bu olgudur. Sayın Nermin Abadan Unat’a göre, «Seçkinci bir yaklaşımı benimsemiş olan Atatürk ve İnönü, Öğrenim düzeyinin her katına büyük önem vermek ve kadınların hukuki statülerini siyasal katılmaya elverişli bir hale getirmek suretiyle sömürülen bir kadınlığın kurtuluşunu sağlamanın mümkün olduğuna inanmışlardı.» Oysa günümüz Türkiye’sinde sosyal bilimcilerin çoğu, kadının konumunun ancak üretimde oynadığı rol ve ekonomideki katılma payına göre irdelenebileceği kanısındadırlar. Bu yüzden, bu sosyal bilimcilere göre, siyasetle daha fazla ilgilenmek ve siyasal davranış ve eylemlerinde özerklik ikna edici yöntemlerle gerçekleştirilemez. Çünkü iç ve dış göç, kentleşme, endüstrileşme Türkiye’nin toplumsal yapısını sürekli etkilemektedir. (Bkz. N.Abadan Unat a.g.y. s.21,22) Bu etkiler altında durmadan devinen ve değişen toplumsal yapı, Türk kadınlarının konumlarında da sürekli bir devingenliğe neden olmaktadır. Bu devingen süreç içinde her kesimde daha özgür, bağımsız, sorumlu ve siyasal etkisi yoğun kadınların sayısı giderek artmaktadır. Hiç kuşku yok ki geleceğin Türkiye’ sinde kadınlar, günümüze dek çözülmemiş bulunan sorunlarını kendileri çözümleyecekleri ve gerçek haklarını arayıp alacakları bir uygarlık düzeyine ulaşacaklardır.

KAYNAKLAR

Abadan Unat, Nermin (derleyen) Türk Toplumunda Kadın genişletilmiş ikinci bası, Araştırma,

Eğitim, Ekin Yayınları İstanbul, 1982

Arat, Necla, Kadın Sorunu, istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayını No. 2776 İstanbul,

1980

Caporal, Bernard, Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, Türkiye İş Bankası Kültür

Yayınları Ankara, 1982

Tekeli, Şirin, Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, Birikim Yayınları, İstanbul, 1982

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Kadın özgürlüğü

Kadınların özgürleşimi, yani onların dinsel, resmi, ekonomik ve cinsel baskıdan kurtuluşu, daha yüksek bir eğitime girmeleri ve dar cinsel rollerden kaçmaları kolayca başarılamıyor. Cinsel eşitlik savaşımının uzun bir geçmişi vardır ve daha yıllarca sürecektir. Hatta cinsel eşitlik, sanayileşmiş ülkelerde kazanılmış olsa bile, gelişmekte olan ülkelerin birçoğunda pekâlâ öfkeyle karşılanıyor, engellenebiliyor.

YÖNETİCİLER OLARAK KADINLAR

Avrupa tarihinde erkek karşıtlarıyla karşılaştırılabilecek ölçüde başarılı birkaç dikkat çekici

kadın devlet başkanı görülmüştür.

Geleneksel ataerkil toplumlarda, kadınların statüsünde herhangi bir ilerleme, çok geniş boyutlu sonuçlara neden oluyor ve temel siyasal değişimler içeriyor. Bu nedenle her zaman kurulu düzen güçlerinin direnişleriyle karşılaşılıyor.

Bununla birlikte, karşı koyucuların sonunda yumuşamak zorunda kalacakları da açıkça görülüyor, çünkü kadınların özgürleşimi hem zorunludur hem de olumlu olgular içermektedir. Bu, toplumsal adaleti büyük ölçüde sağlayacak ve böylece herkes bundan yararlanacaktır. Gerçekte, başlangıçta büyük feministler ya da kadın hakları şampiyonları her zaman tüm insanlığın çıkarı için çalıştıkları konusunda ısrar etmişlerdi.

İşte bu yüzden feminist hareket her zaman insancıl bir hareket olmuştur. Temsilcilerinin kimileri reformcu, kimileri devrimci olmasına karşın, hemen hemen tümü, daha iyi, daha eşitlikçi ve daha insancıl bir dünya için çalıştılar. Çoğu, deneyimlerinden öğrenmiş olduğu gibi, sık sık olaylara, zulümlere ve hücumlara katlandılar, ama aynı zamanda hayranlık, destek ve zafer de onların oldu. Bu arada yavaş yavaş amaçlarının birçoğuna da ulaştılar. Öte yandan, karşıtları da haklı bir nedenin hiçbir zaman bastırıla-mayacağını öğrendi. Reform isteyenlere ağırlık verildi, devrim kaçınılamaz duruma geldi.

Aşağıdaki sayfalarda, çağdaş dünyada kadının yeri üzerine bazı gözlemler ve Amerika ile Avrupa’daki feminist hareketin tarihine kısa bir giriş yapılacaktır.

AVRUPA’DA FEMİNİZMİN DOĞUŞU

Eski Keltler ve Romalılar, azımsanmayacak ölçüde bir özgürlük vermişlerdi kadına. Ancak Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla birlikte bu konumda bir gerileme başladı. Ortaçağda tek başına kadınların hâlâ pek çok hakkı vardı, ancak evlenince bu hakların kocası tarafından sınırlandırılması zorunluydu. Böylece, genelde, kadın ikinci sınıf bir yurttaş olarak görülüyordu.

Her şeye karşın, arasıra birey olarak kadınlar da bağnaz tutumları kırabiliyor ve başarılarıyla çağdaşlarını etkileyebiliyorlardı. Gandersheim’lı rahibe Hroswitha oyun yazarı olarak, Bohemyalı, Guillemine dinsel bir önder olarak, Jeanne D’Arc bir asker olarak dişi cinsiyetin erkeklere özgü işlerde bile hiç de aşağı kalmadığını gösterdiler. Dahası, İngiltere Kralı, I. Henry’nin

karısı Matilda ve III. Edward’ın karısı Filipa gibi kraliçeler bile yadsınamaz ölçüde ve çok yararlı siyasal etkiler bıraktılar.

Rönesans, Poitiens Diane Mavarre’li Marguerite, Medic’li Catherine ve İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth gibi daha güçlü kadınlar gördü. Margaret Roper (Thomas More’un kızı) gibi bazı soylu kadınlar, aynı zamanda yazarlar ve bilginler olarak ayrı bir ün kazandılar. Gerçekte kadınların entelektüel bağımsızlığı, birçok erkeği korkutup onlara sövüp sayan kitaplar ve broşürlerle saldırıya geçildiği bir noktaya ulaştı. Örneğin, İskoç din reformcusu John Knox «Kadınların Acayip Sınıflanmasına Karşı Koparılan İlk Fırtına» (1558) adlı kitapçığında: «Bir kadının koyduğu kuralı, üstünlüğü, egemenliği, ya da onların herhangi bir ülkenin, ulusun ya da kentin tepesinde kral olmasını desteklemek, doğa’ya karşı gelmektir. Tanrıya hakaret anlamına gelir bu. Kadının yapacağı en kusursuz şey, erkeğe buyruklar vermesi, kurallar koyması değil, ona hizmet ve itaat etmesidir» diyordu. Bu Doğal Yasa tartışması gelecek yüzyıllarda çok kere yalnız dişi monarşizme karşı değil, aynı zamanda kadının herhangi bir yüksek amaca ulaşma isteğine karşı da kullanıldı.

Oysa, Robert Vaughan gibi kadın hakları savunucuları da vardı. Vaug-han, «Kötüniyetli Kötüleyicilere Karşı Kadının Savunmasında Diyalog» adlı kitabında (1542) çift standartlı ahlak anlayışını mahkûm etti. Sonunda, Haec Vir, «Kadıncıl Erkek» broşüründe savunulduğu gibi bazı kadınlar da hücuma kalktılar. Burada erkeklerin olduğu kadar özgür doğduklarını, özgürce seçme ve özgür ruha sahip olduklarını, bir bütünün parçaları gibi ve yaratılışları gereği özgürlükten hoşlanabileceklerini vurguladılar. Her iki cinsiyete de eşit davranılmasını istemeye ve tutsaklıkla kadınlara yapılan baskının eşit sayılması konusunda direttiler.

17. yüzyılda İsveç Kraliçesi Christina, ardından Fransız ve İngiliz yazarları Madam de la Fayette ve Aphra Behn, az sayıda kadın bilgin, oyun yazarı ve romancılar, ilerlemeye devam ettiler. Fransa’da eğitim görmüş kadınlar «salonları» doldurmaya başladı. Moliere’in de güldürülerinde bu dönemde yüksek bir kültüre girmek isteyen kadınların girişimlerini hicvettiği, herkesçe görülebilen bu saygın entelektüel çabalara pek değer verilmedi. Ancak Fransız entelektüel yaşamında kadınların etkisi sürüyordu. Gerçekte bu etki günümüze değin süregelmiştir. Madam de Sevigne’den Madam de Stael’e, George Sand’e ve Simone de Beavoir’e, Fransız kadını, Fransız edebiyatında hatırı sayılır bir yer tuttu.

Bununla birlikte, kadının entelektüel üstünlüğü ayrıcalıklı durumlarla ödüllendirilirken, ne yazık ki kadınlara hâlâ herhangi bir siyasal hak verilmiyordu. İşin doğrusu, gelişen bir doğallık anlayışıyla, kadınların, bir entelektüel eğitim yapmaları bile uygun görülmemeye başladı. Jean Jacques Rous-seau, Emile’inde bunu apaçık koyuyordu ortaya: «Kadınların eğitiminin her zaman erkeğininkiyle ilgili olması gerekir. Hoşnut etmek, bize yararlı olmak, bizi sevmek ve bizleri saymak, bizi gençken eğitmek, büyürken bize bakmak; işte her zaman kadının görevleri bunlardır. Ve bunların tümü, onlara daha bebekliğinde öğretilmelidir.» Böylesi düşünceler, her zaman genel geçer görüşler olarak etkisini gösterdi. 1789 Fransız Devrimi patlak verdiğinde, kadınlara eşit haklar ve eşit eğitim sağlamak için bazı girişimlerde bulunuldu. Marki de Condorcet, 1790 yılında «Kadınların Tam Yurttaşlığa Girişi» adlı denemesinde bunları dikkat çekici bir biçimde ortaya koydu. Ne yazık ki kısa bir süre sonra Condorcet’de «terör devrinin» bir kurbanı oldu ve ötekiler gibi onun önerisi de çabucak alaşağı edildi. Hatta 1793′te Milli Konven-siyon, tüm kadın toplulukları ve salonlarını kapattı. Kadınların tüm siyasal hakları hiçe sayıldı. Bu arada Talleryrand, yeni hükümetin eğitim programını hazırladı. Bu programda, kızların evde korunduktan sonra, ancak 8 yaşında devlet okullarına gidebilecekleri belirtiliyordu.

Fransız Devrimini yakından izleyen ve Rousseau ile Talleryrand hayranı olan İngiliz yazarı Mary Wollstonecraft, bu tepkisel eğilimi protesto etmeyi bir görev bildi. Wollstonecraft, «Kadın Haklarının Korunması» adlı yapıtında (1792), bu iki erkek yazara meydan okudu.

Rousseau’ya doğrudan tepkisini dile getirerek: Kadınların salt erkeği teselli etmek için yaratılmadığını… Bu cinsel yanlışın tüm cinsiyetimizin en değerli yönlerini kuşatan yanlış bir sisteme sahip olduğunu açıkladı. Ayrıca o, cinsel baskıdan kaçışın bir yolu olarak, tüm kadınlar için tam ve eşit eğitim isteminde bulundu. Baskıcı siyasaları savunmak için doğayı yardıma çağırma, kadının güvenine bırakıldı.

Rousseau şunu sözde «nesnel» bir gözlem olarak sunuyordu: «Oğlanlar sporları, gürültüyü ve etkinliği severler: topa tekme atmayı, trampet çalmayı, küçük arabalarını çekmeyi… Kızlar ise gösterişli şeyler ve süs eşyalarını severler; bebekler, aynalar, yüzükler, biblolar…» Wollstonecraft bu görüşe karşılık verdi: «Küçük kızlar hâlâ oturmaya ve biblolarla oynamaya zorlandıkça çocukların onları sevip sevmediğini kim söyleyebilir?»

ASKER KADINLAR

Tüm çağların en ünlü ve başanlı askeri komutanlarından biri de genç bir kız olan Jean-ne D’Arck’tı. (1412-31) Oysa tarihte kadınların çoğunlukta askerlikteki rolleri yadsınmıştır. Ancak, birçok ülkenin mitleri söylencelerinin kadın gibi asker ve hatta bizzat bütünüyle kadınlardan oluşan ordulardan söz etmesi yeterince garip görünüyor.

Eski Roma’da Savaşçı Amazon Heykeli: Söylencelere göre Amazon I u savaşçılar bir kadınlar toplumuydu.

Kızlar için, toplum tarafından dişi ve erkeğin farklı davranışları üzerine «doğal olmayan» ayrımlar yaratılması gündeme getiriliyor. Bu ayırımların yok edilmesi isteminde, Wollstonecraft eşit şans ve haklar için tartıştı.

Kadınlar tüm mesleklere girmeli ve politikada etkin olmalıydı. «İnsan (erkek) Hakları» için kavga «İnsan Hakları» biçiminde genişletilerek daha uygun bir hale getirildi.

Mary Wollstonecraft’in kitabı, zamanla onun ünlenmesini ya da oldukça saygın bir yer kazanmasını sağladı. Ancak zamansız ölümünden sonra o da unutulup gitti. Ancak gelecek kuşaklar John Stuart Mili’in Kadının Boyuneğişi Üzerine (1869) adlı yapıtında feminizmin büyük bildirgesini gördüler.

Çok seçkin İngiliz düşünürlerinden biri yani S. Mili tarafından hazırlanan bu görkemli deneme Avrupa ve ABD’deki kadın hareketi üzerinde önemli bir etki bıraktı. Mili, denemesini, bir anlamda en ortak yazarı kabul edilmesi gerektiği söylenen, ona esin kaynağı olan karısının ölümünden sonra yazdı. Her iki cinsiyete verilen «eşit» eğitim fırsatlarından hoşnut olmayan Mili, kadınlar için oy isteminde bulundu ve daha başkalarıyla birlikte kendini kadınların oy kullanma hakkını savunan topluluk içinde buluverdi.

Ancak yüzyılımıza değin gerçekleşmeyen bu hak, Lydia Beckerve Emmeline Pankhurst ile onun kızları ve daha nice insanın bu uğurda verdiği savaşım sonunda kazanılabildi.

ABD’DE FEMİNİST HAREKET

Amerikan Devrimi zamanında tıpkı Avrupalı kızlar gibi Amerikalı kadınlar da ezilen bir grup oluşturuyorlardı. Genellikle eğitimsiz oluyor ve çok kere ekonomik olanaklardan yoksun kalıyorlardı. Bir gelirleri olsa bile bunu denetleyip kullanma olanağını da pek seyrek bulabiliyorlardı. Evli kadınlar resmen kocanın egemenliği altındaydı ve tümüyle ona bağlı durumdaydılar. Kuşkusuz, yukarı ve orta sınıf kadınları rahatlık veren şeylerden hoşlanıyorlardı, ancak her hareketleri katı toplumsal kural ve cinsel çift standart tarafından kuşatılıyor, sınırlanıyordu. Daha da önemlisi, tüm kadınlar siyasal haklara sahip değildi, bürolarda çalışamazlardı, oy kullanma hakları yoktu.

Birçok kadın bu eşitsiz konumları sessiz sedasız kabul etti. Ancak siyasal yaşama derin ilgi duyan ve kendilerinin süregiden dışlanmalarına karşı duyumsuzluğu gittikçe artan kadınlar da vardı. Buna karşın erkekler tarafından tartışılmakta olan, Aydınlanma Çağı ile birlikte filizlenen kurtuluş, eşitlik ve demokrasi düşünceleri, ilerici kadınlar arasında geniş bir yankıya yol açtı.

Amerikan sömürgeleri, İngiliz Kraliyet tacına bağımlılıktan kurtulmak için hazırlanmaya başladığında, doğal olarak cinsel eşitlik için kadınların umutlarında da büyük bir yükselme gösterdi.

Bu dönemde bir kadın, yalnız konuşmalarıyla değil, kocasına yazdığı düşünceleriyle de dikkat çekti: Abigail Adams. (Kocası John Adams, daha sonra ABD’nin ikinci Cumhurbaşkanı seçilecektir.)

Abigail Adams, 1776 ilkbaharında kocasına şunları yazdı: «Uzun zamandır senin bağımsızlık ilan etmeni bekliyorum. Söz aramızda, çıkarmak zorunda kalacağın yeni yasalarda kadınları unutmayacağını ve onlara karşı atalarından daha cömert ve hoşgörülü olacağını umuyorum. Kocaların eline sınırsız güçler verme. Ellerinden gelseydi tüm erkeklerin zorba olacaklarını anımsa. Bayanlara özel bir dikkat ve değer verilmezse, onları isyana teşvik etmeye başlayabiliriz ve bunun için, sesimizi duyurmayan ya da bizlerin temsilcisi olmayan bir yasayla kendimizi sınırlayacak değiliz.»

Ne var ki, John Adams karısının dileklerini çarçabuk ve pek açık bir dille reddetti: «Senin özgün yasalarına gülmekten başka bir şey yapamam. Erkeklerin kurduğu sistemleri kaldırmayı daha iyi bildiğimizden kuşkun olmasın. Erkeklerin tam iktidarda olmalarına karşın kuramda daha az güçleri olduğunu biliyorsun… Pratikte buyruk altında olduğumuzu da biliyorsun. Bizde yalnız başkan var ve bundan vazgeçmemiz bizi tümüyle kırmızı ceketlilerin despotizmine götürecektir. General Washington ve tüm yürekli kahramanlarımızın dövüşeceğini ümit ederim.»

Katı inançlar temelinde olmasına karşın, bu yanıt içten değildi kuşkusuz. Gerçekte başkanın adı ardına sığınılarak, yalnızca açık bir aşağısama tutumu alınmıştı. Abigail’in zekâsına karşı. Adams’in kendi tutumunun gerçek nedenini John Sullivan adında bir adama yazdığı ve yalnızca mülk sahiplerinin oy hakkı olması gerektiğinden söz eden bir mektubunda açığa vurması yeterince ilginç görünüyor. O günlerde az sayıda kadının mülk sahibi olmasından beri, ekonomik bakımdan bağımlı başka kişilerle birlikte onlar da oy hakkından yoksun bırakıldı. Kısacası, John Adams’in da iyi anladığı gibi, karısıyla tartışmayı başarmamak değildi sorun; kadınların ezilmesinin altında ekonomik nedenler yatıyordu.

Herhalde, ABD kurulur kurulmaz kadınlar ve köleler de siyasal haklarını kullanmaksızın anayasası kabul edildi. Yeni dünyaya hayran kalıp çalışmaya gelen Avrupalı kadınlar, eski cinsiyet ayrımları ve kölelik gerçekliğiyle karşılaştıkları zaman o coşkulu havalarının erimekte olduğunu gördüler. Örneğin 1820 yılında yayımladığı Amerikan Toplumunun Görünümü ve

İLK FEMİNİSTLER

Kadınlar eşit haklar uğruna uzun zamandır mücadele etmektedir. Ancak öyle bir amaçtır ki, bugüne değin henüz ulaşılamamıştır. Burada ünlü ilk Feministler gösterilmiştir.

Durumu adlı kitabıyla tanınan İskoç yazarı Frances Wright, sonunda ABD’ye yerleşip kölelerin özgürlüğü, kadınların özgürleşmesi ve kent yoksullarının hakları için etkin biçimde savaşım kararı alanlardan biriydi.

Aydınlanma döneminin geleneğiyle F. Wright, ABD’de dinsel içerikli bir yeniden uyanış başladığında, bu durumu insanlığın ilerlemesine karşıt ve gerici bularak karşı koymuştur buna. Wright’in toplumsal çabaları ve kişi zekâsı kendisine birçok düşman kazandırmakla birikte, eleştirilerinin daha sonra doğru olduğu kabul edilmiştir. İngiliz yazarı Harriet Martineau, Amerikan Toplumu’nda (1837) Yeni Dünya’da yaşamın algısal bir tanımını sundu. Ancak köleliğin kaldırılmasını desteklediğinden, zaman zaman ABD’ye yaptığı gezilerinde canından olmamak için kendini korumak zorunda kaldı.

Döneminde çok övülmüş olan 19. Yüzyılda Kadın (1845) adlı yapıtın yazarı Amerikalı Margaret Fuller de aynı zamanda cinsel eşitsizlik ve ekonomik haksızlıklara karşı savaşıma girişti.

1820 ve 30′larda çeşitli dinsel ve ahlaksal reform hareketleri, Amerikalı kadının giderek ilgisini çekmiştir. Eğitim, barış, içkinin yasaklanması ve köleliğin kaldırılması, Amerikan Hıristiyanlığının, kadınlara sunduğu ilk olumlu toplumsal kazanımlardı. Sonraki yıllarda bu genel reform hareketi gelişti ve sonunda kadının oy kullanmasını da içeren yeni bir savaşın görünümüne büründü. İçki yasağı konması, kocaları tüm ailenin gelirini içkide tükettiğinden, kadınların özel olarak ilgisini çekiyordu. Zaten bunu engelleyecek herhangi bir resmi yasa da yoktu. Çocukların ve kendilerinin bağımlı konumundan dolayı kadınlar, böyle bir durum karşısında korunmasız kalıyorlardı. Köleliğin kaldırılmasına duyulan ilgi ise, öteki insanların durumunu düşünmek, onlara yardım etmek düşüncesinden kaynaklanıyordu gerçekte. Öte yandan, köleliğin kaldırılması hareketinin önde gelenlerinin çoğunu orta sınıftan beyaz kadınlar oluşturmasına karşın, Sojourner Truth ve Harri-et Tubman gibi zenci kadınlar da ön saflarda yer almıştı.

Köleliğin kaldırılması için mücadele eden en iyi savaşçılardan ikisi Angelina ve Sarah Grimke kardeşlerdi. Doğdukları Güney Carolina’da köleliği yakından tanımışlardı. Kuzeye hareketlerinden hemen sonra bu mücadelenin içinde yer alıp köleliğe karşı konuşmalar yapıp yazılar yazdılar. 1838′de Angelina Grimke Massachusetts Meclisinin önünde köleliğe karşı yaptığı konuşmasıyla aynı zamanda kadınların yurttaşlık haklarını açıklarken, Amerikan Meclisinde konuşma yapan ilk kadın unvanını da aldı.

Köleliğin kaldırılması mücadelesinin öbür iki önemli kadın kahramanı -ki bir süre sonra feminist hareket saflarında görüleceklerdir- Lucretia Mott ve Elizabet Cady Stanton’dur. Onlar bu olaylar içerisindeyken cinsel ayrımın ne denli etkili olduğunu görünce, buradan aldıkları ders ve esinle tarihin bilinen ilk Kadın Hakları Konvensiyonu’nu örgütlediler (1848). Bu konvensiyonda (Seneca Falls) Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinden esinlenen: «Biz bu gerçekleri; tüm erkekler ve kadınların eşit yaratıldığını ve onlara yaratıcıları tarafından aralarında yaşam, özgürlük ve mutluluk peşinde koşmanın yer aldığı başkasına devredilemez haklar verildiğini, açıkça bilinmesi için koruyoruz,» diye açıklayan bir Düşünceler Bildirgesi geçti. Belgelerde sonra, yönetim biçimini değiştirilmesinin de bir hak olduğunu aktarılarak: «İnsanlık tarihinin kadına karşı, kadın üzerinde mutlak bir diktatörlük kurmanın doğrudan araçlarına sahip olan erkeğin süregelen bir incitme ve gasp tarihi olduğu» belirtiliyordu.

Seneca Falls Konvensiyonunda, aynı zamanda, talep edilen resmi ve eğitsel reformları, ortaya çıkan bir dizi sorunların cinsel çift standart sonucu olduğu kabul edildi. Nihayet, oy verme hakkının da bu ülke kadınlarının korunması gereken kutsal bir görevi olduğu biçiminde bir sonuca varıldı.

Başta rahipler ve erkek gazeteciler olmak üzere, tüm ülke çapında bu taleplere karşı kampanyalar açılıp alay konusu edildi. Üstelik bu sıralarda kadınların bu hareketinin önemini kavrayıp onu destekleyen insan sayısı da azdı. Az sayıda insan-arasında yer alanlardan birisi de, kadın hakları toplantılarında konuk konuşmacı olarak bulunan ve gazetesinde feministleri alkışlayan büyük zenci kölelik aleyhtarı Frederick Douglass idi. Kadınlar kendilerine yönelen bu düşmanca tutuma karşı kahramanca direndiler ve haklarını savunmada ödün vermediler. Bu uğraş içinde Elizabeth Cady Stanton kendine yakın bir dost buldu. O dost, yorulmak bilmez çalışması, taktik ustalığıyla düşmanlarının bile övgüsünü kazanan kadın haklarının Napolyonu şanı verilen Susan B. Anthoy idi. Bu iki korkusuz kadının deneyimi ve fikirleri, kendilerinin birlikte bastırdığı kapsamlı Kadınların Oy Kullanma Hakları Tarihinde haleflerinin yararlanacağı değerli bir çalışma haline geldi (1881-86).

Amerikan İç Savaşı (1861 – 1865) kadın hareketini geçici bir duraklama içine soktu, ancak kölelik kaldırılınca kadınların taleplerini duyurabilmek için ellerine bir olanak geçmiş oldu. Gerçekte, siyah erkekler için istenilen oy verme hakkıyla birlikte kendilerine de oy hakkı verilmesinde bazı haklı nedenler kazanmış oluyorlardı. Bununla birlikte, bu umut bir süre sonra suya düştü. Kadınlara defalarca beklemeleri gerektiği, bir de kendi haklarını ortaya atıp siyahların mücadelesini baltalayacakları gerekçesiyle geri durmaları istendi. Bu iyi niyetle ona dargörüşlü tartışma kadın hareketinde bir bölünmeye yol açtı. Üstelik bu durum onun yıllarca etkisinin azalmasını beraberinde getirmişti. Daha kötüsü de, önce Anayasa’da erkekler gibi oy hakkına sahip oldukları belirtilirken, 1868′de yapılan bir değişiklikle çok ciddi bir geridönüş deneyimi geçirdiler.

Bütün bunlara karşın, birkaç alanda dikkate değer ilerlemeler oldu. Artık kadınlar da yüksek eğitime kabul edilmeye başlandı. 1830′larda kadın yüksekokulları kuruldu ve 1860 başlarında-bazı yüksekokul ve üniversiteler karma eğitime geçti. Örneğin ABD’de ilk kez bir kadın, Elizabeth Blackwell tıp diploması aldı. Elizabeth ve kızkardeşi Emily, kadınlar için tıp üzerine bir kitap yazdı (1860) ve onlar bu çalışmalarıyla birçok genç kızın tıp ya da başka alanlarda yükseköğrenim görmesini teşvik etmiş oluyordu. Feministler, aynı zamanda giysi konusunda reform, fahişeliğe karşı mücadele, daha iyi çalışma koşulları ve yüksek ücret, çocuk işçiler sorunu, sendikalaşmak ve cinsel özgürlüklerle ilgilenmeye başladılar. Bu sorunların bazıları oy verme mücadelesinden daha etkili ve çarpıcı oldu, ancak sorunların geniş yankı uyandırması bu tartışmada birçok kadının daha dikkatli bir tutum izlemesine yol açtı. Bir yandan da bazı «radikal» feministler daha etkin bir mücadele vermeye başladı. Nitekim 1871′in başlarında, Victoria Woodhull hâlâ etkin bir biçimde görülen cinsel çift standartı eleştirip karşı çıkarken, «serbest aşkın» devredilemez anayasal ve doğal bir «hak» olduğunu savundu. Emma Goldman ve ondan sonra Margaret Sanger, doğum kontrolü kampanyası içinde yer aldılar. Perkins Gilman Kadınlar ve Ekonomiler adlı yapıtında, kadınlar üzerindeki baskıları birçok açıdan ele aldı (1898). Bu oldukça tutulan kitapta başta politik özgürlük anahtar olmak üzere, kadınlar için ekonomik eşitlik talep ediliyor ve varolan aile yapısı eleştiriliyordu.

Artık herkes şunu açıkça anlamıştı: Yüzyıl içinde ABD derin bir dönüşüme uğramış, serbest yerleşmecilerin bir tarım ülkesinden milyonlarca yeni, yoksul göçmenleriyle geniş bir kent ve sanayi toplumu ile toplumsal sorunları olan koca bir ülkeye dönüşmüştü. Ayrıca bu sorunlara kadınların yurttaşlık haklarından yoksun bırakılması ve boyun eğişleri de ekleniyordu. Aslında benzer sorunları yaşamış başka ülkeler sonunda düzeltici bir harekete girişti. Yeni Zelanda 1893′de, Finlandiya 1906′da kadınlara oy hakkı verdi. Birinci Dünya Savaşının ortaya çıkardığı toplumsal sorunlar içerisinde kadınlar bazı ülkelerde yeni haklar almaya devam etti. Nitekim Norveç ve Sovyetler Birliğinde (1917) kadınların oy kullanma hakkı devletin güvencesine alındı. Bu belli bir düzeyde İngiltere’de de sağlandı (1918). Bu uygulamaları 1919′da Almanya izledi. Koşullara göre, ABD’de kadınların oy kullanma hakları bir eksiklik olarak duyulmaya başlandı. Bunun sonucu olarak 1920′de Anayasa’da yapılan 19 değişiklikle birlikte kadınlara oy kullanma hakkı verildi. Bu duruma gelinmesinde 7 yıldır yoğunlaşan mücadelenin önemli bir payı vardı. Bununla birlikte, feministlerin de iyi bildiği gibi cinsel ayrım daha ince ve hatta hâlâ açık başka biçimlerde sürüp gittiğinden, ulaşılan aşama yeterli olamazdı. Eşit işe eşitsiz ödeme, kadınların etkili yerlerden uzaklaştırılması ve sayısız resmi kısıtlamalar, Amerikan yaşamında kadınların eşit fırsatlara sahip olduğunu pek göstermiyordu. Kadınların ekonomik bakımdan sömürülmelerine son verilmesi, bunu kadınların gerçekleştirebilmesinden uzak bir konuydu. Bu nedenle feminist hareket daha çok analık ve bebek bakımı, doğum kontrolü, koruyucu iş yasalarının çıkartılması ve devletin daha adil bir iş düzenlemesi yapması konusunda yoğunlaştırdı çabasını. Bu çabalar sonucunda feministler «aldatılmış bolşevikler» ve «komünist eylemciler» olarak nitelendirildiler kurulu günlerce. Arkasından, bir «kötü kızıl leke» hücumu başladı ve bir de «aile yıkıcısı» oldukları eklendi bu suçlamalara. Aslında basit ve ne olduğu açık olarak görülmesine karşın, bu taktikler genelde bir süre, oldukça etkin oldu. Orta sınıftan birçok saygın kadın ya hareketten hepten uzaklaştı, ya da daha suskun bir bekleyiş içine girdi.

1923′de Kongre’de ilk «Eşit Haklar Değişikliği» ile ABD’de kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu, bunun her yerde yangının koruması altında olduğu açıklandı. Bununla birlikte, teklif edilen değişiklik, feminist hareket içinde bile muhalifler yarattı. Muhalif olanlar, bazı koruyucu iş yasalarının kadına verdiği olanağı kaldırdığını ileri sürdüler. Politik toplantılarda, komitelerde, gazetelerde ve dergilerde uzun ve ateşli tartışmalar birbirini izledi, tabii bu kadınlar arasında kuwetli bir ayrılık ve politik etkilerinin güç-süzleşmesi sonuçlarını doğurdu.

1960′larda feminist hareket yeni bir patlama gösterdi. Simone De Bea-uvoir’nin Batı kültüründe dişiliğini tarihi ve karşılaştığı boyuneğişleri tahlil ettiği oldukça etki yaratan The Second Sex (Orijinal adı: Le Deuxieme Sexe. Bu yapıt Türkçe’de Genç Kızlık Çağı, Evlilik Çağı ve Bağımsızlığa Doğru adlarında üç ayrı kitap halinde Payel yayınlarından çıkmıştır.) adlı yapıtı İngilizceye çevrildi. 1963′te Betty Friedan’ın Amerikalı ev kadını ve annede hakim olan tabii genel olarak kadınlarda olan) klişeleşmiş rolü açık bir biçimde eleştirdiği Kadınlığın Gizemi (The Feminine Mystique) basıldı. 1963′te aynı zamanda Amerikan kadınının durumunda bir kısım reformlar yapılmasını öneren Başkanlıkça hazırlatılmış bir rapor yayınlandı. Tüm bu gelişmeler içinde Ulusal Kadın Örgütü (NOW) kuruldu (1966). Bir süre sonra NOW, kadın örgütleri içinde en güçlü ve tanınanı haline geldi. Bu gelişimi içinde NOW, hemen yeni bir Eşit Haklar Değişikliği için mücadele başlattı ve içinde çocuk düşürme hakkının da bulunduğu birkaç çarpıcı sorun konusunda reform yapılmasını talep etti. Öte yandan aynı yıllarda siyahların yeniden başgösteren yurttaşlık hakları mücadelesi, Güneydoğu Asya’da sürdürülen Amerikan Savaşına karşı barış hareketi gibi benzeri hareketler birçok orta sınıftan kadının radikalleşmesini sağladığından, bu talepler de öncekinden çok daha geniş bir destek buldu.

Cinsel ve üretimsel özgürlük, tüm ülke çapında cinsel özgürlük ve adalet sorunlarına daha duyarlı olunabildiği koşullarda daha açık bir biçimde tartışılabilirdi. 1970′lere gelindiğinde feministlerin öncülüğünde çocuk aldırma sorunu birden ABD Anayasa Mahkemesinde görüşülmeye başlandı. Sonunda Eşit Haklar Değişikliği Kongreden «Yasa altında hakların eşitliği ABD’de herhangi bir eyalet tarafından cinsiyet farkı gözetilerek reddedilemez ve kısıtlanamaz» biçiminde yeni bir şekilde ifade edilerek geçti.

Mücadele ne denli uzun ve güç ve ne denli başarısız olursa olsun, feministler değişikliğin nihai olarak kabul edilebileceğinden umutludurlar.

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Erkeğin ve kadının toplumsal rolleri

Tüm toplumlarda, erkek ve kadınlar arasındaki açık biyolojik fark, onların davranış ve tutumlarını biçimlendiren ve sınırlandıran, onları farklı toplumsal rollere zorlamayı haklı gösteren bir öğe olarak kullanılır. Yani toplum, cinsiyetin doğal farkına rıza göstermez, ancak her birine kültürel bir cinsiyet farkı eklemekte ısrar eder. Bu yüzden basit fiziksel olgular her zaman karmaşık psikolojik niteliklerle iç içedir. Bir erkeğin erkek olması yeterli değildir; aynı zamanda erkeksi görünmesi de gerekir. Aynı biçimde, kadın olmak da yeterli değildir, kadın da kadınsı olmalıdır.

Oysa kadın ve erkek arasındaki karşıtlık artmış ve özellikle bu biçimde vurgulanmıştır, bu da toplumsal rollere duyulan gereksinimi doğrulayan biyolojik farkların daha da derinleşmesine götürür. Öte yandan, başka bir yola koymak amacıyla, cinsiyet farkları, daha sonra cinsiyet farkları olarak açıklanan cinsel farkları yaratmak için kullanılır. Sonra sırasıyla cinsel farklar istenir ve bu böyle sürüp gider. Bu yinelenegelen bir muhakemeden başka bir şey değildir, ancak toplumsal bakımdan oldukça etkindir. Örneğin, bizim ataerkil toplumumuzda erkekler, toplumsal olarak etkin pozisyondan hoşlanırlar. Böylece ilk yaşlardan başlayarak oğlanlarda bu pozisyona ulaşılır ve bunu sağlamak için onların izin verilen bir erkeksiliği elde etmelerine yardım edilir. Aynı nedenle kızlara da uysal bir kadınsılık edinmeleri öğretilir. Kadın ve erkek arasında sonuçlanan farkın doğuştan geldiği açıklanır ve

bu, varolan güç düzenlemesini savunmak için kullanılır. Yalnızca bunu benimsiyor. Kadının rolü salt kadınsı kadınlara nispi avantajlar sağlarken, erkek toplumsal rolünün de erkeksi erkekleri ödüllendirmesi tasarlanır. (Kavgacı erkekler daha büyük işlere koştururlar: hoş, güzel kabul edilir kadınlar da daha zengin koca bulur.)

Başka bir deyişle, erkeksilik ve kadınsılık, toplumsal ayırıma yanıt olarak geliştirilen cinsel niteliklerdir. Oysa bir kere onlar cinsellik ayrımını doğ-rulayıp birleştirerek gelişmektedirler. Erkeksi ve kadınsı cinsel roller, birbirlerini karşılıklı olarak zorlar ve bu nedenle onlar üzerine kurulu olan eşitsizliği ebedileştiririer.

Açıktır ki, bu psikolojik mekanizma yalnız, kadınlar ve erkeklerin davranışı, genel olarak kabul edilen sınırı aşmadığı sürece işleyebilir. Bu yüzden her toplum, değiştirilemez, «ebedi», «doğal», «toplumsal» olarak adlandırdıkları cinsel rolleri öne çıkarmak, bu tür ihlalleri önlemek için uğraşır. Bunları onaylamayı reddeden herhangi bir kimse, bir «sapkın» sayılarak baskıyla karşılaşır ve yalnız topluma karşı değil, aynı zamanda «doğanın» kendisine karşı, bir saldırgan olarak cezalandırılır. Böyle sapkınlıklar üzerine tarihsel bir örnek, yalnızca İngilizleri yenerek Fransız ordusunu zafere götürmekle kalmayıp, aynı zamanda erkek elbiseleri giyen genç kız Jeanne D’Arc’ın durumudur. Son duruşmasında derhal doğa yasalarını çiğnemekle suçlanıp şiddetle cezalandırılmıştır.

Yüzyıllar sonra, birçok insan, sözde «doğal» yasaların böyle şiddetli toplumsal uygulamalara niçin gereksinim duyduğunu merak etmiştir kuşkusuz. Ama bu yasalar gerçekten doğal idiyse, zaten erkek olsun kadın olsun, her ikisine de doğal gelecekti. Oysa, cinsiyetlerin, sözde doğal eşitsizliğinin savunucularının bu eşitsizliğin devam etmesinden başka bir şeye içerlemedikleri, dikkate değerdir. Gerçi, onların bu konudaki tartışmaları gerçek olsaydı, erkeklerle yarışma gücü olmayacağından, kadınların eşit şansları olduğunu yadsımaya gerek duymayacaklardı. Eğer kadınlar «doğuştan» ikinci derecede yaratıklarsa, erkeklerin hiçbir şeyden korkması gerekmeyecekti. Bu nedenle, böyle yarışmalardan birçok erkeğin korkması olgusu, iddialarının doğruluğuna yeterince kuşku düşürüyor.

İnsanın istek ve kapasitelerinin, bizim geleneksel cinsel rollerimizin dar sınırları ötesine gitme eğilimi taşıdığı bir gerçektir. Hatta bu eğilimi denetim altında tutmak için tüm toplumsal otoritelerce birleştirilen çabalar bir kesinlik kazanır. Bu tür toplumsal denetim, anababanın kılavuzluğu biçiminde, akran gruplarının baskısı ve yasa uygulamaları gibi yalnızca dıştan değil, aynı zamanda her bireyin kendi imajını belirleyen değerler ve kavramlar biçiminde içten de görünebilir ve bu durumda cinsel ile cinsiyet kavramları çok ciddi sorunlar yaratarak insanın kafasını karmakarışık eder.

Örneğin, basmakalıp kadınsı ve erkeksi tiplerin, kendilerine uygun olmadığını hisseden ya da onların çok sınırlandırıcı olmalarından keyfi kaçan erkek ve kadınlar, aynı zamanda kendi biyolojik cinsiyetleri hakkında iki yönlü duygular geliştirebilirler. Bunun sonunda onlar, sevdikleri başka rolü oynamalarını sağlayan farklı vücutları arzulamaya başlayabilirler. Erkekler kadınların toplumsal ve cinsel bakımdan edilgin olduğu söylenegeldiğinden, başka bir örnek olmak isterler, ancak cinsel ilişkide etkinliği ele alan ve toplumsal bakımdan kavgacı bir kadınla karşılaştıklarında, çok kere kafaları allak bullak olur. Bir kadında, bu kadınsılık eksikliğiyle yüzyüze gelinmesi bir erkeği onun kadınlığını tartışmaya itebilir.

Eğer bu çekişme tanıkların gözü önünde olmazsa, bu kez erkek, kendi erkeksiliğinden kuşku duymaya başlayabilir ve cinsel bakımdan işlevsiz kalır. Tersi durumda ise güzel, nazik ve edilgin bir kadtn pekâlâ dalgasını geçebilir ve kendini bir «sapık» ya da «eşcinsel» olarak açığa vurabilir. «Gerçek kadın» ona «gerçek erkek»ten daha az ilgi gösterir ve bu yüzden onu cinsel bir eş olarak reddeder.

Bununla birlikte karışıklık daha ileriye gider. Orada her karşılaşmada bir edilgin (kadınsı) ve bir etkin (erkeksi) cinsel eş olması gerektiği kanısı öyle diretir ki, bu birçok karşıcinsel ilişkiyi çökertmekle kalmaz, aynı zamanda bu basmakalıplıklardan sonra kendilerini model olmaya zorunlu hisseden belirli eşcinsel davranışı da etkiler. Böyle yaparak, onlar, hatta aynı cinsten üyeler arasında cinsel ilişkilerde olan, ki onlardan biri kendini «kadın» varsayıp öbürü erkek rolü oynaması gereken garip inançlara destek verirler. Gerçekte, kadın olsun, erkek olsun, her eşcinsel çiftin bir etkin (erkeksi) ve bir edilgin (kadınsı) eş içerdiği biçiminde genel bir izlenim vardır. Ancak tümü erkek sevicilerden oluşan eski Yunanın ünlü eşcinsel seçme birlikleri gibi genomeni açıklamak, yukarıda anlatılan inançları koruyan insanları büsbütün sarsar.

Bu bakışların tümü yanlış bir varsayımdan gelen yanlış bir sonuçlandırma üzerine kuruludur. Bu varsayım, erkeklerin doğal olarak etkin, kadın-

Fahişelik suçu

Çoğu Batı Avrupa devletinden başka günümüzde ABD’nin çoğunluk Federal Devleti fahişeliği suç olarak cezalandırmaktadır. Buna karşın Antik dönemde ve Ortaçağ’da fahişeliğe büyük ölçüde tolerans tanınıyordu ve birçok kentte genelev olması normaldi. Ortaçağ Avrupa’sında genelevlerin kilise yakınlarında bulundukları sık görülür. ABD’de 19. yüzyılda birçok yerde legal olarak işleyen genelev vardı.

Antik Romada genelev bozuk parası.

Ortaçağ genelevi.

ların ise doğal olarak edilgin olduğunu belirtir. Yanlış sonuçlandırma ise her etkin olan kişinin erkeksi bir rol oynarken, her edilgin kişinin de kadınsı bir rol oynadığını ileri sürer. Oysa gerçek durumda ne cinsiyet, ne de cinsellik bu biçimde karakterize olmaya gereksinim duymaz. Aslında bazı insan topluluklarında kadın ve erkekler için rol belirlenimi, bizim toplumumuzun tersinedir. Özcesi, bizim cinsel basmakalıplığımız üzerine kesin ya da doğal hiçbir şey yoktur.

Aynı nedenle, iki «etkin» ve «edilgin» eş özendirici bir ilişkiye sahip olabilene ve etkin edilgen her iki cinsiyetin tutumları, her ikisi için de uygun görülene değin tam insan eşitliği kazanılmış olmayacaktır.

Bu, ideal bir gelecekte, tüm insan farklarının görünmez olacağı anlamına gelmez. Gerçekte, bir kere eski basmakalıplıklar safdışı olmaktadır. Her cinsten bireyler arasındaki farklar ise muhtemelen artar. Üstelik, toplumsal eşitlik koşulları altında, bu bireyler aynı zamanda mutlu bir biçimde farklı cinsiyet rollerini oynamaya devam ederler. Böyle cinsiyet farklarıyla ilgili hiçbir yanlışın olmadığını göstermeye gerek kalmayacaktır. Biz insanlarda, «farkın» aşağı ya da üstün derecede olması gerekmediğini anladıkça onlar yaşamlarını büyük ölçüde yeniden zenginleştirecektir. Başka bir deyişle, kadınlar ve erkekler için eşit haklar isteyenler, sıkıcı bir birliktelik değil, sömürülmüş olmaksızın gelişebilecekleri değişik bir toplumsal ortam istiyorlar.

Aşağıdaki sayfalarda, seks ve cinsiyetin temel kavramlarının daha derin bir biçimde ele alındığını, erkek ve kadınlar için getirilen farklı ahlak standartlarının kısa bir tartışmasının sunulduğunu göreceksiniz.

CİNSELLİK VE CİNSİYET

Bu kitabın başlarında, insanın cinsel davranışının gelişmesini tartışırken, kişinin fiziksel cinsiyeti (vücudun dişi ya da erkek karakteristikleri) cinsel rolü (erkek ya da dişi olarak toplumsal rolü) ve cinsel yönelimi (erkek ya da dişi cinsel eşleri tercih) arasına bir ayrım getiriyorduk.

Aynı zamanda, biz insanların «fiziksel cinsiyetlerinin» erkeklik ya da dişiliğe, onların «cinsel rollerinin» erkeksi ya da kadınsılığa ve «cinsel yönelim» teriminin karşıcinsellik ya da eşcinselliklerine ait olduğunu açıklamıştık. Şimdi kadınlarla ilgili olarak ilk iki kavram üzerinde yoğunlaşacağız. (Her üçü üzerine ayrıntılı bir tartışma için «Cinsel Davranışın Gelişmesi» başlıklı konunun girişine bakınız.)

Birinci tartışmamızda, fiziksel cinsiyet ve cinsel rollerin her zaman kusursuz bir düzenleme içinde olmadığını gördük: Bir kişi pekâlâ erkek ve kadınsı, ya da kadın ve erkeksi olabilir. Bundan başka, biz fiziksel cinsiyet ve cinsel rollerinin ölçü konusu olduğunu da gördük: İnsanlar, karşılaştıkları belirli fiziksel ölçütlerin derecesine göre dişi ya da erkektirler. İnsanlar,

belirli kültürel basmakalıplıklara karakter ve davranışlarının uygunluğu ölçüsünde erkeksi ya da kadınsıdır. İnsanların fiziksel cinsiyetinin belirlenmesinde, yani onların erkekliği ya da kadınlığı söz konusu olduğunda, vücutlarını gözden geçirdik; insanların cinsel rollerinin belirlenmesinde; yani erkeksiliği ya da kadınsılığı, tutumlarını ve bunları ifade biçimlerini gözden geçirdik. Bir kere, fiziksel cinsiyet ve cinsel rol kavramları arasındaki temel farkı kavradık, bir erkek ya da kadın olmanın karmaşıklığını kavramaya doğru ilk adımı attık. Ancak, bu ilk adım kesinlikle yeterli değildir. Gerçekte, konuyu iyice kavramak istiyorsak, şimdi bunlar arasında başka bir ayrım belirlememiz gerek: «Cinsel Rol» ve «Cinsel Kimlik». «Cinsel Rolü» kadın ya da erkeğin toplumsal rolü olarak oldukça geniş bir biçimde ele almıştık. Yani, insanların erkeksiliği ya da kadınsılığının gösterilmesi yolunda… Şimdi bunun aşırı basitleştirilmiş olduğunu kabul etmeliyiz. Çünkü, kişi herhangi bir toplumsal role en azından iki bakış açısıyla yaklaşabilir: Rol alanlar, öbürlerine nasıl göründükleri ve kendilerine nasıl göründüklerine göre yargılanabilirler. Aslında insanlar bunu inanarak da inanmaksızın da yapabilirler, rolleriyle özdeşleşebilir ya da özdeşleşmeyebilirler.

Aynı zamanda, bu cinsel rolün gerçeğidir. Örneğin, erkek bedenli çocuklardan erkeksi bir rol oynamaları beklenir, onlar da çoğu kez bu rolü seve seve yerine getirirler. Bununla birlikte, bazı durumlarda bu rolün dış görünüşüne karşın bir çocuğun gizlice kadınsı bir rolle özdeşleşerek, yüzeysel, yarı-yürekten bir performansla yapılması da olasıdır. Gerçekte, uzun bir süre içinde bu kadınsılıkla özdeşleşme, erkeksi davranış ve fiziksel erkek özelliklerinin her ikisinin de sözde bir cinsiyet değişimine gönüllü bir biçimde kendilerini koyvermelerinde olduğu gibi, kendisini oldukça güçlü bir şekilde gösterebilir. Başlangıçtan sonra, «oğlanın» bir kız olarak yetiştirilmesinin daha iyi olacağı açıklığa kavuşmuş olabilir. (Bkz. «Transseksüe-lizm») Bereket versin, bu tür durumlar seyrek olarak karşımıza çıkar, ancak bunlar insanların cinselliklerinin nihai ölçütünün ne fiziksel koşullar ne de onların açık davranışı olmadığı, bunun yalnızca kendi özdeşleşmesine bağlı olduğunu gösteriyor: Bu yüzden, «cinsellik» hakkında konuştuğumuz zaman, iki farklı görünüşü ayırt etmemiz gereklidir. Cinsel rol (erkek ya da dişi olarak toplumsal rolü) ve cinsel kimlik (erkek ya da dişi olarak özdeşleşmesi – kimliği).

KARŞI CİNSİN ELBİSELERİNİ GİYENLERE TARİHTEN ÖRNEKLER

Eski Yunan şairi Homer, büyük kahraman Akhilles’in, Truva savaşları sırasında kadın elbiseleri giydiği ve bir kız gibi yetiştirildiğini yazar. Oysa biz aynı zamanda buna ek olarak başka birçok tarihsel kişilerin de karşıcinsin elbiselerini giyindiğini biliyoruz. Karşıelbise giyenlere, örnekler dizisi pagon dönemi Roma imparatoru Heliogabulus’tan (3. yüzyıl), Christian abbe de Cnaisy’ye (17. yüzyıl) ve bir köylü kızı olan Jeanne D’Arc’tan (15. yüzyıl) isveç Kraliçesi Chhstine’e (17. yüzyıl) uzanır. Tüm bu erkek ve kadınların davranışlarının aynı güdülenme-ler göstereceği varsayılmamalıdır. Üstelik onları «transvestitler» olarak tanımlamak da, olayı aşırı basitleştirmek olacaktır. Gerçekte onların bazıları belki de transseksüeldi ve başkaları çevresinin büyük şaşkınlıklara düşmesinden, ya da cinsel olmayan nedenlerle, karşıcinsin giyim biçimini kabul etmekten hoşnutluk duyuyorlardı. Bazıları da bu karşıcinsten olanların elbiselerini giymeyi geçici olarak uyguladılar ve sonunda bunu tümden bıraktılar.

(Yukarıda solda) Cornbury Lordu Edward Hyde, New York ve New Jersey sömürge valisi. Biyoloik olarak erkekti ama kadın giysileri kullanmaktan ve hatta halk içinde bile kadın giysileriyle görünmekten hoşlanırdı. Burada görülen portresi, çağdaşlarının hoşgörüsüne ve kendisinin utangaçlığına bir kanıttır.

(Yukarıda sağda) George Sand (Lucille Aurore Dugin), 19. yüzyıl ünlü Fransız yazarı, biyolojik olarak kadındı, ancak bir erkek adı kullandı ve erkek kılığıyla göründü. Bir süre bu yaşam biçiminden büyük zevk aldı ama sonunda daha uygunca bir yaşam biçimini benimsedi.

(Aşağıda) Şövalye d’Eon, 18. yüzyıl Fransız diplomatlarından ve saygın bir şövalye. Biyolojik olarak erkek cinsiyetliydi, ancak uzun kariyeri süresince erkeksi ve kadınsı roller arasında birkaç kez değişiklikler gösterdi. Solda bir erkek gibi yaşarken, sağda ise bir kadın gibiyken. Ne var ki şövalye her iki cinsel rolde de şövalyeliği elden bırakmadı.

Kuşkusuz, çoğu bireylerin cinsel rolü ve cinsel kimliği birbirine uyar. Böylece, örneğin çoğu kadın, yalnız kadınsı bir rol oynamakla kalmaz, aynı zamanda bu rolü gerçekten kendileri için yaparlar. Yine yalnızca kadınsı nitelikler geliştirmek ve göstermekle kalmayıp, aynı zamanda bu niteliklerin «kendi gerçeklerinin» gerçek bir dışavurumu olduğunu kabul ederler.

Kadınların çoğu, kuşkusuz kadınsılıklarını sakatlanmış ve sınırlanmış olarak yaşayabilir ve kadınsılığın tanımını derinleştirmeye çabalayabilirler; ancak ilke olarak kadınsılığı kabul etmedikleri anlamına gelmez bu. Onlar rolleriyle özdeşleşir ve bu rollerini her açıdan görmek isterler. Gerçek cinsel kimliğine kavuşmuş kadınların sorunlu olanlarına seyrek rastlanır. Bu yüzden, genelde kadını etkileyen toplumsal sorunlar hakkında konuştuğumuz zaman, cinsiyet ve cinselliğin genişlemiş kavramları üzerine yoğunlaşarak, kimlik ve rol arasındaki karşılıklı ilişkiyi gözardı edebiliriz çok kere.

Görüldüğü gibi «cinsiyet» biyolojik, cinsellik ise psikolojik ve kültürel bir terimdir. Cinsiyet, üzerine cinselliğin yapılandırıldığı bir temeldir. Bebekler doğunca, cinsiyeti, dış cinsel organlarına bakılarak çabucak belirlenir, hemen sonra da cinsel rolleri başlar. Başlangıçta anababaların farklı yaklaşımları, okşamaları, cezalandırmaları, oyunları, oyuncakları, giysiler, saç biçimleri, kitapları, mobilyaları, mücevherleri ve benzeri nesneler, oğlanlar ve kızlar arasındaki cinsel farklılığı yavaş yavaş artırır. Akrabalar, arkadaşlar, oyun arkadaşları, dadıları, hemşireleri ve öğretmenleri, verilen bu farklılıkları kendi örnekleriyle, ne zaman ortaya koyabileceklerini bir kez daha vurgulayarak gösterirler. Böylece, birkaç yıl içinde çocuklar yalnız erkek ya da kadın olarak bir kimlik kazanmakla kalmayıp aynı zamanda «uygun» bir kadınsı ya da erkeksi davranış benimserler. Özcesi, insanlar kendi cinsel kimlik ve rollerinde herhangi bir akılcı seçme ve denetimden geçmeden önce onları da denemeye başlayabilirler. Yani onların cinsel kimlik ve rolleri, cinsiyetlerine «benzeştirilir» ve zamanla bu sürekli hale gelir. (Ayrıntılar için «Cinsel Davranışın Gelişimi», «Bebeklik ve Çocukluk»a bakınız.)

Kuramda, iki cins arasındaki fark herhangi bir sorun yaratmaz ve hatta bu bir sevinç kaynağı olabilir, ancak artık gittikçe artan sayıda insan, ne yazık ki, pratikte çoğu kez adaletsizliğin, eşitsizliğin bir yansıması olarak anlamaya başlıyor bunu. Bizim de içinde bulunduğumuz çoğu toplumlarda, kadına erkekten daha aşağı bir statü veriyor ve kadınsı niteliklere, erkeksilerden daha az saygı gösteriyorlar. İşte bu yüzden kadınların cinsiyeti bir aşağılanma belirtisi oluyor. Öte yandan, erkekler ise, erkeksiliklerini statülerinin bir güvencesi olarak algılıyorlar. Bu, cinsiyetin aynı zamanda toplumsal güç ve güçsüzlük sorunuyla ilgili olduğu anlamına geliyor. Son çözümlemede, bu olay, siyasal bir sorun olarak çıkıyor karşımıza.

Bu yüzden, çağdaş feminist hareket uzun zamandır kadınların resmi ve özel, genelde her işe katılmaları ve kadınların siyasal eğitimi üzerinde özellikle duruyor. Ayrıca kadınlar, öteki siyasal ve resmi haklarla birlikte kadınlara oy verme hakkı tanınması için savaşım veriyorlar; buradan kalkarak, cinsiyetler arasındaki güç degnesinin düzenlenmesi umudunu taşıyorlar. Dahası, aynı zamanda feministler, bir kere eşit haklar sağladıklarında, birçok yönlerden eşit görüneceklerini tartışıyorlar uzun zamandır. Kuşkusuz, belli cinsiyet farklılıkları her zaman kalır, ancak şimdiki cinsel farklılıkları daha bir vuurgulanabilir. Hatta, farklılıklardan herhangi birinin bırakılıp bırakılmadığının görülmesi de oldukça ilginç olacaktır.

Temel biyolojik olgular tartışılmaz: Çocuklara yalnızca kadınlar dayanabilir, bakabilir ve ortalama olarak erkekler, kadınlardan daha cüsseli, güçlü ve daha hızlıdır. Aynı zamanda yetişkin bir erkek vücudu, yetişkin bir kadından daha fazla androjen içerir. Ancak insanlar hiçbir zaman bu basit olgularla yetinmezler. Onlar her zaman bu olguların psikolojik anlamları üzerine varılan sonuçlandırmalara yönelirler. Böylece toplumumuzda kadın özelliklerinin zayıflık, duygusallık, edilginlik, tepisellik, uysallık; erkek özelliklerinin ise etkinlik, saldırganlık, güçlülük, kendine egemenlik ve akılcılık olduğu biçiminde bir görüş çıkar. Bu nedenle; erkeklerin daha iyi dövüşçü, ağır araçları kullanıcı, ağır şeyleri kaldırıcı, teknik sorunları çözücü ve soyut düşünmeye eğilimli oldukları kabul edilir. Kadınların ise çocuk yetiştirme ve eğitiminde, küçük ince aletler kullanmada, dekorasyon ve iletişim alanlarında üstün oldukları söylenir. Bunların tümü önemli ölçüde kuşku duyulabilir genellemelerdir, ancak gerçek olarak kabul etsek ile günümüzde toplumsal durum ve biyolojik mirası bunların yansıtıp yansıtamadığını söylemenin gerçekten olası görünmediğini anlamamız gerekir.

Aslında erkek ve dişiler arasındaki ayrımın doğumdan başladığı belirtilir ve bu ayrım devam ettiği sürece, onların «karıştırılmamış» özellikleri bir varsayım olmaktan öteye gidemez.

Herhalde bu arada antropologlar bazı toplumlarda erkeksi ve kadınsı rollerin bizim toplumumuzda görülenin hemen hemen tersine olduğunu bulmuş ve tanımlamışlardır. Yani kadının kavgacı, evinin erkeği gibi her şeyi sağlayan, erkeğin de halim selim bir ev kadını gibi görünmesi. (Örnekler için, Margaret Mead’in «Üç İlkel Toplumda Seks ve Mizaç» adlı çalışmasına bakınız 1933). Bundan başka bu roller, kadınların ağır işlere koşulduğu (su taşımak, ağır şeyler götürmek), gelişmekte olan ülkelerde de gözlenmiştir. Aynı zamanda bu bağlamda kadınların çoğu toprağı işleyip, balık tutarken, erkeklerin de kendilerine daha kolay işleri buldukları görülmüştür.

Bir yandan kadınların «zayıf cinsiyet» olduğunu ilan edip, öte yandan tüm ağır işleri kadınların ve kızların yapmasına izin veren erkeklerin, bu tutumlarına hayret etmemek elde değil. Güç ilişkilerinin mantıksal bir anlamı olması gerekmiyor. Onlar aklı uyanık tutmadığından, bir sonuca ulaşmıyorlar. Aslında eski Roma’nın zengin yurttaşları, çocuklarının eğitimini, aşağı sınıftan görmelerine karşın, kölelere emanet etmekte duraksamıyorlardı, hatta daha yakın zamanlarda Avrupa monarşileri, ülkelerinin yönetimine yardım etmeleri ve aristokratik yönetimin üstünlüğünü göstermek için aşağı sınıftan adamlar kullanıyorlardı. Tam mantıksal bir bakış açısından, herhangi bir cinsel rol ayrımını doğrulamak ya da bunun çok yaygın biçimde benimsenişini açıklamak zordur. Kişi yalnızca ayrımın varolduğu olgusunu ve bu bakış açısının da, çok kere kadınların boyun eğmeleri ve iftira konusu olmalarını ima ettiğini görüyor.

Sırasıyla, erkeğin ayrıcalığı ve kadının boyun eğmesi, erkeksi ve kadınsı özelliklerin her ikisini de bozar. Birçok erkekte, tüm hareketlerini sınırlayan ve erkeksiliğini renklendiren tutucu, heyecanlı bir kibir gelişir.

Başkalarını tehdit edip alaya alıyor görünen bu sağlıksız tutum, belki de en iyi İspanyolca «maşizmo» sözcüğüyle tanımlanır, (macho: erkek anlamına geliyor). Öte yandan, kadınlar, çift cinsel standardın adaletsizliğine maruz kalmak ve tüm etkinliklerini ellerinden alan yalancı bir saf kadınlık ülküsünü yaşatmak zorunda kalıyorlar.

ÇİFT STANDARTLIK

Çift standart terimi, erkekler ve kadınların cinsel davranışları için farklı normlara sahip olduğumuz olgusuna dayanır. Yani yalnız bizim toplumumuzda değil, aynı zamanda öteki toplumlarda da kadınlar, erkeklerden daha çok cinsel engellemelerle karşılaşmaktadırlar. Geleneksel olarak kız-

lar ve kadınların «saf» ve «masum» kalmalarını sağlamak amacıyla cinsel olanakları daha şiddetli bir sınırlandırma ile karşılaşmaktadır. Öte yandan, oğlanlar ve erkeklerin de çok kere, kendi hayvansı doğalarının gerektirdiği gibi çılgınlıklar yapmaları özendirilmektedir. Erkekler ise kabul edilebilir cinsel çapkınlıktan hoşlanırken, aynı nedenle, dişiler de çoğu kez en küçük bir cinsel ihlal yüzünden cezalandırılmaktadır.

Bugün de çift standart büyük ölçüde toplumsal baskı, ahlaksal telkin, görgü kuralları, gelenekler, usuller ve tabularla dolaylı olarak işletilmektedir. Geçmişte ise karıları, kızkardeşleri ya da kızlarının «uygun olmayan» davranışları üzerine, erkekler onları doğrudan hırpalıyor, hatta öldürüyorlardı. Erkeklerce koyulan yasa elbette erkeğin görüşünü destekleyecek ve aynı zamanda kadınların zina yapmasını ve evlilikten önce bakirelik yitiminin sert bir biçimde cezalandırılmasını sağlayacaktı. Zinacı ya da «kızı iğfal eden» erkekler ise yalnızca başkalarının haklarını çiğnemekle cezalandırılıyordu. Başka bir deyişle, kadınlar, erkeğin malı olarak sayılıyor, yani babalarına, kocalarına ya da kardeşlerine bağımlı oluyorlardı. Böylece zina ve iğfal, kadının değerini düşürünce, onun koruyucusu ya da vasisine, zarar ziyan tazminatı ödenmesi gerekiyordu. Örneğin Eski İsrail’de bir kızı iğfal edenin «bakirenin çeyizi»ne göre babasına para vermesi zorunluydu. (Exodus. 22, 17). Hatta 19. yüzyıl İngilteresinde bir koca resmen, karısını iğfal edenden biraz mali tazminat isteyebilirdi.

Şurası da açıktır ki, çift standart daha çok cinsel ahlakın sorunlarına bağlı olmaktan çok, daha temel bir soruna dikkat çeker. Bu sorun yakınlarda «seksizm» olarak yeniden belirlenmiştir, yani toplumsal ayrımın tüm türlerinin temeli olarak bir kişinin cinsiyetini kullanan bir düşünce ya da bir tutum. Daha özgür olarak, kadın haklarının çağdaş savaşımcıları (Şoven adlı üstün bir Fransız kahramandan sonra), erkek ayrıcalığı üzerine usdışı ve bağnazca diretmeleri tanımlamak için «erkek şovenizmi» terimini kullandılar.

Ne yazık ki erkek ayrıcalığı, uzun bir tarihsel geçmişten bu yana hâlâ tüm toplumsal kurumları avucunun içinde tutmaktadır. Gördüğümüz gibi, cinsel davranış için çift standart temelde erkeğin hemen hemen, kadın üzerinde ekonomik, resmi ve cinsel gücünün tümünü yansıtmaktadır. Toplumlar, kadının, tüm önemli kararları alan erkeğe bağlı olduğu biçiminde örgütlenmiştir. Kadınlar, genel işlerde hiçbir ses çıkaramaz ve dar bir çevre içine sıkıştırılırken, erkekler tüm siyasal, dinsel ve sanatsal otoriteyi ellerinde tutarlar. Özcesi, insanlar ataerkil bir toplumsal sistem altında yaşamaktadırlar. (Patriarkal, yani ataerkil; Yunancada baba düzeni anlamına gelir.)

Bu arada kuşkusuz bu ataerkil sistem nedense değiştirilmektedir. Aşırılıklarının en kötüleri düzeltilmekte, ancak, kadınların da iyice anladığı gibi, ilkeleri bu günlere değin gelmiştir. Gerçekte birçok erkek tarafından «doğal» ve kaçınılmaz olarak savunuluyor. Kanıt olarak, ataerkilliği en erken çağlara değin uzanan evrensel bir kurum olarak göstermek için bir hayli tarihsel ve antropolojik tanıklara dikkat çekilmekte.

Oysa son yüzyıl içinde bu bakışa, ataerkil kültürün, şeylerin sağlıklı düzeninden şanssız bir sapmadan başka bir şey olmadığını ve biraz uzak geçmişte, tüm insanların anaerkil sistem altında daha merhametli ve insancıl bir biçimde yaşadığını açıklayan bilginlerce tekrar meydan okunmaktadır.

Her ne kadar doğruluğun, şimdiye dek kurulmuş bulunan anaerkil bir sistemin günümüzde ya da geçmişte kurulmuş olduğunu ortaya koyacak kesin kanıt olmadığını açıklamamızı istemesine karşın, bu tartışmada bu bağlam içinde bizim bir yan tutmamız zorunlu değildir. Kurulmuş olan, birkaç anasoyluluk sistemidir. Bu durum kadına kuşku duyulamayacak bir konum kazandırır, ancak temelde bu, kadınların toplumsal olarak da egemen bir pozisyonda olduklarını göstermez.

Toplumlar aynı zamanda anaerkil ve babaerkil bir sisteme sahip olabilir. Anasoylu sistemin yaygın bir biçimde kabulü, burada bazı ilişkilere sahip olabilen ilginç bir noktaya getiriyor bizi.

Babadan çok, ana yoluyla aile bağını izlemek daha doğrudan daha «doğal» ve kolaydır. Bazen bir bebeğin babası güçbela belirlenirken, anasının belirlenmesinde asla kuşku duyulmaz. Bir babasoylu sistem, ancak kadınların gebeliklerinin tüm aşamalarının hesap edilebilmesi için onun yakından denetlenmesi koşuluyla işleyebilir. Bu nedenle, idealde, onlar evliliğe bakire olarak girer ve birbirlerine bağlılık gösterirler. Aynı nedenle, bir kadının evlilik öncesi ve evlilik dışı işleri, çocuğunun babalık sorunu üzerine, kocasının kafasında sorunların ortaya çıkmasıyla sınırlıdır.

Erkek, çocukların biyolojik babası değil, yalnızca yasal ve resmi babası olabilir. Bazı toplumlarda kocaların, biyolojik babalık üzerine üzüntüye kapılmayıp, resmi rollerine razı oldukları bir gerçektir. Ancak başka birçok toplumda, ABD toplumu dahil olmak üzere, erkekler geleneksel olarak çocuklarının kendi «teninden ve kanından» olması için diretmektedirler. Oysa onlar, bu kesinliğe ancak cinsel özgürlüğü sınırlayarak ulaşabilirlerdi. Böylece, cinsel yasalar ve ahlak standartlarımız kadınlar için daha sert bir içerikte oldu.

Şu gezegen üzerinde hâlâ cinsel ilişkinin gebeliğe neden olduğundan habersiz, üstelik bir kısmı 20. yüzyılın başlarından beri yaşayan insanların olduğunu bilmek doğrusu ne kadar garip. Bu yüzden, onlar için zaten biyolojik babalık bütün bir sorun olamazdı. Hem onlar kadının yüzerken, banyo yaparken ya da başka durumlardayken bedenine giren bir ruh tarafından gebe bırakıldığına inanıyorlardı.

Başka bir deyişle, bir kabilenin, gebe kadının vajinasında büyüyen dölütün bir erkeğin menisiyle beslenmesi gerektiğine inanmayı akıl etmesine karşın, bu «ilkeller» için cinsiyet ve üreme birbiriyle bağlantılı olaylar değildi.

Biz, birleşme ve gebelik arasındaki bağlantıyı insan aklının anlamasının, onun gelişmesinin hangi noktasında olduğunu bilmiyoruz. Ancak bunu, çoğu toplumların uzun zaman önce bulguladığını varsayabiliriz. Aynı zamanda biz farklı toplumların bu bulgudan değişik sonuçlar çıkardığını da biliyoruz. Bazıları, şeyleri yalnızca kadınlar yetiştirebilir diyerek, üremede dişinin rolünün zorunlu olduğuna inandılar. Bu nedenle erkekler salt yardımcı bir rol oynadılar. Bazı toplumlar her iki cinsiyete de eşit önem verdiler, bazıları da erkeğin yardımına karar verici bir gözle baktılar. Batı uygarlığında ise bu sonuncu görüş, yaygın birimde benimsendi. Kadın vücudu, erkek yaratıcı sıvısını taşıyacak bir araç sayılmaya başladı. Kadınlar, erkeklerin tohumlarını ektiği topraktı. (Aslında İngilizcede meni karşılığı kullanılan semen kavramı, Latince tohum anlamına gelen «seed»ten türemiştir.)

Böylece kadınlar kısa bir süre sonra kendilerini aşağı, ikinci sınıf bir pozisyonda buldular. Kendi çocukları gerçekte kendilerine ait değildi, erkek, tarladan hasadı kaldıran çiftçi örneği, bir meni üreticisi durumunda olduğundan, bunun ürünü de, yani çocuk da ona ait olacaktı. Tarladan kalkan ürünün tarlaya ait olduğu hiç görülmüş müydü? Hatta bir çiçek tarhında yetişen çiçek gibi rahimde biriktirilen meninin her bir damlasının tam bir insanın minik bir kısmını oluşturduğuna bile inanıldı. Her halde tam bir üreme sürecinde kadın, edilgin bir depodan daha önemsiz bir durumdaydı. Kadın yalnızca yaşamı besledi, ama onu yaratmadı. Gerçek yaratıcı erkekti.

Aynı zamanda algılamadaki bu genel tutum kuşkusuz dinsel inançlara da yansıtıldı. İlk olarak eski dünyanın çoğu, «Toprak Ana» ya da dölleme ve «yeniden doğuşa yaşam veren İştar, (Babil’de) Astarte (Fenike’de), Sibıl (Frigya’da) ve Isis (Mısır’da) gibi bazı tanrıçalara tapındı. Oysa bu korku veren tanrıçaların işlevleri, giderek erkek karşıtlarınca ellerinden alınmaya başladı. Örneğin, göçebe Yahudiler arasında daha sonra Hıristiyanlıkla işbirliği yapan yeni bir itikat doğdu ve böylece bu, Batı tarihinin çoğuna egemen oldu: Erkek Tanrı Yahova, dünyayı ve ilk erkek olan Adem’i yarattı. O aynı zamanda Adem’e arkadaş olsun diye onun kaburga kemiğinden Hawa’yı yarattı, ancak Hawa, şeytanın kendisini iğfal etmesine izin verince, Adem’in gözden düşmesine neden oldu.

Bir kere, kadının aşağı statüsünü tam olarak doğrulamış görünen, onun doğuştan gelen bir günahla suçlanmakta olduğu ve yaratıcı rolünün yoksun olduğunu söylemek bile gereksiz. Eski İsrail’de bir kadın, eşini «Efendi» ya da «Sahibim» diye çağırırdı. Çünkü, erkek onu kovabilirdi, kadı-nınsa böyle bir hakkı yoktu; gerçekte, kadın bütün yaşamı boyunca bundan bir parça etkilenmiştir. «ON EMİR»’de eşler, kocanın malları arasında sayılmaktadır. Bu nedenle, geleneksel bir Musevi duasında, Tanrıya, «Kadının yaşamı çok lanetlidir. Bana bu nedenle kız evlat verme» diye yalvarılmasına ve her gün mutlulukla, «Beni kadın yaratmadığın için sana şükürler olsun» demelerine şaşmamak gerekir.

Eski Yunanda, kadınların başına gelenler bundan daha iyi değildir. Kahramanlar Döneminin başında, kadınlara belli bir ölçüde bağımsızlık tanınmıştır, ama Perikles Döneminde (İ.Ö. 5. yüzyıl) durumları evdeki kölelerle aynı düzeye inmiştir. Kadınlara bazı üstünlüklerin tanındığı Askeri İsparta Devletinin ise aşırı bir yanı vardır. Ancak onlar yine de erkeklerle birlikte, yaşam boyu totaliter yönetime bağımlı idiler. Roma Cumhuriyetinde de kadınlar, babaları ve kocaları tarafından yönetilmekte idiler ve bu durum, İmparatorluk döneminde geniş bir özgürlük kazanmalarına kadar sürmüştür. Avrupa’nın Hıristiyanlığa dönüşümü, kadınlara özgürlük açısından çok az bir şey getirmiştir, üstelik, evlenme ve boşanma konusunda bu dönemde eskiden beri sahip oldukları bazı haklardan yoksun kalmışlardır. Yalnızca bazı Barbar Kuzey ülkelerinde kilise daha fazla cinsel eşitlik getirdi. Bununla birlikte, kadın ilke olarak hâlâ ikinci sınıf insan olarak görülüyordu. Kadınlar zaman içerisinde «ılımlı» ve «uygun» hale geldikçe, kutlamalarda bulunmalarına izin verildi. Ancak dinsel ve genel konularda yine hiç sesleri

çıkmıyordu. Aziz Paul’un açıkça koyduğu gibi: Ana ben senin, her erkeğin başının İsa olduğunu bildiğini ve elbette kadının başının da erkekte olduğunu biliyorum. Erkek, Tanrının imgesi ve onurudur, ancak kadın da erkeğin onurudur. Erkek, kadın için yaratılmamıştır ama, kadın erkek için yaratılmıştır. (Cor. 11: 3, 9) Aziz Paul şöyle devam etti:

«Kadınlarımızın kiliselerde sessiz olmasını sağlayınız: Onların konuşmalarına izin yok. Aynı zamanda yasalarda belirtildiği gibi, kadınlara yalnızca itaat altında olmaları buyrulmuştur. Ve onlar herhangi bir şey öğrenirlerse, kilisede konuşmak kadınlar için ayıp olduğundan, konuşacakları şeyleri evde kocalarına sormalarına izin ver. (1. Cor. 14; 34-35)

Böylece birçok papaz dinlerinin tersine, Hıristiyanlık, kadınları rahiplik ve öteki kilise görevlerinden dışladı. Aynı zamanda, evlerinde kocalarına elpençe hizmet ederek kalmaları beklendi.

Tek ve oldukça gecikmiş olarak, dişi cinsiyete dinsel ayrıcalık, Ortaçağlarda serpilip gelişmeye başlayan Bakire Meryem inancıyla geldi. Cinsel ilişkiyle kirletilmemiş olan Meryem, oğlunu karnında taşıyarak Tanrının bir aracı gibi hizmet etmişti. Böylece Meryem, erkeğin kurtuluşuna ve Hawa’nın suçuna kısmen kefalet edilmesine yardım etmiştir. Müminlerin gözlerinde bu, kadına yeni bir saygınlık veriyordu. Kadınsı gizem şövalyece bir çehre ve görkemli bir aşkın keşfiyle daha büyüleyici oluyordu. Şiir ve şarkıda tro-bodorlar (Fransa ve İtalya’da, 11-13. yüzyıllarda yaşamış saz şairleri.) ve başka duygulu erkekler, hanımefendilerin büyük ölçüde ulaşılamaz, yaklaşılamazlığını ve soyluluklarının üstünlüklerini yücelttiler, övdüler. Oysa Bakire Meryem olsun, ortaçağ şairlerinin yücelttiği «soylu hanımefendiler» olsun, her ikisi de bağlılık, saflık, uygunluk, yani kadınlığın yalnızca edilgin görünüşünü simgelediler. Etkin, uyanık, duyarlı görünüş ise, kurbanının yaşam suyunu cinsel bakımdan doymak bilmez hayvan gibi emen, baştan çıkarıcı bir kadın imgesiyle temsil ediliyordu. Üstelik bu hayvansı yaratık, onları ebedi bir lanetlenmeye sürüklüyordu kuşkusuz. Burada yeniden uygun bir ideoloji sağlayan Kutsal Kitaba ve özellikle Eski Ahid’e (Tevrat’a) dönüyoruz. Hıristiyan kadın düşmanları, Ecclesiaste’ten şunu severek aktarıyorlardı. «Ve ben yüreği tuzak ve kötülüklerle dolu olan kadını ölümden daha acı buldum. Kim ki Tanrıyı sever, ondan uzak durmalıdır, ancak günahkâr olan onunla birlikte olur» (Ecel 7: 26).

Bu kadın korkusu, sonunda açık saldırganlığa ulaşan bir noktaya geldi. Gerçekte artan sayıda kadın doğrudan doğruya şeytanla birlikte olmakla suçlandı. Onlara, itiraf edene değin işkence yapıldı, sonra, büyücü kadın olarak yakıldı, asıldı ya da boğuldular. 1486′da Dominikan rahipler Jakob Sprenger ve Heinrich Kraemer, «Malleus Maleficarum» (Büyücü Kadınların Çekici) üzerine tezlerinde şu anlayışa yer verdiler: «Bir kadın dostluğun düşmanı, kaçınılmaz bir ceza zorunlu bir şeytan, doğal bir günah teşvikçisi değil de nedir? Doğru renklerle boyanmış, bir doğal şeytan. Kadınlar zekâca çocuklar gibidir. Bunun doğal nedeni, kadınların erkeklerden daha şehevi olmasıdır ve bir kaburga parçasından oluştuğundan beri ilk bu kusurla o, kusursuz bir hayvan olduğundan, kadın her zaman aldanır… Kadınların aynı zamanda bellekleri de zayıftır ve bunun disipline edilmemesi onlarda doğal bir kayıptır.» Birkaç yüzyıl içinde kadınların büyücü olduğu çılgınlığı Katolik olsun Protestan olsun, her iki inançtan türlü ülkelerde de şiddetli boyutlara ulaştı ve binlerce kadın bu damganın kurbanı oldu. Hıristiyan erkeğin kafasından çıkaramadığı büyücü kadın korkusu, Aydınlanma Çağına değin durmadı. (Aynı zamanda «Uyumculuk ve Sapkınlık»a bakınız.)

18. yüzyılın Aydınlanma filozof ve yazarları, kadın imgesini daha insaflı boyutlara indirmeye çabaladılar. Onlara göre, kadınlar ne tertemiz aziz ne de şeytansı baştan çıkarıcıydılar, yalnız oldukça hoş ve yararlı arkadaştılar. Aydınlanmacıların çok azı kadınların doğal olarak eşit olduklarını saymalarına karşın, yine de onlara hayranlık ve nezaket gösterilmesi için çabaladılar. Jean Jacques Rousseau, 1762′de yayınlanan Emil ya da Eğitim Üzerine adlı yapıtında, zamanın erkeklerinin felsefesini şöyle açıklıyordu: «Erkek güçlü ve etkin olmalı, kadınsa zayıf ve edilgin… Kadının, erkeğin değerlendirmesinin insafına kalmış olmasını doğanın kendisi buyurmuştur.»

Gerçek çalışmalar kadının ulaşacağından ötededir ve o tam bilimsel çalışmalarda başarı için ne doğruluğa ne de dikkatli bir titizliğe sahiptir… İnsanın koyduğu yasalardaki eşitsizlik, insanın yapmasından dolayı değildir, ya da herhalde o salt bir önyargı değil, bir şeyin nedeninin sonucudur. Açıktır ki kadın aklının bu görüşü özde daha önceki büyücü kadınlarınkin-den çok az farklıdır. Rousseau’nun «doğalı» ve «uslamlaması» bu büyücü kadınların Ortaçağda sahip olduklarından daha doğal ve akla uygun değildi.

Bu koşullarda erkekler, cinsel çift standarttan vazgeçmek için henüz mantıksal bir zeminlerinin olmadığını gördüler. James Boswell böyle bir düşünsel ortam içinde Samuel Johnson’un Yaşamı adlı yapıtında yeni bir tanım getirdi (1791). Zina üzerine görüşlerini açıklarken, ataerkil ve baba-soylu sisteminin katı, soru bile sorulamaz cinsinden bir savunusunu yaptı: «Suyun karışımı suçun özünü oluşturur; bu yüzden evliliğini çiğneyen bir kadın, o işi yapan erkekten daha çok suçludur.» Öte yandan, Dr. Johnson da, kadının cinsel gereksemesini daha az baskıcı kabul ettiğinden, sadakatli olmanın, kendileri için de daha kolay olduğuna inandı. Kadın, erkekten daha erdemli olmak zorundaydı çünkü, Boswell’in gösterdiği gibi, kadınlar, biz erkekler kadar günaha teşvik edilmezdi ve onların her zaman erdemli arkadaşlarla yaşayabileceğini, erkeklerinse dünyada rastgele şeylere karışabileceğim söyleyerek, kadınlara da yol gösteriyordu sözde.

Kuşkusuz, Dr. Johnson gerçek bir burjuvaydı ve kadınların günah teşvikçiliği, eksikliği için getirdiği anlayış o zamanda bir dereceye kadar gerçekti. Yükselen burjuvazi, giderek çoğalan karılarını ve kızlarını, dışarının büyüyen etkenden korumak için eve kilitledi. Dolayısıyla aile yaşamı daha yakın ve özel oldu. Dışarıdakilerden, ailelerin özel işlerine ve evin kutsallığına saygı göstermeleri isteniyordu. Sonuç olarak, kadınlar her zamankinden daha bağımlı ve evcimen oldular.

Gerçekte gelecek yüzyılda, onların yaşamları, sık sık küçük (dar kafalı) beyinli, yetersiz ve tutku yoksunu olma izlenimi verecek denli bir sınırlama içerisine girdi. Böylece, kadına yakıştırılan ilk imgelerin tam tersi bir durumda, kadının erkekten daha az «şehevi» sayıldığı bir noktaya gelindi sonunda. Yalanlama korkusu olmaksızın, Viktorya Çağı İngiltere’si seks uzmanlarından Sir William Actor, bu yüzden, «Üreme Organlarının İşlevi ve Düzensizlikleri» (1879) adlı çalışmasında, erkek okuyucularına, «Kadınların çoğunluğunun (toplum için sevindirici) herhangi bir cinsel duyguyla başlarının fazla dertte olmadığını» temin ediyordu. Actor; en iyi anneler, kadınlar ve ev yöneticileri, cinsel düşkünlük üzerine çok az şey bilir ya da hiçbir şey bilmezler. Ev, çocuk sevgisi ve ev işleri, kadınların tek tutkusudur diye açıklamalarını sürdürüyordu.

Yalnız Viktorya erkeği değil, aynı zamanda birçok kadının bu bilimsel görüşü doğru olarak kabul ettiğine hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Kadınlar bu basmakalıplığı kendilerine tümüyle uygun görmeselerdi, kendilerinde bir kusur bulacaklar ve bunu düzeltmeye uğraşacaklar ya da en azından bunu gözleyeceklerdi. Bu baskı ve bunun sonucunda ortaya çıkan kendi-kendine baskı, aynı zamanda kadınların çoğunun mutsuz ve hatta yüzyılın sonuna doğru önemli sayıda dişi isterisinin kanıtı olarak hasta olmalarına yol açtı. Oysa bu cinsel kürenin dışında olan bazı orta sınıf kadınları istemlerini daha uzun zaman sürdürdüler.

1789 Fransız Devrimi, tam resmi eşitlik için kadınların umutlarını artırdı. Sonradan bu umutlar hızla küllenmeye başlamasına karşın, birtakım feminist kadınların oy hakkı için savaşımları devam etmiştir. Zaten Avrupa ve Amerika’da, Actor zamanında kadınların oy kullanma hakkı için kavgaları iyi bir yoldaydı. Bu konuda etkinlik gösteren kadınların çoğu, cinsel bakımdan «uygun» ve saygıdeğer idi. Ama artık onlar da ev işlerine boyun eğmiyorlardı. Üstelik yalnız değildiler. Gittikçe artan sayıda kadın siyasal bir bilinç geliştirirken, aşağı görüldükleri oranda gücenmeyi ve karşı koymayı öğrendiler.

Bu onlara yalnızca toplumsal bir ayrımı değil, aynı zamanda cinsel çift standardı da yıkmaları gerektiğini ve erkek ile kadının, bu değişiklikle daha iyi anlaşacaklarını gösterdi. Kısacası, tam özgürleşme sağlanana değin siyasal, ekonomik ve cinsel ahlakın kadın için bir gerçek olamayacağını görmeye başladılar. Böylece cinsel eşitsizliğe karşı kavga, tam bir insancıl toplum yaratma kavgasına dönüştü. Kadınlar, kendilerini özgürleştirerek aynı zamanda baskı yapanları da özgürleştireceklerdir. Bu temel feminist inanç, yüzyıllar boyunca tekrar tekrar açıklandı, propagandası yapıldı, ancak belki de en iyi ilk özetlemeyi, 19. yüzyılda, «kadınların özgürleşmesinin ölçüsü, genel özgürleşimin doğal ölçüsüdür» diyen Fransız toplumcu ütopisti Charles Fourier yaptı.

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

CİNSELLİK VE TOPLUM

İnsanlar «toplumsal hayvanlardır» ve huyları, istekleri, umutları, korkuları ve inançları, doğdukları yerdeki çeşitli topluluklarca biçimlendirilir. Bu, aynı zamanda cinsel tutum ve davranışlar için de geçerlidir. İnsanlar belirli bir cinsel ifade potansiyeliyle doğarlar. Ancak bu potansiyel oldukça çeşitli yollarla gerçekleştirilir. Aslında cinsel bakımdan bastına toplumlarda bu kısmen ya da tümüyle gerçekleşmeden kalabilir.

Konu, belki de en iyi sık sık kullanılan dil kıyaslamamızla tanımlanabilir: Bütün çocuklar konuşma yetisiyle doğarlar, ancak herhangi bir özel dile göre programlanmamıştır. İngiltere’de İngilizce, Çin’de Çince konuşarak yetişirler. Bazı toplumlar, erkekler ve kadınlar için farklı «gizli» dillere sahiptir ve çocuklar da bunları cinsiyetlerine göre öğrenirler. Üstelik bilgili anaba-balar ve iyi öğretmenlere sahipseler, konuşmayı oldukça iyi bir biçimde öğrenirler. Aynı nedenle, bilgisiz ve kaba anababalar, çocukların sessiz kalmalarına, kendilerini iyi ifade edememelerine ya da kekeme olmalarına neden olabilirler. Öte yandan, bazı kötü davranışlarla karşılaşan çocuklarda her bakımdan kötü bir dil gelişebilir ve onu sevmediklerine karşı kullanırlar; daha şanslı olan ötekiler ise yalnızca bağlılık ve sevgi ifade etmek amacıyla kullanacakları sözcükleri dikkatlice seçebilirler. Sonuçta, bazı dinsel ya da ahlaksal nedenlerle bir sessizlik yemini ederler sanki.

İnsanın cinsel davranışı buna çok benzer biçimde gelişir. Çocuklar, özel kültürlerinde kabul edilebilir davranış neyse, onu kabul etmeyi öğrenirler. Aynı zamanda cinsiyetlerine göre farklı erkeksi ve kadınsı nitelikler kazanırlar. Eğer ana babaları hoşgörülüyse, çocukların erotik kapasiteleri artar, ancak püritenik eğitim, onların kendilerini suçlu hissetmelerine, cinsel tepkilerinin engellenmesine ya da sakatlanmasına yol açacaktır. Öte yandan, engellenmiş bu çocuklar «düşük ahlaklı» gelişir ve seksi, özünde düşmanlığını dışa vurmak için kullanır. Bazıları ise, yani doyuma ulaşanlar, cinsel eşlerini dikkatlice seçerler ve onlara sevgiyle armağanlar sunarlar. Sonunda, bazıları seks zevkinden vazgeçmeye karar verirler ve bazı dinsel ve ahlaksal nedenlerle iffet ve bakirelik yemini ederler.

Oysa karşılaştırma, bu kişinin düzeyi, yani kişisel durumu, başarısızlıkları ya da başarılarıyla kendisini sınırlamamayı gerektiriyor. İnsanın cinselliği ve dili genel düzeyde her zaman karşılaştırabilir ve ortak imgeleri gözden geçirilebilir. Gerçekte, her dilbilimcinin bildiği gibi, farklı diller, farklı temel felsefeler içerir. Bu diller farklı bir gerçeklik tablosu çizerler ve yaşamı farklı yaklaşımlarla yansıtırlar. Kısacası, her dil önce kendisiyle birlikte geliştirmiş olduğu algıları oluşturur. Özgün kişisel görüşlerinden tümüyle ayrı olarak, halkın büyük kesimleri hep birlikte, farklı yerel dillerine göre, dünyaya farklı bir biçimde bakmayı öğrenirler.

Bu, aynı zamanda «yerel» seks felsefesi için de geçerlidir. Kadınların ve erkeklerin cinsel davranışı yalnızca onların kişisel nazlarını değil, aynı zamanda geniş çapta, bağlı oldukları toplumların ya da toplumsal gruplarının temel değerlerini de yansıtır.

Kişilerin, birey olarak ne denli farklı olduklarının önemi yoktur. Ahlak anlayışı her zaman bütün kültürlerin altında yatan varsayımlarca biçimlendirilir. Zevk düşkünü ve hoşgörülü toplumlarda çoğu insanlar olasılıkla neşeli ve duyarlı olur; püritenik ve baskıcı kültürlerde ise heyecanlı ve yasaklayıcı olmaya eğilimlidirler. İlk önce, belirtilen durumda olanlar, cinsiyetlerini bir mutluluk kaynağı olarak kutlarlar; ikinci durumdakiler ise bir utanma kaynağı olarak cinsiyetlerinden üzüntü duyarlar. Bu yüzden, bir insanın cinsel tutumları üzerine kafa yorduğumuz zaman gerçekte iki ayrı sorunlar kümesine değinmiş oluyoruz. Biz yalnızca şu erkek ya da bu kadının toplumlarının cinsel standartlarına ne denli iyi uyduğunu değil, aynı zamanda bu standartların hangi temellere dayandığını, en son amacını, anlamını ya da seksin doğasının ne olduğunu da soruyoruz.

Çoğu toplumlarda, kuşkusuz seksin anlamı, başka herhangi bir şeyin anlamı gibi din tarafından belirlenir. Bu en azından, geçmiş toplumlarda söz konusu olmuştur ve hatta modern laik toplumlarda cinsel standartlar sık sık eski dinsel öğretilere bağlı kalmıştır. Örneğin ABD toplumunun cinsel standartlarının hâlâ Yahudi-Hıristiyan mirasınca etkilendiğinden hiç kimsenin kuşkusu yoktur: Oysa karşı kültürel çalışmalar, bu mirasın her zaman oldukça kendine özgü olduğunu ortaya koymuştur. Eski İsrailliler, seksin doğasını üremede gördüler ve bu amaca yönelmeyen herhangi bir cinsel davranışı mahkûm ettiler. İlk Hıristiyanlar da bu dar anlayışı kabul etti ve

hatta cinsel perhizden dolayı yüceltilmekten, seksi zorunlu bir kötülük olarak görmeye değin uzanan bir sınırlama getirdiler.

Onlar, İsa’nın yeniden dönmesini ve yaşamları boyunca dünyanın sonunun gelmesini beklediklerinden, cinsel zevki öyle uzun boylu düşünmediler. Bunun yerine dönemlerindeki değişik münzevi felsefelerinin izdeşi oldular ve bu anlayışları kendi dilleriyle birleştirdiler.

İsa, geri dönmeyi başaramayınca ve dünya da önceki gibi sürüp gittikçe, biraz daha hoşgörülü olmaya başladılar, ancak temel inançları değişmeden kaldı: Cinsel etkinlik yalnızca evlilik içinde ve gebeliğe doğru yol alabildiğinde kabul edilebilirdi onlarca.

Hıristiyan cinsel felsefesinin, taraftarlarına keyfi ya da rastlantısal görünmediğini söylemek bile gereksiz. Tam tersine, onlara bu felsefe nesnel, sonsuz ve evrensel gerçek olarak görünüyordu. Baktıkları her yerde, bu gerçeğin olgusal gözlemlerle doğrulandığını gördüler. Saygıdeğer erkekler ve kadınlar, bedenlerini giysilerle örtmediler mi? Bu, onların doğuştan bir alçakgönüllülük duygusuna sahip olduklarını göstermedi mi? İnsanlar, cinsel düşlemlerini açıkça tartışmaktan sakınmadılar mı? Bu, kendileri hakkında rahatsızlık duymalarına yol açmadı mı? Anababalar, evliliklerinin içyüzünü çocuklarından saklamadı mı? Bu, cinsel ilişkilerinde bazı yanlış şeylerin olduğunu göstermedi mi? Kısacası, doğanın kendisi seksin her yerde doğuştan bayağı ve utanç verici olduğunu göstermedi mi? İşte Kuzey Afrikalı rahip Augustine, Tanrının Kenti adlı kitabında, tüm cinsel ilişkilerin içinde bulunduğu utancı böyle dogmatik bir biçimde ele aldı (XIV. Kitap, 18. Bölüm):

«Cinsel ilişki her zaman şehvetle gerçekleştirilir ve bu yüzden de gizlenmiş olması gerekir… Hatta doğal bir utanma duygusu olduğundan genelevlerde bile bu bir sır olarak saklanır… Evli olmayan kişilerle ilişki, utanç duymayan erkeklerce bile utançla karşılanır ve üstelik onlar bunu sevseler bile pek belli etmemeye özen gösterirler… Karı koca arasındaki ilişki saygıdeğer ve yasal olsa bile, her zaman tanıkların huzurundan uzakta, özel bir odada yapılmaz mı? Damat, gelini okşamadan önce, tüm hizmetkârları yanlarından uzaklaştırmaz mı?.. Zifaf odasına girenler akraba olsalar da, eğer bu doğal olarak yerinde ve uygun olanın utanç cezasıyla birlikte yapıldığından ötürü değilse, nedendir öyleyse?»

Bu görüşe göre, Augustine erkek ve kadın cinsel organlarını edepdışı organlar olarak sunuyor ve tüm cinsel arzulara da hemen hemen gizli bir tiksinmeyle bakıyordu. Dahası, tüm edepli insanların her yerde aynı duyguyu paylaşacağına inanıyordu. Ancak gerçekte, tutumları kendi zamanında bile evrensel boyutlara ulaşmamıştı. Roma İmparatorluğunun uzak yörelerinde hâlâ eski «pagan» geleneklerini koruyan gruplar, seks ve çeşitli cinsel oyunlardan büyük zevk duyan kabileler vardı.

Augustine’nin «her cinsel ilişkide utanç bulunması» üzerine söyledikleri gerçeğe uygun değildi. Bu anlayış, çok daha sonra ve salt Hıristiyanlığın etkisiyle çoğu Avrupalı için bir gerçek haline geldi. Bununla birlikte, Avrupa dışında, birçok toplum çok farklı cinsel değerler geliştirdi. Yüzyıllarca süren bir yalnızlıktan sonra Hıristiyan kaşifler böylesi toplumları keşfettikleri zaman, büyük bir şaşkınlığa düşerek gördüklerine güçlükle inanabildiler. Örneğin, Kaptan Cook, Tahiti’ye geldiği zaman Tahitililerin ayakta cinsel ilişki kurmaları ve her iştah ve tutkuyu izleyicilerin gözü önünde büyük bir hazla yerine getirmeleri karşısında büyük bir şaşkınlığa düşmüştür. Böylece Kaptan Cook, Dünya Çevresinde Yolculuk adlı yapıtını kaleme aldı (1769):

«Yaklaşık 1.80 cm boyunda genç bir adam, yaklaşık 11 ya da 12 yaşında küçük bir kızla, bizden birkaç kişi ve büyük sayıda yerlilerin önünde en azından yakışıksız ya da uygun olmadığı duygusuna kapılmaksızın, Venüs törenini yerine getirdi. Ancak göründüğü gibi oranın geleneklerine tam bir uyum gösteriyordu bu hareket. İzleyiciler arasında daha deneyimli birkaç kadın da vardı… Bu kadınlar, kızın bu konuda bilgilenmesi gerektiği için, üzerine düşen görevi nasıl yerine getireceğini öğretiyorlardı.»

Bununla birlikte, şaşkınlıktan donakaldığı halde soğukkanlılığını koruyordu Kaptan Cook ve birleşmeyi durdurmaya da kalkışmadı. Aslında, gözüdönmüş bir ahlakçı değildi Kaptan. Pratik bir İngiliz, bir dünya gezgini ve aydınlanma döneminin insanıydı. Adanın bu kökleşmiş gelenekleri ancak sonraki zamanlarda gelen Hıristiyan misyonerlerin baskısı ve zorlamasıyla ortadan kaldırıldı. Cinsel manzaranın etkisini kafasında canlandıra-bilen bir kişi bu manzaranın Augustine üzerinde nasıl bir etki yapacağını da görmüş olacaktı. Kişi, aynı zamanda onun görüşünü değiştirmemiş olacağını varsayabilirdi. «Utançsız» adalılarca ona yanlış gösterileni benimsemek yerine, olasılıkla şeytanın köleleri olarak hepsini mahkûm etmiş olacaktı. Bu Tahitili icracılar, bugün ABD’de görünmüş olsaydılar, başlarına ne geleceğini herhalde çok iyi biliyoruz.

«Canlı seks mağazalarında» 11 yaşlarında bir kızla söz konusu işi uygulayan herhangi bir adam, reşit olmayan bir kıza tecavüz etmekten hapishaneye yollanacaktır. Hatta daha kötüsü, «Çocuğa tecavüz eden» biri olarak ya da pedofili (sübyancı, çocuk sevici) gibi bir «cinsel psikopat» olarak ilan edilebilecektir. Bu da ona önce, sonra ya da hapishanede bulunduğu dönemde takılabilir. Eğer akkiyatrik tedavi için bir akıl hastanesine teslim edilebilirdi. Eğer aklanamazsa, geri kalan yaşamını polis kayıtlarına geçirilmiş olarak sürdürecek, öte yandan kıza da bir suçlu çocuk muamelesi uygun görülüp bir «islahevine» gönderilmiş olacaktı. Sonunda tüm izleyiciler de tanık oldukları için tutuklanabilir ve salt bu nedenle «uçarılık ve müstehcenlik», genel olarak özendirilmiş olurdu.

Bu örneğin de gösterdiği gibi, modern ABD’nin ahlak değerleri Preko-loniyal olan Tahiti’den tümüyle farklıdır. Burada (ABD’de de) suçlu ya da delirmiş kabul edilen insanlar, orada topluluğun değerli üyeleri olarak karşılanıyorlar. Şimdi ABD’lilerin, küçüklerin ahlaksal çürümesi olarak nefret ettiklerini, Tahitililer, pratik seks eğitimi olarak teşvik ettiler. Bize günah görünen, onlar için genelde dinsel bir amaç oldu. Nitekim halka cinsel bir gösteri sunmak isteyen Arioi toplumu, özel bir kutlama düzeni gerçekleştirdi. Kısacası, Tahitililer hemen hemen toplumumuza karşıt olan bir cinsel felsefeye imzalarını attılar.

Şimdi bu yüzden bunların «çökmüş», «bozulmuş», «çürümüş», «ahlaksal çöküntüye uğramış», «animalistik», «sağlıksız» ya da «sapıklık» oldukları sonucuna varabilir miyiz? Varamayacağımız açıktır. Ziyaretçilerinin tümü Tahitilileri dünyanın en mutlu, sağlıklı, arkadaş canlısı ve çok cömert insanları olarak tanımlamakta aynı fikirde birleştiklerinden dolayı, böyle bir suçlama yüzde yüz yanlış olacaktır. Bugün bile o saf kalpliliklerini sürdürmelerine karşın, gerçekte onların gerileyişi, yalnızca Batılı Hıristiyanlarla ilişkilerinden sonra başlamıştır.

Peki eski Tahitililerin cinsel törelerini benimsemeye çalışabilir ve bizim standartlarımızın yanlış olduğu sonucuna varabilir miyiz? Temelde hayır. Her şeyden önce, bir anlık yansıma bu türden bir radikal, ani değişimin gerçekleşemeyeceğini gösterir. Sonra, diyelim bu değişimi gerçekleştirdik; ancak bu, çözebileceğinden de büyük toplumsal ve cinsel sorunlara yol açabilirdi. Tıpkı, yabancı bir ahlak anlayışının Tahitililere yardımı olmadığı gibi, biz de böylesi yabancı değerlerin körü körüne benimsenmesine hayıflanabildik. Her toplumun cinsel normları, çok sayıda toplumsal amaca hizmet etmek ve birbirini desteklemek için uzun bir zaman süreci içinde geliştirilmiş olan gelenekler, yasalar ve öteki normların geniş bir ağıyla ilişki içindedir. Bu nedenle cinsel davranıştaki değişimler her zaman yaşamın birçok alanını etkilemiştir. Özel tarihsel durumlara rıza gösterilemez ve kültürel geleneklerin güçlüğüne önem verilmezse, sonuçta cinsel devrimin pek olumlu şeyler yapamadığı görülür.

Gerçekte bu, Pasifiklilerin tezelden Hıristiyanlaştırılması yanlışıyla özdeştir. Onlar için doğru olan bir cinsel ahlak, çocukların eğitimini engelleyen başka bir ahlakla yer değiştirdiğinde, onların geleneksel kur yapma ve evlilikleri karıştı ve halen yaygın olan aile kurumunu zayıflattı. Daha kötüsü de, bu değişimlerin hiçbiri gözle görülür bir yarar sağlamadı. Üstelik, yeni ahlak, başlangıçta nüfusun geniş kesiminin ahlakını da bozdu. Tüm toplumsal dokuyu gevşetti ve uzun, çalkantılı bir döneme yol açtı.

Biz karşılaştırmalı ahlak çalışmalarını genişlikte olduğu kadar derinlemesine de ileriye götürebilirdik kuşkusuz. Ancak şimdiye değin en azından bir temel bakışta açıklık kazanmış bulunuyoruz. Cinsel normlara ilişkin evrensel ve sürekli hiçbir şey yoktur. Tam tersine, karşı kültürel alanla karşılaştırdığımız zaman, bunlar oldukça keyfi ve değişebilir görünüyor. Ayrıca bunları benimseyen özgün toplumlara nesnel ve sağlıklı görülebilmesine karşın, bu toplumların dışındakiler, bunları saçma ve yoz bulabilirler. Özetle, cinsel konularda insanların «doğal» olarak adlandırdığı, genelde, herkesin yaptığından başka bir şey değil çoğunlukla.

Duyarlı erkekler ve kadınlar, her zaman bu gerçeği bilir ve ona göre davranırlar. Örneğin, Tahiti’de Kaptan Cook’un, belki ülkesinde bir linç ya da kargaşaya yol açabilecek bir cinsel gösteriyi soğukkanlılıkla izlediğini görmüştük. Aydınlanma döneminin bir kaşifi olarak Cook, bu hareketiyle basitçe şu atasözünün şanına uygun davranıyordu: «Roma’dayken Romalı gibi davran». Yani yerel geleneklere saygı göster ve ev sahibini gücendirme. Kaptan Cook’un bu tutumu beraberinde İngiltere’ye götürdüğü Tahitili, yakışıklı, soylu savaşçı Omai tarafından da izlendi. Bu Tahitili savaşçı, Londra’da büyük bir terbiye ile davrandı, sosyete salonlarında Londralıların geleneklerine uygun bir biçimde davranarak bayanların büyük ilgi ve övgülerini topladı. Bu Tahitili savaşçının cinsel davranışını tahmin edebiliriz yalnızca, belli aristokratik İngiliz hayranlarının hoşgörülü tutumuyla açıklanabilmesiy-

le birlikte, herhangi bir skandala neden olacak kadar «aşırı» bir tutuma girmediğini biliyoruz. Gerçekte, bu durumda bir putperestle Hıristiyan arasındaki karşılıklı saygının esaslı bir nedeni, onların karşılaşmalarının zamanla-masıydı. 18. yüzyıl İngilteresi, artık püritenik kuralların etkisinde olduğu gibi, erdemlilik taslayan bir hava içinde değildi. (19. yüzyıl Viktorya dönemi başka bir konudur.) Yunan ve Roma klasikleri üzerine çalışma, çeşitli dünyevi modern filozoflar ve uzak yabancı kültürlerle ilişki, Avrupalılara dinsel ve cinsel yönden biraz hoşgörülü olmayı öğretmişti. Gerçekte Kaptan Cook’un yazdığı raporların okunması ve Omai gibi insanlarla karşılaşılması, onların geleneksel ahlak varsayımları üzerine sorular sormasına yol açtı ve onları daha liberal bir kafa yapısına ulaştırdı. Fransa’da Kaptan Bougainvil-le, Pasifik Yolculuğu sırasında tuttuğu notlarını yayımladı ve büyük ansiklo-pedist Deniş Diderot, Bougovinville’in Yolculuğuna Ek adlı yapıtında, Polinezya’da cinsel ahlakı açıkladı 1772. Böylece, yavaş yavaş bazı Batı ülkelerinde eski katı cinsel tutumlar yumuşadı, soyut olarak benimsenmiş olan ahlaksal değerler nispi olarak gözden geçirilmeye başlandı ve insanlar eski yaşam biçimini eleştirmeye giriştiler. Çoğu da giderek kendileri için düşünmeye, kendi bildikleri yolda, kendi mutluluklarını izlemeye karar verdi. Kilisenin müdahalesi olsun devletin düzenlemesi olsun, her ikisinden de uzak durarak, ahlaksal baskılardan kurtulma istemlerini dile getirdiler. Bireysel ülküler ve özgürlük istemi giderek artan bir destek kazandı ve ABD ve Fransa devrimleri bir dizi siyasal ve toplumsal reformların gerçekleşmesine öncülük etti.

Bu, artık Batıda erdemlilik taslamanın ölümü anlamına gelmiyordu. Gerçekte bu olgu, hâlâ orta ve aşağı sınıflar içerisinde canlılığını sürdürüyor ve yukarıda vurguladığımız gibi, sonraki yüzyılda yeniden büyük bir güç kazanıyordu. Oysa, orada eğitilmişler arasında, kısıtlanmamış Batı yanlısı, Batılı olmayan cinsel geleneklerin bilinci kalmıştı. Aslında Augustine, Hıristiyan kardeşlerinin her biri için hiçbir zaman bir konuşma yapmamıştı. Resmi ahlak perdesi arkasında, her zaman bir eski yerel Avrupa duyarlığı oluşmuştu. İşte Hıristiyan münzeviliğinin varışıyla birlikte, bu duyarlık küçük düşürülmekte, yadsınmakta ve yeraltına itilmekteydi, ancak Ortaçağda halk festivallerinde, Rönesans sanat ve edebiyatında, Barok’un görkemli ve şatafatlı törenlerinde, kırsal törelerde, kentsel biçimde, kaba folklor ve aristokratik şaşaada tiyatro, müzik ve dansta tekrar tekrar ortaya çıktı bu duyarlık. Aynı nedenle, gerçekte Batılıların cinsel davranışı, hiçbir zaman onların dinsel dogmaları ve dünyevi yasalarının öne sürdüğü kadar sevimsiz bir disiplinde olmadı. Özellikle çiftçiler ve feodal efendiler büyük ölçüde daha az bastırıcı cinsel ölçülerle yaşamışlardır. Kendini tutanlar ve katılıkta diretenler, çok kere rahipler zümresi ve modern zamanlarda ise burjuvaziydi.

Bununla birlikte, Batı dünyasının başarılı bir biçimde sanayileşmesinden sonra, önceleri ahlak ve davranışlar konusunda tutucu olan orta sınıflar, cinsel konularda daha hoşgörülü oldular. Maddi rahatları artarken, cinsel özgürlükler olmaksızın, ekonomik ve siyasal özgürlükler elde ettiler. Böylece, bu yüzyılda cinsel liberalleşme eğiliminde bir artış gördük. Batı liberal gelenekleri ve Batılı olmayan kültürlerin deneyimleriyle ilgilenen bir hayli bilgin, ahlakçı ve sade yurttaşlar, bugün cinsel baskının olmadığı yepyeni, insanca bir dünya için savaşım vermektedir.

Şimdi yüzyıldan daha fazla bir süre içinde, bu çalışmaların önemli bir bölümünü insanın cinsel davranışı ve onun toplumsal sonuçları üzerine yapılan bilimsel araştırmalar oluşturmaktadır. Tanımlamalarla seks araştırmaları, cinsel sorunlara akılcı bir yaklaşımı geliştirme eğilimi taşıyor ve böylece cinsel önyargı bilgisizlik ve korkuyla savaşılıyor. Bu anlayışladır ki, aşağıdaki sayfalarda çalışmanın çeşitli alanlarında toplanan bilgiyi tanımlamaya girişilebiliyor. Gerçekte, elinizdeki kitabın kapsamı çerçevesinde seksle ilgili tüm toplumsal sorunlara değinmek pek olası görünmüyor, ancak kişi az bir tarihsel ve karşı-kültürel gözlemleriyle bunların karmaşıklığında en azından bazı anlayışlar kazanabilir. Bu nedenle, metnin bu son bölümü, çağımızda cinsel eşitlik kavgası, cinsel sapkınlık sorunu, evlilik ve aile tiplerinde yakın değişimler, cinsel baskıların niteliği ve cinsel devrim diye adlandırılan günümüzdeki çarpışmanın kısa bir çözümlemesini sunuyor.

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Sorunlu Cinsel Davranışlar

Bazı kültürlerin hemen hemen tüm cinsel davranış biçimlerini ilahi esin kaynağı (ve bu yüzden doğal) olarak kabul ettiğini tarihten biliyoruz. Bu kültürler, modern anlamda hoşgörülü ya da liberal değillerdi, temelde ancak çok farklı erotik doyumlara yer ayırabiliyorlardı. Bireyler çok kere kendi cinsel ilgilerini izlemek üzere yalnız bırakıldı ve ancak başkalarının haklarını şiddetle engellemeye kalktıkları zaman cezalandırıldılar.

Oysa Yahudi-Hıristiyan kültürü tamamen bambaşka bir gelenek üzerine kurulmuştur, ilk ve orta Hıristiyanlar gibi eski İsrailliler de (İbraniler) seksin doğal amacının yalnızca döllenme olduğuna inanırlardı ve bu nedenle döllenme dışında bir cinsel etkinliğe karşı son derece acımasız davranırlardı. Örneğin, Kutsal Kitap’ta – Hıristiyan Avrupasında da binlerce yıl bir âdet olarak süren – İsrail’de erkek eşcinselliğinin ve hayvanlarla cinsel ilişkinin ölümle cezalandırıldığı belirtiliyor. Bugün bile ABD’nin birçok eyaletinde, bu davranışlar suç olarak görülegelmekte.

Geleneksel Hıristiyan öğretisi, 13. yüzyılda Thomas Aquinas tarafından, Tanrının, yalnızca aşağıda gösterilen biçimlerde cinsel ilişkiye izin verdiği biçiminde özetlemiş bulunuyor:

• Doğru amaçlar için (yani döllenme)

• Doğru insanlarla (yani evli eşlerle)

• Doğru yolla (yani birleşme anlamında).

Bu üçlü ölçütle bağdaşmayan herhangi bir cinsel etkinlik, doğal sayıl-madığı gibi aynı zamanda günahkâr olarak kabul ediliyordu.

Modern çağlarda kilise, yerini devlete kaptırdığında, tanrıbilimcilerin yerini de cinsel davranışlar üzerine yeni araştırmalarıyla psikiyatristler aldı. Ne var ki, eski öğreti bir türlü yerini bırakmak istemiyordu. Aslında, ilk başlarda yapılan şey, dinsel olandan tıp diline çeviriydi yalnızca. Eskinin doğal olmayanı, şimdi «sağlıksız», «günah» ve «hastalık» olarak tanımlandı. 19. yüzyılda psikiyatristler cinsel psikopatoloji (yani cinsel akıl hastalığını) tanıdılar ve cinsel sapkınlık, sapınç ve sapıklık üzerine düşüncelerini açıklamaya başladılar.

Sapıklık, sapkınlık ve sapıncın, karşıgelinmez bazı tecavüz normlarını gösterdiği açıktır. Aslında bu terimler psikiyatriye yüzyıllar önce girmişti. Sözcüklerin her üçü de imansızları, doğru yoldan çıkanları, toplumdaki çürümeyi açıklamak için Hıristiyan ahlakçılarınca öteden beri kullanılmaktaydı. Bu yüzden sapkınlık, sapınç ve sapıklığın daha ortaçağlarda bile mahkûm edilen cinsel yanlışları yaratması pek şaşırtıcı gelmiyor. Onlar için «doğru» kişiyle «doğru» birleşme türü hâlâ cinsel norm olmasına karşın,

modern psikiyatristler artık döllenme üzerinde durmuyorlardı. İnsanın cinsel ifadesinin her bir biçimi patolojik ve sapıklık olarak değerlendiriliyordu. Oysa bir fark varsa özde değil, biçimdeydi. Şimdi çeşitli psikopatolojik ve sapık durumlar yöntemli olarak listeleniyor, biraz gizemli yeni adlar altında sınıflandırılıyor ve bu da bütün girişimlere bir bilimsel nesnellik havası getiriyordu.

Aşağıda kısaltılmış olarak sunulan katalog bunları biraz olsun tanıma fırsatı verebilir:

Tıpkı önceden olduğu gibi, insanlar «uygun» birleşme normundan temelde iki yolla cayabilirdi:

1 – «Yanlış» cinsel nesne seçerek

2 – «Yanlış» cinsel etkinlik seçerek.

Örneğin, bir erkek, kendi yaşıyla ilgisi olan bir kadın seçmek yerine;

• Kendisini seçerse (oto erotisizm)

• Başka erkek seçerse (eşcinsellik)

• İki ya da daha fazla kadın seçerse (trolizm)

• Çok yakın bir akraba seçerse (ensest)

• Bir çocuk seçerse (pedofiliya)

• Yaşlı bir kadın seçerse (gerontofiliya)

• Bir hayvan seçerse (zoofiliya ya da vahşilik – bestiality)

• Bir ölü vücut seçerse (nekrofiliya)

• Bir heykel seçerse (pigmalionizm)

• Cansız bir nesne seçerse, (fetişizm)

O erkek, cinsel sapıktır. Bu olgunun değişik biçimlerde görülmesinin, bu sapıklıkları daha da kötüleştireceğini söylemeye gerek yok. Yani genç bir erkeğin bir oğlan çocuğu (eşcinsel – pedafiliya) ya da bir yaşlı ölüyü seçmesi (gerontofilik – nekrofiliya) gibi.

Bununla birlikte, bir erkek ‘doğru’ cinsel nesne seçse bile basit birleşme biçimi yerine, cinsel doyumunu;

• Cinsel etkinliği ve çıplaklığı başkalarında gözlemekten (voyeurizm)

• Kendi cinsel organlarını göstermekten (teşhircilik)

• Eşininkine karşı kendi vücudunu ovmaktan (frottage)

• Ağız yoluyla ilişki kurmaktan (oralizm)

• Makat yoluyla ilişki kurmaktan (analizm)

• Eşini yaralamak ya da utandırmaktan (sadizm)

• Eşi tarafından yaralanmak ya da utandırılmaktan (mozoşizm)

• Karşı cinsin giysilerini giymekten (transvestizm)

• Bazı şeyler çalmaktan (kleptomanizm)

• Ateşe vermekten (pyrolagnia)

• Eşinin ya da kendi sidiğiyle oynamaktan (urolognia)

• Kendi ya da eşinin dışkısıyla oynamaktan (coprophilia)

sağlarsa. Tabi bu nedenle onun saldırgan olduğu ileri sürülebilirdi. Eşiyle anal ilişki kurarken ona acı vermekten hoşlananlar (sadistlik-analizm) ya da kendisine acı verilmesinin yanı sıra eşinin sidiğiyle oynamaktan hoşlananlar gibi (mazoşist – urolognia) değişik kombinezonlara göre bu sapıklıklar daha da ağırlaşıyordu.

Aynı nedenle bazı kimseler «yanlış cinsel nesne yanlış etkinliği» seçtikleri zaman da cinsel sapıklık noktasına ulaşıyordu. Örneğin, buna aynı zamanda birkaç kadınla ağız yoluyla ilişki kuran bir adamın durumu, ya da açıktan açığa kız çocuğunun kirlettiği bezle mastürbasyon yaptığı zamanki duruma benzer (exhibitionistic coprophillc incestuous pedohilic fetishism). Sonuçta, bu sapıklıklar ve olası kombinezonların tümü, hatta daha önemlileri erkekte «satyriasis», kadında «nymphomania» ya da her ikisinde de «ero-tomania» diye bilinen aşırı bir cinsel itinin neden olduğu durumlar olarak açıklanabilir.

Belirttiğimiz gibi yukarıdaki liste ya da sapıklıklar sistemi asla tamamlanmış değildir. Farklı psikiyatristler çok kere farklı listeler ortaya koymuşlar ve bunları çok daha fazla genişletmişlerdir. Dahası, onların terminolojileri her zaman birbirine uygun ve sabit olmamıştır. Böylece «eşcinsellik», bazen aynı zamanda «contraseksüelizm», psikoseksüel hermafroditizm, uranizm, ya da inversion (ters dönmüş) olarak adlandırılmıştı. Bazen de erkek ve dişi eşcinselliği arasında, önceleri «pederasty» ve sonraları «sa-fizm» ya da «tribadizm» olarak adlandırılan bir ayrım yapılıyordu. Öte yandan, bazı psikiyatristler de bu denli çok ayrımı uygun görmediler. Sonuç olarak onlar «pygmalionizm», ya da «transvestizm» gibi belirli özel sapıklıkları tanımadılar, ama onları basitçe fetişizm gibi daha uygun bir terim altında sınıflandırdılar. Aslında onların da belirttiği gibi, heykeller ve giysiler, cansız nesneler olup bu yüzden fetiş sayılırlar.

Ayrıca tüm sapıklıkların aynı ölçüde kötü kabul edilmediği de belirtilmelidir. Örneğin, fetişizme sırasıyla ensestten daha kolay kabul edilebilir olan eşcinsellikten, daha hoşgörülü davranılırdı. Bununla birlikte çok korkunç cinsel psikopatolojik olanı, yani en kötü sapıklığı belirlemeye gelince, ona dayanak olacak hiçbir ortak düşünce yoktur.

Arasıra, otoerotisizm (autoeroticiszm) en büyük kötülük olarak görülüyor, başka zaman da «troilizm» en büyük tiksinç olarak gösteriliyordu. Bir gün «teşhircilik» en tehlikeli dert görülüyor; ertesi gün analizm nihai cinsel azgınlık olarak değerlendiriliyordu. Ve kuşkusuz kleptomani, pyrolognia (kundakçılık) ve sadizm gibi öteki insanlara doğrudan zarar veren sapıklıklar da vardı.

Bununla birlikte, kişinin patolojik düzeyi ya da onu başkalarına zarar verme potansiyeli temelde bir uzmanın yardımını gerektiren bir cinsi sapıklıktı. Doğal olarak bu bakışı, sapıklık kavramından çok hastalık-olarak ele alınması izledi. Eğer sapıklar hasta idiyseler, hareketlerinden gerçekten sorumlu tutulamazlardı. Anormal cinsel davranışa uygun toplumsal tepki, bu nedenle onu mahkûm etmek ya da suçlu olarak cezalandırmak değil, tıbbi tedavi uygulamaktı.

Öte yandan, konu açığa kavuştukça, ancak oldukça ılımlı boyutta olursa sapıklığın bazı biçimlerine hemen hemen herkes katlanıyordu. Milyonlarca erkek ve kadın, aşırı cinsel düşkünlüklerini mastürbe ettiler ya da fantezi-leştirdiler. Sayısız insan eşcinsel tepkiler, ya da ensest arzulara ve sevdikleri kişilerden aldıkları aşk mektupları, saç, mendil, ya da giysi parçasına sahipti. Aynı zamanda birçoğu da çıplak vücuda bakmak ya da kendi vücudunu göstermekten hoşlandılar, karşılaşmalarında saldırgan ya da uysal oldular, banyolardan büyük zevk duydular ve «kötü» sözcüklere hayran kaldılar.

Bu gözlemler sonunda cinsel sapıklıkların sanıldığı gibi garip özel hastalıklar olmadığı, ancak konunun derecesine göre normal eğilimlerin oldukça abartılmış biçimi olduğu anlaşıldı. Bu yüzden gittikçe artan psikiyatrist, yalnızca özel ya da hemen hemen çok özel yanlış cinsel sayıda seçmeleri sapıklık olarak adlandırmanın uygun olduğuna inanmaya başladı. Arasıra yanlış nesneler ya da etkinlikler seçen ve «sağlıklı» birleşmeyi başka türlü yapabilmekten hoşlanan bazıları, gerçek bir sapık değildi. Nitekim bazı psikiyatristler, hiç sapıklık saymadıkları «transvestizm», «analizm», «oralizm», «gerontofiliya», «froilizm», «eşcinsellik» ve «otoerotisizm» (autoeroticiszm) gibi davranışlar ve bunların özel biçimlerini de içeren listenin gözden geçirilip düzeltilmesini istediler. Onlar belki dar kişisel huylar olarak tanımlanabilirdi, ancak bu durumlarıyla açıkça tıbbın dışıdaydılar.

Herhalde cinsel sapkınlıklar, sapınçlar ve sapıklıklar olarak adlandırmanın oldukça karışık bir sınıflandırma olduğu, zaman içinde anlaşıldı. Tehlikeli etkinlikler gibi zararlı, bilerek yapılanlar gibi körcesine zorlayıcı, çok yaygın davranışlar gibi geniş ve ender olan da vardı. İnsanlar onları biraraya getirmenin gerçekten doğru olup olmayacağını merak etmeye başladılar. Dahası, tümünün farklı psikopatoloji ve hastalıklar temsil ettiği kanısından kuşkulanma giderek artmış görünüyordu. Kısacası, çoğu eleştirici gözlemciler yakında kuramsal olarak yeniden bir değerlendirme yapmanın gerekli olduğu kanısına vardı.

Bu yeniden değerlendirme, ruhçözümleme kuramıyla Sigmund Freud tarafından gerçekleştirildi. Freud, cinsel sapıklıkları bir «düşkünlüğün» (fixa-ted) ya da kısıtlanmış «psikoseksüel gelişme»nin görülmesi olarak tanımladı. Yani onun gözünde çocuk, güçlü bir içgüdüyle doğuyor, ancak bunu henüz normal olarak ifade edemiyordu. Bunun yerine, çok yönlü sapıklıklar gösteriyordu. Çocukların nihai uygun cinsel davranışı, tecridi, büyük ölçüde bilinçsiz bir psikolojik süreç sonunda beliriyordu. Oysa bu süreci bir karışım bir «düşkünlüğe» götürebilir ve böylece sonraki yetişkin davranışı olgunlaşmadan kalırdı. Yani bir «sapık» olarak. (Aynı zamanda «Cinsel Davranışın Gelişimi»ne bakınız.)

Aslında tartışmalı olmasına karşın psikoanalitik görüş birkaç on yıl içinde Avrupa ve ABD’de her alanda geniş bir etki sağladı. Bununla birlikte, birçok seks araştırmacısı da aynı zamanda kuşkularını duyurmaya devam etti. Sapıklık olabilen «doğru» bir cinsel tepinin tüm tasarımları, onlara bilimdışı ve varsayımsal görünüyor. Böylece 1940 ve 1950′lerde Alfred Kinsey ve yardımcıları insanın cinsel davranışı üzerine görkemli bulgularını sundukları zaman, ille de sapıklık kavramını kullanmaya gerek olmadığını gördüler. Bu arada Kinsey’in ölçülü yaklaşımı birçoklarınca izlendi ve çoğu Amerikan bili-madamı arasında bugün «cinsel sapıklık», «sapınçlık», ve «sapkınlık» terimleri gözden düştü. Cinsel sapıklık üzerine bazı tartışmalar var, ancak bu terimin dile getirmek istedikleri tümüyle farklı. (Ayrıntılı bilgi için «Uyumculuk ve Sapkınlık»a bakınız.

Kuşkusuz, daha nesnel ve daha az dogmatik tutumu kabul ederek modern seks araştırmacıları tüm cinsel normlar ya da standartların bir kenara atılması gerektiğini belirtmek istemiyorlar. Aslında böyle bir durum söz konusu olunca cinsel davranışın bazı biçimlerinin kaygıya neden olduğu

konusunda bir yargı var. Bu yargı, özellikle zorlayıcı, yıkıcı ya da bireye acı verici olan davranışları içeriyor.

Uygulanırken sıkıntıya neden olan herhangi bir cinsel etkinliğin değiştirilmesinin yerinde olacağı açıktır. Öznel etkilerden tümüyle ayrı olarak yıkıcı davranış, öteki insanlara zarar verebilir ve bu yüzden durdurulmalıdır. Öte yandan hiç kimseye zararı olmasa bile, cinsel zorlamalar mutsuzluk ve sinirliliğe yol açar.

Bu durumların çoğunda olumsuz davranış, bazı psikoterapi biçimleriy-le değiştirilebilir ya da en aza indirilebilir. Ancak böyle bir terapiyi başarmak için bireyin kendi rızasının alınması, daha iyisi, temelde uyumsuz kişinin açığa vurduğu istemleri üzerine çalışılmasıdır. Bu alanda istemdışı tedavilerin de yapılabilmesi için küçük bir umut ışığı vardır. Ancak insan davranışının herhangi bir istemdışı değişikliği çok ciddi ahlaksal sorunlar yaratır. Gerçekten anlaşılmamış ve son derece uç durumlar dışında, bu, ahlaksal bakımdan doğrulanmış görünmüyor.

Başka bir sorun da, cezai dava ve masum mağdura zarar veren yıkıcı davranışın cezalandırmasıdır. Cinsel saldırganlıktan biçimlerinin tümüne karşı resmi koruma, devletin önemli görevlerinden biridir. (Saldırganlar suçlu bulunsun ya da bulunmasın, bir psikiyatrist tarafından tedavi edilebilir ve edilmesi gerekir. Aslında bu karmaşık sorunun tartışması bu kitabın amacı dışındadır.)

Aynı nedenle mağdurun şikayeti üzerine açıkça belirlenebilmeksizin, uygun olmayan cinsel davranışın suçlandırmaması gerekir. Ayrıca başka zararsız özel cinsel ilgileri olan kimseler, mantıklı olarak yalnız polise teslim olmamayı isteyebilirler. Onların baskıya uğraması haksızlık ve ihtiyatsızlıktır. (Geniş bilgi için «Cinsel Baskılar»a bakınız.)

SORUNLU CİNSEL DAVRANIŞLARA ÖRNEKLER

İnsanın cinsel etkinliği her zaman neşe ve mutluluk getirmez. Hatta birçok insanda cinsel tepiler büsbütün zorlamalara dönüşür ve bazı durumlarda bu etkinlikler gaddarlık ve şiddete varır.

Herhangi bir zorlayıcı davranış gibi, zorlayıcı cinsel davranış da acı ver-cidir ve ayrıca bireyi doyumlayıcı değildir. Yıkıcı ya da toplumsal bakımdan zararlı davranışlar, açıktır ki suç sayılarak ceza kapsamına girer.

Bu nedenle, her iki tür davranışın da istenir olmadığına kuşku yoktur.

Cinsel zorlamalar, birçok biçimlerde olabildiği gibi, cinsel saldırganlık da bu bağlamda ele alınabilir. Bunların tümünün «cinsel psikopatolojiler» ya da «sapıklıklar» biçiminde listelenmesi ve ayrımlaştırılmasının gerekip gerekmediği tartışılabilir. Herhalde, yakın zamanda böyle psikolojik etiketlenmeler sakınılacak kadar artmıştır. Her şeye karşın, geleneksel etiketlerin bazıları bugün hâlâ yaygın olarak kullanılmaktadır, üstelik bunlar tartışmayı basitleştirebildiğinden, bazılarını burada önermek yerinde olur. Bununla birlikte, onların çok düzgün olmayan bir bölünme oluşturdukları da akılda tutulmalıdır. Böylece farklı derecelerde ve farklı nedenlerde olan sorunlu cinsel davranışlar, aşağıda verilmiştir.

Teşhircilik

Teşhircilik, başkalarının isteği ve hoşgörüsü dışında, çok kere yabancıların, cinsel ve duygusal doyumlar kazanmak amacıyla cinsel organlarını göstermesi olayıdır. Bu davranış, genelde oldukça zorlayıcı bir görünümdedir. Teşhircilerin çoğunu erkekler oluşturur.

Teşhircilerin çok kere cinsel bakımdan ürkek ve doyumsuz kişiler olduğu anlaşılıyor. Bu eylemleriyle onlar, psikolojik gerilimlerini biraz olsun gideren süpriz şok ya da kızgınlığı harekete geçirmeye çabalıyorlar. Aynı nedenle, sakin bir tepki ya da yaptığı şeyin alay konusu olması onları utandırıyor ve amacına engel oluyor. Kural olarak, teşhir için seçtiklerine bir saldırı yöneltmiyor, hatta onlara yaklaşmıyorlar bile, ancak teşhirden hemen sonra kaçıyorlar. Bazısı teşhir sırasında cinsel yönden oldukça uyanıyor ve sonra mastürbasyon yapıyor.

Teşhirciliğin nedeni açık değildir. Ancak, özellikle bazı yaşlılar ve zihin geriliği gösteren kişilerin teşhircilik yaptığı dikkat çekiyor. Bu davranış, aynı zamanda belirli bir beyin hastalığı sonucunda da olabiliyor. Konuyu biraz daha derinleştirdiğimizde, bazı hayvanların da bir uyarı ya da saldırganlık jesti olarak cinsel organlarını teşhir ettiğini görüyoruz. Bununla birlikte, sağlıklı insanlar arasında görülen teşhirciliğin çoğu kez bazı psikolojik çatışmalar ya da kusurlu eğitime bağlı olduğu görünüyor. Onların rızasıyla eşlerine kendilerini göstermekten hoşlanan insanlar burada (kullanılan anlamda) teşhire! değillerdir.

Teşhircilik, bir kere inanıldığı kadar tehlikeli olmayabilir, üstelik kabul edilebilir bir sıkıntı olarak kalırsa sorun da olmaz.

Röntgencilik

Röntgencilik (voyeurism) terimi (Fransızca voir: – görmek), cinsel etkinlik ya da çıplak vücudun gönül rızası olmaksızın, zorlayıcı biçimde gözlenmesi anlamına gelir. Mağdurlar ya da mağdureler, gözetlendiklerinden çok kere habersizdirler ve birdenbire gözlendiklerinin farkına vardıkları zaman büyük bir yıkıma, çöküntüye uğrayabilirler. Öte yandan röntgenciler, ya da «dikizciler» (Peeping Tom) çok kere, düzenli bir cinsel ilişki kurmakta çok yetersiz olan, cinsel bakımdan amacına ulaşamamış, engellenmiş bireyler olmaktadır. Dikizcilik, bu işi yapan kişilere asıl yapmak istediklerini, başka bir karşılıkla yerine getirme olanağı veriyor. Oysa, bazı psikoterapi yöntemleriyle, rizikolu ve kalıplaşmış huylarından vazgeçmesine yardım edilebilmekte.

Röntgencilik (voyeurizm), cinsel suçların en kötüsü olmayabilir, ancak hoşgörülemez bir özel saldırıya dönüştüğünde uygun bir biçimde yasaklanır.

Kişilerin, eşlerin tam rızasıyla cinsel etkinliklere ya da insan vücuduna bakmaktan hoşlanması durumunun burada anlaşılandan tümüyle ayrı bir konu olduğunu söylemek bile gereksizdir. Böyle durumlarda ilgili kişi, aynı zamanda dikizciliğe ilişkin eğilimler ya da ilgilerden söz edebilir, ancak koşullar terime sonra oldukça farklı bir anlam verir. Bu davranışın sorunlu olmadığı açıktır.

Transvestizm

Geçmişte transvestizm terimi, karşı cins gibi giyinmenin tüm durumları için, çok geniş bir anlamda kullanılırdı. Başka bir deyişle, karşıt cinsin giysilerini giymeyi alışkanlık haline getiren her erkek ve kadın, transvestit olarak adlandırılırdı. Bazen de bu sözcük, aynı zamanda cinsel ilişki sırasında bazı biçimlerde kılık değiştirmeyi yeğleyen ya da cinsel heyecanını bir bebek, bir oyuncak ya da bir hayvan olma gibi rollere bağlı varsayan herhangi bir kimse için kullanılırdı.

Oysa son yıllarda transvestit sözcüğü, aynı zamanda fetişist, karşı cins giysisi olarak adlandırılan bir durumda, yalnızca karşı cins giysisinde cinsel uyarım bulan kişiler için, daha sınırlı bir anlamda kullanılmaktadır. Bu transvestizm, erkeklerde, kadınlar arasında olduğundan çok daha yaygındır. Yaygın inanışın tersine, çoğu transvestit, yönelimlerinde karşıcinseldir. Gerçekte bunların çoğu evli olup, koca ya da karılarının rızasıyla bu ilgilerinin büyük bir bölümünü evlerinde ortaya dökerler. Karşıt cinsin giysilerini giymekten hoşlanan eşcinsel erkek ya da kadın da vardır. Bununla birlikte, onların çoğu giyinmeyi cinsel heyecanına bağlamaz. Bu durumda olanları yukarıda belirtilen anlamda transvestit olarak adlandırmak uygun olmaz. Aynı anlayışla kadın taklidi yapan belirli erkek palyaço vb. de transvestit olarak değerlendirilmezler. Onların ne kadın giysilerine karşı fetişist bir bağı ne de eşcinsel yönelime bir ilgisi vardır. Bunun yerine onlar, bir kadın rolü oynamayı, bir ödül olarak nitelendiriyor görülebilirler. (Bkz. «Cinsel Davranışın Gelişimi» başlıklı konunun girişi.)

Sonuç olarak, kendilerini biyolojik cinsiyetlerine tümüyle uygun olmayan bir cinsel rolle özdeşleştiren erkek ve kadınlar da vardır. Böyle bir durumda zaten kendi doğal giysileriyle olduklarından, onlar için aykırı giyinen terimini kullanmak bizi yanlış yere götürmüş olacaktır. Bu, onların anatomik yapılarıyla yalanlansa bile, söz konusu kişiler transvestit değil, trans-seksüeldirler. (Ayrıntılı bilgi için bkz. «Transseksüelizm»)

Dar anlamda transvestizme gelince; en büyük sorun, çok kere toplumsal kabul eksikliğine dayanır.

Bir kere, bir transvestitin arkadaşları, ailesi, karı ya da kocası, onun davranışını kabul etmiştir (belki de bir terapistin önerisi üzerine). Gerçekte transvestizm ayrıntılı olarak bir yaşam modeli içinde daha iyi toparlanabilir.

Pedofiliya (Sübyancılık)

Pedofiliya (Grekçe pais: oğlan ya da çocuk ve philein: sevmek, âşık olmak), tam anlamıyla (çocuğa yönelik cinsel sapıklık) öteki yetişkinlerle cinsel ilişki kuran ve böyle bir ilişkiyi çocuklarda aramanın sonucundaki iti-den kaynaklanan yetişkinlerin psikolojik yetersizliğidir. Çocuklarla cinsel ilişki kuran tüm yetişkinlerin bu anlamda pedofili olarak adlandırılmayacaklar! açıktır. Biraz derinlere inersek, çocuklarla yetişkinler arasındaki cinsel etkinliğin pek seyrek olarak birleşmeyle sonuçlandığını, ama bunun yanı sıra çoğu kez yalnızca mastürbasyon, vücudu friksiyon (ovma) ya da basitçe okşamaların görüldüğünü anımsamamız gerekir. Böylece insanın böyle bir ilişki sonucunda çocuk üzerinde zararlı etkiler bekleyebildiği durumlarda bile, pedofililer duruma bağlı olarak yoğunluk ve karekterde büyük farklılıklar gösterebilirler.

Bazı durumlarda pedofililer saygısızlaşır hatta azgınlaşırken, çoğu kez de tamamen nazik, bir özsaygı yitiminden ya da yalnızlıktan ezilen, son derece yüksek ahlakçı insanlar olarak karşımıza çıkabilirler.

Birçok durumda onlar, ailenin dostları, komşular, amcalar ya da dedeler olarak çocukların yakından tanıdığı kimselerdir. Bu yüzden de çocuklar kendilerini herhangi bir şeyden rahatsız hissetmeyebilir, hatta yapılan işe isteyerek etkin biçimde katılabilirler de. Genelde, bu nedenle, her durumu ayrı ayrı yargılamak, hemen yafta vurmamak ya da genellemeye girişmekten uzak durmak akla uygun görünüyor. Çocuğun sübyancılarca rahatsız edilmesine karşı ana-babasının ya da resmi görevlilerin aşırı tepkisi bazen, elüstünde tutulması gereken çocuğa zararlı olabilir. Özcesi, yetişkinlerle çocuklar arasındaki cinsel ilişki, karmaşık bir sorundur.

Kuşkusuz, çocuklar cinsel istismardan özellikle incinirler. Çocukları saygısızca cinsel ilişkiye zorlayan kişiler bu nedenle kısıtlanmalı, gerekirse zor bile kullanılmalıdır. Çocuklara cinsel saldırı ciddi bir şiddet suçu olarak cezalandırılmalıdır. Bazı durumlarda, psikoterapiyle saldırganın eski durumuna gelmesine yardım edilebilir.

Sadizm ve Mazoşizm

Sadizm terimi 18. yüzyıldan sonra, Fransız yazar Marki de Sade’dan gelir. Terim, Cinsel eşlerini yaralama, onlar üzerinde egemenlik kurma ya da gururunu kırma gibi eğilimler taşıyan bazı insanların, bu etkinliklerini tanımlamak için kullanılır. Mazoşizm terimi ise 19. yüzyıldan sonra, Avusturyalı yazar Von Sacher – Masoch’tan gelir. Sadizmin tersine, eşi tarafından incitilmek, yaralanmak, onun egemenliği altında bulunmak ya da gururunun kırılmasından zevk alanların bu isteklerini tanımlamak için kullanılır. Her iki cinsel tutumu da içeren tek bir terim, yani sadomazoşizm terimi de vardır (kısaca s/m).

Daha önce de belirtildiği gibi, belirli bir çapta böyle tutumlar oldukça yaygındır. Hatta belirli hayvanların çiftleşmesi şiddetle ya da ölümle bile noktalandığından, bu tür hareketler bazı biyolojik temellere bile sahip olabilir. Bununla birlikte, insanlar arasında güçlü sadistik ve mazoşist tepiler, alışılmamış kabul edilebilir. Bu tepiler pekâlâ bu duyguları duyumsayanları oldukça tedirgin edebilirler. Aynı zamanda cinsel saldırılara, hatta cinayete yol açtığı bazı örnekler de olduğu gibi sadizmin, toplumsal olarak zararlı olacağını söylemek bile gereksizdir.

Oysa uzmanlar bugün, sadomazoşizmin zorla ve tarafların anlaşmasıyla yapılanı arasına bir ayrım koyuyorlar çok kere. Birinin tam rızası üzerine, eşinin her türlü eziyeti yapmasıyla, sadomozoşist ilişkiler kurmak, eşcinsel ve karşıcinsel çiftler arasında yaygındır. Hatta eşinin sadizmini denetleyen ve körükleyen çok kere mazoşist in kendisi olabiliyor. Herhalde tarafların kendi isteğiyle gerçekleştirilen böyle ilişkiler, oldukça uyumlu ve tümüyle sıcak olabilir. Bu durumlarda resmi ya da psikiyatrik, her iki müdahalenin de gereksiz olduğu görünüyor.

Bugün birçok ülkede sadomazoşistik kulüpleri ve yayın istasyonları kurulmuş bulunuyor, bunların üyeleri zaman zaman bir araya gelerek yapacakları işleri kararlaştırıyor ve planlıyorlar. Bu tür gruplar, aralarına yeni katılanların öğrenmesini de istedikleri özel cinsel biçimleri de geliştiriyorlar. Burada bir kez daha ortaya koyulmalıdır ki, eğer tarafların gönül rızasıyla yaptığı bir iş oluyorsa, bu duruma dışarıdan karışmak için hiçbir neden yoktur. Bununla birlikte, istemediği halde sadist hareketlerden mağdur durumda kalanları korumak da, tartışmasız kabul edilmelidir. Böyle pratiklerden nefret eden herhangi bir erkek ve kadına yöneltilen herhangi bir sadistik saldırı da devletçe gerekli cezaya çarptırılmalıdır.

Tecavüz

Tecavüz, eşin karşı çıkması ve istememesine karşın, onunla cinsel ilişki kurmak ya da cinsel saldırıda bulunmak anlamına gelir. Tecavüz, çok kere zorla ya da kabagüç tehdidiyle yapılır.

Psikolojik bakış açısıyla, saldırının özgün biçimi küçük bir fark gösterir. Daha önemlisi onun şiddetidir. Bu nedenle, kanun adamlarından farklı olarak, psikologlar ve psikoterapistler yalnızca tecavüz olarak birleşmeyi değil, aynı zamanda zor kullanarak elle, ağızla ya da anal ilişkiyi de dikkate alırlar.

Bazı tecavüzkârlar, sadistik yanlarının yanı sıra, çoğu kez sadece kabahat ve suçlarla dolu geçmişlerinden gelen bir gaddarlık ve duyarsızlık içindedirler. Bazılarının ciddi bir biçimde düzeni bozulmuştur, ancak çok azı da aynı zamanda eşlerinin tepkilerine ani bir tepiyle ya da yanlış yargıyla karşılık veren oldukça normal insanlar olabilir.

Buradan anlaşılıyor ki, tecavüzkârlar grup olarak aynı tutum ve görünüm içinde olmuyorlar. Onların olası psikiyatrik tedavi sorunları bu nedenle karmaşıktır. Kriminolojik bakış açısıyla yaklaşıldığında, tecavüz, temelde çabucak şiddetle cezalandırılması istenilen bir şiddet suçudur.

TRANSSEKSÜALİZM

Bu kitabın daha önceki bölümlerinde de belirtildiği gibi, insanın cinsel gelişimi en azından üç görünüşe sahiptir: Biyolojik cinsiyet, cinsel rol ve cinsel yönelim. (Bkz. «Cinsel Davranışın Gelişimi») Biz, aynı zamanda bazı bireylerin kendilerini büsbütün karşıt biyolojik cinslerin cinsel rolleriyle özdeşleştirdiğini vurgulamıştık. Başka bir deyişle, kendilerini dişi kabul eden, ancak erkek vücuduna sahip kişiler olduğu gibi, dişi vücuduna sahip olup da, kendilerini erkek kabul eden kişiler de vardır. Özellikle ergenlikten sonra, böyle insanlar anotomik görünümlerinden çok rahatsız olurlar ve bu yüzden imgelemlerinde yarattıkları vücuda uymak için, bütün güçleriyle, yapabilecekleri her şeyi denemeye koyulurlar. (Bu, aynı zamanda cinsiyet değiştirme ameliyatını da içerir.) İşte onların bu durumu transseksüelizm olarak adlandırılır.

Transseksüelizmin nedeni, henüz tam olarak anlaşılmış değildir. Biz ancak cinsel rolün çok erken yaşlarda oluştuğunu ve bu belirli kritik dönem atlatıldıktan sonra, bir kişinin kendi cinsel kimliğinin tersine çevrilemeyeceğini biliyoruz. İşte doğumda yanlış teşhis yapılan çift (hermafrodit) cinsiyetti bir oğlan çocuğu, anababası tarafından bir kız çocuğu gibi yetiştirilir. Ana-baba, sonunda bu hatayı öğrendikleri zaman durumu düzeltmek için çok geç kalınmıştır ve sonrasında da çocuk kendisini kız gibi kabul etmeye devam eder. Ne yazık ki çocuklarının bu biyolojik cinsiyetini kabul etmeyen anababalar da olmaktadır. (Örneğin, bir anne gerçekten istediği için kız çocuğunu bilerek oğlan rolüne zorlayabilir.) Bununla birlikte, bazı durumlarda çocuklar, anababalarının açıkça kendisinden istedikleri cinsel rolden vazgeçmeyerek, uygun olmadığı halde bu rolü kabul ediyor görünür. Bu olgulardan yaklaşarak, birçok seks araştırmacısı bugün, transseksüelizme toplumsal ve biyolojik etmenlerin bir arada bulunduğu bir birleşimin neden olabileceğine ve bazı çocukların doğmadan önce bile transseksüel bir mizaç geliştirebileceğine inanıyorlar.

Bildiğimiz kadarıyla farklı kültür ve tarihsel dönemlerde çok farklı görünüyor olmasına karşın transseksüelizm insanlığın kendisi kadar eskidir. Eski çağlarda bir cinsiyet değişimi, korku ve saygıya yol açan bir dinsel gizem olarak görülürdü çoğunlukla. Örneğin, eski bir Yunan miti, genç bir adam olan kör tanrı Teiresias’ın mucizevi bir biçimde bir kadına dönüşmesini ve sonra, birkaç yıl öyle yaşayıp yeniden bir erkek olmasını anlatır. Böylece o, otoritesine eklediği bir olay olarak, kişisel deneyimlerinden hem kadın hem de erkeğin cinsel tepkilerini öğrendi. Aynı zamanda biz de, geçmişte bazı toplumların, (bazı ABD yerlilerini de içeriyor) belirli erkeklerin bir dişi cinsel role girmesine izin verdiğini, hatta cesaretlendirdiğini ve «şamanlar», «alya» ya da «berdaşeler» olarak yaşadıklarını biliyoruz. Bu erkekler, kadınlar gibi giyiniyor, büyük savaşçılar ya da topluluktaki başka büyük kişilerle evlenebiliyorlar ve ailelerini koruyorlardı. Çok kere, onların gizemli güçlere sahip olduğuna inanıldığından, kendilerine gösterilen büyük saygınlıktan hoşnutluk duyuyorlardı. (Açıktır ki, bu toplumsal anlaşma yalnızca transsek-süeller için değil, aynı zamanda hermafroditler, transvestitler ve efemine eşcinseller gibi öteki küçük cinsel gruplar için de geçerliydi. Öte yandan, daha erkeksi görünen eşcinseller bir Berdaşeyle evlenerek, erkeksi rolüne cinsel görev bulabilirdi.

Cinsel bakımdan hoşgörüsüz Batı toplumu, hiçbir zaman bu örnekle karşılaştırabilir ölçüde herhangi bir basit çözüm bile getirmedi… Tam tersine, Yahudi – Hıristiyan kültürü bunu her zaman cinsel sapkınlıkların bağnazca zorbalığı ve baskısı olarak karakterize etti. Böylece de uzun bir zaman transeksüelizme yaklaşım, çoğunlukla cezai bir nitelik taşıdı. Oysa şimdi, cezai yaptırımlar, cinsel baskı ve elektroşok ya da iğrenme terapilerinin, durumu değiştirmede etkin olamayacağı anlaşılıyor.

Bugün, birçok uzman, amaçlarına ulaşmayı ya da en azından ona yaklaşabilmek için transseksüellere yardım edilmesi gerektiğini düşünüyor. Her şeyden önce bir hekim olarak şöyle düşünüyor: «Eğer kafayı vücuda uydurmayı başaramazsam, sonra belki, kafaya uydurmak için vücudu değiştirmek zorunda kalırım.» Modern hormon terapisi ve yeni ameliyat teknikleri, artık bir kişinin anotomik görüşünü kabul edilir bir ölçüde değiştirmeyi olası duruma getirmiştir. Böylece hormonal tedavi ve cinsiyet değiştirme ameliyatlarıyla, bir erkek genelde kadın olarak değerlendirilebilecek bir hayli dişi fiziksel özellikler kazanabiliyor. (Göğüsler ve yapay vajina gibi.) (Aynı zamanda bir kadının da erkeğe dönüştürülmesi olasıdır.) Bir erkekte vajina

İki Transseksüelizm Örneği:

Dişiden Erkeğe: Annie M. Henüz 16′sındayken (solda) ve cinsiyet değiştirme ameliyatından dört yıl sonraki hali (sağda).

Erkekten Dişiye: ingiliz yazar James Morris (solda), başarılı bir cinsiyet değiştirme ameliyatından sonra Jan Morris oldu (sağda).

yapma ameliyatı kadında penis yapmaktan daha kolaydır. Şimdi dünyanın dört bir yanına cinsiyet değiştirme ameliyatları yapılabiliyor. Hatta ABD’de gizli cinsiyet değiştirme ameliyatı yapan yerlere de rastlanıyor.

Cinsiyet değiştirme birkaç yıla kadar yayılabilir. Bu sürece hormon tedavisiyle girilir. Gereken süre sonunda da ameliyat yapılır. Hatta ameliyattan sonra bile, çok kere terapatik sonuçların izlenmesi ve yeni yaşam biçimini düzeltmenin tartışılabilmesi için hastanın düzenli olarak denetlenmesi gerekebilir.

Bu yolun her adımında uzmanın öneri ve yardımları çok önemlidir. Örneğin, cinsiyet ameliyatına hazırlanan transseksüellerin bazı noktalarda yeni cinsiyetlerinin elbiselerini giymeye başlaması gerekir. Ne yazık ki, ABD’nin birçok yerinde aykırı giysilerle görülmek, hem yerel yasalar hem de kuralların şiddetiyle yüzyüze kalıyor. Neyse, tedavi tamamlandıktan sonra, birçok resmi işlem de sonuçlandırılıyor. Artık yeni erkek ya da kadına yeni bir ad koymak, nüfus cüzdanı, şoför ehliyeti, sigorta kartı ve pasaport çıkarmaya kalıyor iş. ABD dışındaki ülkelerde, özellikle Avrupa’da, cinsiyet değişikliklerinin tanınması, yasayla reddediliyor. Yakında bu ülkelerde trans-seksüellere karşı daha eğitici ve sorunlarını çözümleyici yasaların çıkartılması bekleniyor.

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS