Kadın özgürlüğü

Kadınların özgürleşimi, yani onların dinsel, resmi, ekonomik ve cinsel baskıdan kurtuluşu, daha yüksek bir eğitime girmeleri ve dar cinsel rollerden kaçmaları kolayca başarılamıyor. Cinsel eşitlik savaşımının uzun bir geçmişi vardır ve daha yıllarca sürecektir. Hatta cinsel eşitlik, sanayileşmiş ülkelerde kazanılmış olsa bile, gelişmekte olan ülkelerin birçoğunda pekâlâ öfkeyle karşılanıyor, engellenebiliyor.

YÖNETİCİLER OLARAK KADINLAR

Avrupa tarihinde erkek karşıtlarıyla karşılaştırılabilecek ölçüde başarılı birkaç dikkat çekici

kadın devlet başkanı görülmüştür.

Geleneksel ataerkil toplumlarda, kadınların statüsünde herhangi bir ilerleme, çok geniş boyutlu sonuçlara neden oluyor ve temel siyasal değişimler içeriyor. Bu nedenle her zaman kurulu düzen güçlerinin direnişleriyle karşılaşılıyor.

Bununla birlikte, karşı koyucuların sonunda yumuşamak zorunda kalacakları da açıkça görülüyor, çünkü kadınların özgürleşimi hem zorunludur hem de olumlu olgular içermektedir. Bu, toplumsal adaleti büyük ölçüde sağlayacak ve böylece herkes bundan yararlanacaktır. Gerçekte, başlangıçta büyük feministler ya da kadın hakları şampiyonları her zaman tüm insanlığın çıkarı için çalıştıkları konusunda ısrar etmişlerdi.

İşte bu yüzden feminist hareket her zaman insancıl bir hareket olmuştur. Temsilcilerinin kimileri reformcu, kimileri devrimci olmasına karşın, hemen hemen tümü, daha iyi, daha eşitlikçi ve daha insancıl bir dünya için çalıştılar. Çoğu, deneyimlerinden öğrenmiş olduğu gibi, sık sık olaylara, zulümlere ve hücumlara katlandılar, ama aynı zamanda hayranlık, destek ve zafer de onların oldu. Bu arada yavaş yavaş amaçlarının birçoğuna da ulaştılar. Öte yandan, karşıtları da haklı bir nedenin hiçbir zaman bastırıla-mayacağını öğrendi. Reform isteyenlere ağırlık verildi, devrim kaçınılamaz duruma geldi.

Aşağıdaki sayfalarda, çağdaş dünyada kadının yeri üzerine bazı gözlemler ve Amerika ile Avrupa’daki feminist hareketin tarihine kısa bir giriş yapılacaktır.

AVRUPA’DA FEMİNİZMİN DOĞUŞU

Eski Keltler ve Romalılar, azımsanmayacak ölçüde bir özgürlük vermişlerdi kadına. Ancak Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla birlikte bu konumda bir gerileme başladı. Ortaçağda tek başına kadınların hâlâ pek çok hakkı vardı, ancak evlenince bu hakların kocası tarafından sınırlandırılması zorunluydu. Böylece, genelde, kadın ikinci sınıf bir yurttaş olarak görülüyordu.

Her şeye karşın, arasıra birey olarak kadınlar da bağnaz tutumları kırabiliyor ve başarılarıyla çağdaşlarını etkileyebiliyorlardı. Gandersheim’lı rahibe Hroswitha oyun yazarı olarak, Bohemyalı, Guillemine dinsel bir önder olarak, Jeanne D’Arc bir asker olarak dişi cinsiyetin erkeklere özgü işlerde bile hiç de aşağı kalmadığını gösterdiler. Dahası, İngiltere Kralı, I. Henry’nin

karısı Matilda ve III. Edward’ın karısı Filipa gibi kraliçeler bile yadsınamaz ölçüde ve çok yararlı siyasal etkiler bıraktılar.

Rönesans, Poitiens Diane Mavarre’li Marguerite, Medic’li Catherine ve İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth gibi daha güçlü kadınlar gördü. Margaret Roper (Thomas More’un kızı) gibi bazı soylu kadınlar, aynı zamanda yazarlar ve bilginler olarak ayrı bir ün kazandılar. Gerçekte kadınların entelektüel bağımsızlığı, birçok erkeği korkutup onlara sövüp sayan kitaplar ve broşürlerle saldırıya geçildiği bir noktaya ulaştı. Örneğin, İskoç din reformcusu John Knox «Kadınların Acayip Sınıflanmasına Karşı Koparılan İlk Fırtına» (1558) adlı kitapçığında: «Bir kadının koyduğu kuralı, üstünlüğü, egemenliği, ya da onların herhangi bir ülkenin, ulusun ya da kentin tepesinde kral olmasını desteklemek, doğa’ya karşı gelmektir. Tanrıya hakaret anlamına gelir bu. Kadının yapacağı en kusursuz şey, erkeğe buyruklar vermesi, kurallar koyması değil, ona hizmet ve itaat etmesidir» diyordu. Bu Doğal Yasa tartışması gelecek yüzyıllarda çok kere yalnız dişi monarşizme karşı değil, aynı zamanda kadının herhangi bir yüksek amaca ulaşma isteğine karşı da kullanıldı.

Oysa, Robert Vaughan gibi kadın hakları savunucuları da vardı. Vaug-han, «Kötüniyetli Kötüleyicilere Karşı Kadının Savunmasında Diyalog» adlı kitabında (1542) çift standartlı ahlak anlayışını mahkûm etti. Sonunda, Haec Vir, «Kadıncıl Erkek» broşüründe savunulduğu gibi bazı kadınlar da hücuma kalktılar. Burada erkeklerin olduğu kadar özgür doğduklarını, özgürce seçme ve özgür ruha sahip olduklarını, bir bütünün parçaları gibi ve yaratılışları gereği özgürlükten hoşlanabileceklerini vurguladılar. Her iki cinsiyete de eşit davranılmasını istemeye ve tutsaklıkla kadınlara yapılan baskının eşit sayılması konusunda direttiler.

17. yüzyılda İsveç Kraliçesi Christina, ardından Fransız ve İngiliz yazarları Madam de la Fayette ve Aphra Behn, az sayıda kadın bilgin, oyun yazarı ve romancılar, ilerlemeye devam ettiler. Fransa’da eğitim görmüş kadınlar «salonları» doldurmaya başladı. Moliere’in de güldürülerinde bu dönemde yüksek bir kültüre girmek isteyen kadınların girişimlerini hicvettiği, herkesçe görülebilen bu saygın entelektüel çabalara pek değer verilmedi. Ancak Fransız entelektüel yaşamında kadınların etkisi sürüyordu. Gerçekte bu etki günümüze değin süregelmiştir. Madam de Sevigne’den Madam de Stael’e, George Sand’e ve Simone de Beavoir’e, Fransız kadını, Fransız edebiyatında hatırı sayılır bir yer tuttu.

Bununla birlikte, kadının entelektüel üstünlüğü ayrıcalıklı durumlarla ödüllendirilirken, ne yazık ki kadınlara hâlâ herhangi bir siyasal hak verilmiyordu. İşin doğrusu, gelişen bir doğallık anlayışıyla, kadınların, bir entelektüel eğitim yapmaları bile uygun görülmemeye başladı. Jean Jacques Rous-seau, Emile’inde bunu apaçık koyuyordu ortaya: «Kadınların eğitiminin her zaman erkeğininkiyle ilgili olması gerekir. Hoşnut etmek, bize yararlı olmak, bizi sevmek ve bizleri saymak, bizi gençken eğitmek, büyürken bize bakmak; işte her zaman kadının görevleri bunlardır. Ve bunların tümü, onlara daha bebekliğinde öğretilmelidir.» Böylesi düşünceler, her zaman genel geçer görüşler olarak etkisini gösterdi. 1789 Fransız Devrimi patlak verdiğinde, kadınlara eşit haklar ve eşit eğitim sağlamak için bazı girişimlerde bulunuldu. Marki de Condorcet, 1790 yılında «Kadınların Tam Yurttaşlığa Girişi» adlı denemesinde bunları dikkat çekici bir biçimde ortaya koydu. Ne yazık ki kısa bir süre sonra Condorcet’de «terör devrinin» bir kurbanı oldu ve ötekiler gibi onun önerisi de çabucak alaşağı edildi. Hatta 1793′te Milli Konven-siyon, tüm kadın toplulukları ve salonlarını kapattı. Kadınların tüm siyasal hakları hiçe sayıldı. Bu arada Talleryrand, yeni hükümetin eğitim programını hazırladı. Bu programda, kızların evde korunduktan sonra, ancak 8 yaşında devlet okullarına gidebilecekleri belirtiliyordu.

Fransız Devrimini yakından izleyen ve Rousseau ile Talleryrand hayranı olan İngiliz yazarı Mary Wollstonecraft, bu tepkisel eğilimi protesto etmeyi bir görev bildi. Wollstonecraft, «Kadın Haklarının Korunması» adlı yapıtında (1792), bu iki erkek yazara meydan okudu.

Rousseau’ya doğrudan tepkisini dile getirerek: Kadınların salt erkeği teselli etmek için yaratılmadığını… Bu cinsel yanlışın tüm cinsiyetimizin en değerli yönlerini kuşatan yanlış bir sisteme sahip olduğunu açıkladı. Ayrıca o, cinsel baskıdan kaçışın bir yolu olarak, tüm kadınlar için tam ve eşit eğitim isteminde bulundu. Baskıcı siyasaları savunmak için doğayı yardıma çağırma, kadının güvenine bırakıldı.

Rousseau şunu sözde «nesnel» bir gözlem olarak sunuyordu: «Oğlanlar sporları, gürültüyü ve etkinliği severler: topa tekme atmayı, trampet çalmayı, küçük arabalarını çekmeyi… Kızlar ise gösterişli şeyler ve süs eşyalarını severler; bebekler, aynalar, yüzükler, biblolar…» Wollstonecraft bu görüşe karşılık verdi: «Küçük kızlar hâlâ oturmaya ve biblolarla oynamaya zorlandıkça çocukların onları sevip sevmediğini kim söyleyebilir?»

ASKER KADINLAR

Tüm çağların en ünlü ve başanlı askeri komutanlarından biri de genç bir kız olan Jean-ne D’Arck’tı. (1412-31) Oysa tarihte kadınların çoğunlukta askerlikteki rolleri yadsınmıştır. Ancak, birçok ülkenin mitleri söylencelerinin kadın gibi asker ve hatta bizzat bütünüyle kadınlardan oluşan ordulardan söz etmesi yeterince garip görünüyor.

Eski Roma’da Savaşçı Amazon Heykeli: Söylencelere göre Amazon I u savaşçılar bir kadınlar toplumuydu.

Kızlar için, toplum tarafından dişi ve erkeğin farklı davranışları üzerine «doğal olmayan» ayrımlar yaratılması gündeme getiriliyor. Bu ayırımların yok edilmesi isteminde, Wollstonecraft eşit şans ve haklar için tartıştı.

Kadınlar tüm mesleklere girmeli ve politikada etkin olmalıydı. «İnsan (erkek) Hakları» için kavga «İnsan Hakları» biçiminde genişletilerek daha uygun bir hale getirildi.

Mary Wollstonecraft’in kitabı, zamanla onun ünlenmesini ya da oldukça saygın bir yer kazanmasını sağladı. Ancak zamansız ölümünden sonra o da unutulup gitti. Ancak gelecek kuşaklar John Stuart Mili’in Kadının Boyuneğişi Üzerine (1869) adlı yapıtında feminizmin büyük bildirgesini gördüler.

Çok seçkin İngiliz düşünürlerinden biri yani S. Mili tarafından hazırlanan bu görkemli deneme Avrupa ve ABD’deki kadın hareketi üzerinde önemli bir etki bıraktı. Mili, denemesini, bir anlamda en ortak yazarı kabul edilmesi gerektiği söylenen, ona esin kaynağı olan karısının ölümünden sonra yazdı. Her iki cinsiyete verilen «eşit» eğitim fırsatlarından hoşnut olmayan Mili, kadınlar için oy isteminde bulundu ve daha başkalarıyla birlikte kendini kadınların oy kullanma hakkını savunan topluluk içinde buluverdi.

Ancak yüzyılımıza değin gerçekleşmeyen bu hak, Lydia Beckerve Emmeline Pankhurst ile onun kızları ve daha nice insanın bu uğurda verdiği savaşım sonunda kazanılabildi.

ABD’DE FEMİNİST HAREKET

Amerikan Devrimi zamanında tıpkı Avrupalı kızlar gibi Amerikalı kadınlar da ezilen bir grup oluşturuyorlardı. Genellikle eğitimsiz oluyor ve çok kere ekonomik olanaklardan yoksun kalıyorlardı. Bir gelirleri olsa bile bunu denetleyip kullanma olanağını da pek seyrek bulabiliyorlardı. Evli kadınlar resmen kocanın egemenliği altındaydı ve tümüyle ona bağlı durumdaydılar. Kuşkusuz, yukarı ve orta sınıf kadınları rahatlık veren şeylerden hoşlanıyorlardı, ancak her hareketleri katı toplumsal kural ve cinsel çift standart tarafından kuşatılıyor, sınırlanıyordu. Daha da önemlisi, tüm kadınlar siyasal haklara sahip değildi, bürolarda çalışamazlardı, oy kullanma hakları yoktu.

Birçok kadın bu eşitsiz konumları sessiz sedasız kabul etti. Ancak siyasal yaşama derin ilgi duyan ve kendilerinin süregiden dışlanmalarına karşı duyumsuzluğu gittikçe artan kadınlar da vardı. Buna karşın erkekler tarafından tartışılmakta olan, Aydınlanma Çağı ile birlikte filizlenen kurtuluş, eşitlik ve demokrasi düşünceleri, ilerici kadınlar arasında geniş bir yankıya yol açtı.

Amerikan sömürgeleri, İngiliz Kraliyet tacına bağımlılıktan kurtulmak için hazırlanmaya başladığında, doğal olarak cinsel eşitlik için kadınların umutlarında da büyük bir yükselme gösterdi.

Bu dönemde bir kadın, yalnız konuşmalarıyla değil, kocasına yazdığı düşünceleriyle de dikkat çekti: Abigail Adams. (Kocası John Adams, daha sonra ABD’nin ikinci Cumhurbaşkanı seçilecektir.)

Abigail Adams, 1776 ilkbaharında kocasına şunları yazdı: «Uzun zamandır senin bağımsızlık ilan etmeni bekliyorum. Söz aramızda, çıkarmak zorunda kalacağın yeni yasalarda kadınları unutmayacağını ve onlara karşı atalarından daha cömert ve hoşgörülü olacağını umuyorum. Kocaların eline sınırsız güçler verme. Ellerinden gelseydi tüm erkeklerin zorba olacaklarını anımsa. Bayanlara özel bir dikkat ve değer verilmezse, onları isyana teşvik etmeye başlayabiliriz ve bunun için, sesimizi duyurmayan ya da bizlerin temsilcisi olmayan bir yasayla kendimizi sınırlayacak değiliz.»

Ne var ki, John Adams karısının dileklerini çarçabuk ve pek açık bir dille reddetti: «Senin özgün yasalarına gülmekten başka bir şey yapamam. Erkeklerin kurduğu sistemleri kaldırmayı daha iyi bildiğimizden kuşkun olmasın. Erkeklerin tam iktidarda olmalarına karşın kuramda daha az güçleri olduğunu biliyorsun… Pratikte buyruk altında olduğumuzu da biliyorsun. Bizde yalnız başkan var ve bundan vazgeçmemiz bizi tümüyle kırmızı ceketlilerin despotizmine götürecektir. General Washington ve tüm yürekli kahramanlarımızın dövüşeceğini ümit ederim.»

Katı inançlar temelinde olmasına karşın, bu yanıt içten değildi kuşkusuz. Gerçekte başkanın adı ardına sığınılarak, yalnızca açık bir aşağısama tutumu alınmıştı. Abigail’in zekâsına karşı. Adams’in kendi tutumunun gerçek nedenini John Sullivan adında bir adama yazdığı ve yalnızca mülk sahiplerinin oy hakkı olması gerektiğinden söz eden bir mektubunda açığa vurması yeterince ilginç görünüyor. O günlerde az sayıda kadının mülk sahibi olmasından beri, ekonomik bakımdan bağımlı başka kişilerle birlikte onlar da oy hakkından yoksun bırakıldı. Kısacası, John Adams’in da iyi anladığı gibi, karısıyla tartışmayı başarmamak değildi sorun; kadınların ezilmesinin altında ekonomik nedenler yatıyordu.

Herhalde, ABD kurulur kurulmaz kadınlar ve köleler de siyasal haklarını kullanmaksızın anayasası kabul edildi. Yeni dünyaya hayran kalıp çalışmaya gelen Avrupalı kadınlar, eski cinsiyet ayrımları ve kölelik gerçekliğiyle karşılaştıkları zaman o coşkulu havalarının erimekte olduğunu gördüler. Örneğin 1820 yılında yayımladığı Amerikan Toplumunun Görünümü ve

İLK FEMİNİSTLER

Kadınlar eşit haklar uğruna uzun zamandır mücadele etmektedir. Ancak öyle bir amaçtır ki, bugüne değin henüz ulaşılamamıştır. Burada ünlü ilk Feministler gösterilmiştir.

Durumu adlı kitabıyla tanınan İskoç yazarı Frances Wright, sonunda ABD’ye yerleşip kölelerin özgürlüğü, kadınların özgürleşmesi ve kent yoksullarının hakları için etkin biçimde savaşım kararı alanlardan biriydi.

Aydınlanma döneminin geleneğiyle F. Wright, ABD’de dinsel içerikli bir yeniden uyanış başladığında, bu durumu insanlığın ilerlemesine karşıt ve gerici bularak karşı koymuştur buna. Wright’in toplumsal çabaları ve kişi zekâsı kendisine birçok düşman kazandırmakla birikte, eleştirilerinin daha sonra doğru olduğu kabul edilmiştir. İngiliz yazarı Harriet Martineau, Amerikan Toplumu’nda (1837) Yeni Dünya’da yaşamın algısal bir tanımını sundu. Ancak köleliğin kaldırılmasını desteklediğinden, zaman zaman ABD’ye yaptığı gezilerinde canından olmamak için kendini korumak zorunda kaldı.

Döneminde çok övülmüş olan 19. Yüzyılda Kadın (1845) adlı yapıtın yazarı Amerikalı Margaret Fuller de aynı zamanda cinsel eşitsizlik ve ekonomik haksızlıklara karşı savaşıma girişti.

1820 ve 30′larda çeşitli dinsel ve ahlaksal reform hareketleri, Amerikalı kadının giderek ilgisini çekmiştir. Eğitim, barış, içkinin yasaklanması ve köleliğin kaldırılması, Amerikan Hıristiyanlığının, kadınlara sunduğu ilk olumlu toplumsal kazanımlardı. Sonraki yıllarda bu genel reform hareketi gelişti ve sonunda kadının oy kullanmasını da içeren yeni bir savaşın görünümüne büründü. İçki yasağı konması, kocaları tüm ailenin gelirini içkide tükettiğinden, kadınların özel olarak ilgisini çekiyordu. Zaten bunu engelleyecek herhangi bir resmi yasa da yoktu. Çocukların ve kendilerinin bağımlı konumundan dolayı kadınlar, böyle bir durum karşısında korunmasız kalıyorlardı. Köleliğin kaldırılmasına duyulan ilgi ise, öteki insanların durumunu düşünmek, onlara yardım etmek düşüncesinden kaynaklanıyordu gerçekte. Öte yandan, köleliğin kaldırılması hareketinin önde gelenlerinin çoğunu orta sınıftan beyaz kadınlar oluşturmasına karşın, Sojourner Truth ve Harri-et Tubman gibi zenci kadınlar da ön saflarda yer almıştı.

Köleliğin kaldırılması için mücadele eden en iyi savaşçılardan ikisi Angelina ve Sarah Grimke kardeşlerdi. Doğdukları Güney Carolina’da köleliği yakından tanımışlardı. Kuzeye hareketlerinden hemen sonra bu mücadelenin içinde yer alıp köleliğe karşı konuşmalar yapıp yazılar yazdılar. 1838′de Angelina Grimke Massachusetts Meclisinin önünde köleliğe karşı yaptığı konuşmasıyla aynı zamanda kadınların yurttaşlık haklarını açıklarken, Amerikan Meclisinde konuşma yapan ilk kadın unvanını da aldı.

Köleliğin kaldırılması mücadelesinin öbür iki önemli kadın kahramanı -ki bir süre sonra feminist hareket saflarında görüleceklerdir- Lucretia Mott ve Elizabet Cady Stanton’dur. Onlar bu olaylar içerisindeyken cinsel ayrımın ne denli etkili olduğunu görünce, buradan aldıkları ders ve esinle tarihin bilinen ilk Kadın Hakları Konvensiyonu’nu örgütlediler (1848). Bu konvensiyonda (Seneca Falls) Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinden esinlenen: «Biz bu gerçekleri; tüm erkekler ve kadınların eşit yaratıldığını ve onlara yaratıcıları tarafından aralarında yaşam, özgürlük ve mutluluk peşinde koşmanın yer aldığı başkasına devredilemez haklar verildiğini, açıkça bilinmesi için koruyoruz,» diye açıklayan bir Düşünceler Bildirgesi geçti. Belgelerde sonra, yönetim biçimini değiştirilmesinin de bir hak olduğunu aktarılarak: «İnsanlık tarihinin kadına karşı, kadın üzerinde mutlak bir diktatörlük kurmanın doğrudan araçlarına sahip olan erkeğin süregelen bir incitme ve gasp tarihi olduğu» belirtiliyordu.

Seneca Falls Konvensiyonunda, aynı zamanda, talep edilen resmi ve eğitsel reformları, ortaya çıkan bir dizi sorunların cinsel çift standart sonucu olduğu kabul edildi. Nihayet, oy verme hakkının da bu ülke kadınlarının korunması gereken kutsal bir görevi olduğu biçiminde bir sonuca varıldı.

Başta rahipler ve erkek gazeteciler olmak üzere, tüm ülke çapında bu taleplere karşı kampanyalar açılıp alay konusu edildi. Üstelik bu sıralarda kadınların bu hareketinin önemini kavrayıp onu destekleyen insan sayısı da azdı. Az sayıda insan-arasında yer alanlardan birisi de, kadın hakları toplantılarında konuk konuşmacı olarak bulunan ve gazetesinde feministleri alkışlayan büyük zenci kölelik aleyhtarı Frederick Douglass idi. Kadınlar kendilerine yönelen bu düşmanca tutuma karşı kahramanca direndiler ve haklarını savunmada ödün vermediler. Bu uğraş içinde Elizabeth Cady Stanton kendine yakın bir dost buldu. O dost, yorulmak bilmez çalışması, taktik ustalığıyla düşmanlarının bile övgüsünü kazanan kadın haklarının Napolyonu şanı verilen Susan B. Anthoy idi. Bu iki korkusuz kadının deneyimi ve fikirleri, kendilerinin birlikte bastırdığı kapsamlı Kadınların Oy Kullanma Hakları Tarihinde haleflerinin yararlanacağı değerli bir çalışma haline geldi (1881-86).

Amerikan İç Savaşı (1861 – 1865) kadın hareketini geçici bir duraklama içine soktu, ancak kölelik kaldırılınca kadınların taleplerini duyurabilmek için ellerine bir olanak geçmiş oldu. Gerçekte, siyah erkekler için istenilen oy verme hakkıyla birlikte kendilerine de oy hakkı verilmesinde bazı haklı nedenler kazanmış oluyorlardı. Bununla birlikte, bu umut bir süre sonra suya düştü. Kadınlara defalarca beklemeleri gerektiği, bir de kendi haklarını ortaya atıp siyahların mücadelesini baltalayacakları gerekçesiyle geri durmaları istendi. Bu iyi niyetle ona dargörüşlü tartışma kadın hareketinde bir bölünmeye yol açtı. Üstelik bu durum onun yıllarca etkisinin azalmasını beraberinde getirmişti. Daha kötüsü de, önce Anayasa’da erkekler gibi oy hakkına sahip oldukları belirtilirken, 1868′de yapılan bir değişiklikle çok ciddi bir geridönüş deneyimi geçirdiler.

Bütün bunlara karşın, birkaç alanda dikkate değer ilerlemeler oldu. Artık kadınlar da yüksek eğitime kabul edilmeye başlandı. 1830′larda kadın yüksekokulları kuruldu ve 1860 başlarında-bazı yüksekokul ve üniversiteler karma eğitime geçti. Örneğin ABD’de ilk kez bir kadın, Elizabeth Blackwell tıp diploması aldı. Elizabeth ve kızkardeşi Emily, kadınlar için tıp üzerine bir kitap yazdı (1860) ve onlar bu çalışmalarıyla birçok genç kızın tıp ya da başka alanlarda yükseköğrenim görmesini teşvik etmiş oluyordu. Feministler, aynı zamanda giysi konusunda reform, fahişeliğe karşı mücadele, daha iyi çalışma koşulları ve yüksek ücret, çocuk işçiler sorunu, sendikalaşmak ve cinsel özgürlüklerle ilgilenmeye başladılar. Bu sorunların bazıları oy verme mücadelesinden daha etkili ve çarpıcı oldu, ancak sorunların geniş yankı uyandırması bu tartışmada birçok kadının daha dikkatli bir tutum izlemesine yol açtı. Bir yandan da bazı «radikal» feministler daha etkin bir mücadele vermeye başladı. Nitekim 1871′in başlarında, Victoria Woodhull hâlâ etkin bir biçimde görülen cinsel çift standartı eleştirip karşı çıkarken, «serbest aşkın» devredilemez anayasal ve doğal bir «hak» olduğunu savundu. Emma Goldman ve ondan sonra Margaret Sanger, doğum kontrolü kampanyası içinde yer aldılar. Perkins Gilman Kadınlar ve Ekonomiler adlı yapıtında, kadınlar üzerindeki baskıları birçok açıdan ele aldı (1898). Bu oldukça tutulan kitapta başta politik özgürlük anahtar olmak üzere, kadınlar için ekonomik eşitlik talep ediliyor ve varolan aile yapısı eleştiriliyordu.

Artık herkes şunu açıkça anlamıştı: Yüzyıl içinde ABD derin bir dönüşüme uğramış, serbest yerleşmecilerin bir tarım ülkesinden milyonlarca yeni, yoksul göçmenleriyle geniş bir kent ve sanayi toplumu ile toplumsal sorunları olan koca bir ülkeye dönüşmüştü. Ayrıca bu sorunlara kadınların yurttaşlık haklarından yoksun bırakılması ve boyun eğişleri de ekleniyordu. Aslında benzer sorunları yaşamış başka ülkeler sonunda düzeltici bir harekete girişti. Yeni Zelanda 1893′de, Finlandiya 1906′da kadınlara oy hakkı verdi. Birinci Dünya Savaşının ortaya çıkardığı toplumsal sorunlar içerisinde kadınlar bazı ülkelerde yeni haklar almaya devam etti. Nitekim Norveç ve Sovyetler Birliğinde (1917) kadınların oy kullanma hakkı devletin güvencesine alındı. Bu belli bir düzeyde İngiltere’de de sağlandı (1918). Bu uygulamaları 1919′da Almanya izledi. Koşullara göre, ABD’de kadınların oy kullanma hakları bir eksiklik olarak duyulmaya başlandı. Bunun sonucu olarak 1920′de Anayasa’da yapılan 19 değişiklikle birlikte kadınlara oy kullanma hakkı verildi. Bu duruma gelinmesinde 7 yıldır yoğunlaşan mücadelenin önemli bir payı vardı. Bununla birlikte, feministlerin de iyi bildiği gibi cinsel ayrım daha ince ve hatta hâlâ açık başka biçimlerde sürüp gittiğinden, ulaşılan aşama yeterli olamazdı. Eşit işe eşitsiz ödeme, kadınların etkili yerlerden uzaklaştırılması ve sayısız resmi kısıtlamalar, Amerikan yaşamında kadınların eşit fırsatlara sahip olduğunu pek göstermiyordu. Kadınların ekonomik bakımdan sömürülmelerine son verilmesi, bunu kadınların gerçekleştirebilmesinden uzak bir konuydu. Bu nedenle feminist hareket daha çok analık ve bebek bakımı, doğum kontrolü, koruyucu iş yasalarının çıkartılması ve devletin daha adil bir iş düzenlemesi yapması konusunda yoğunlaştırdı çabasını. Bu çabalar sonucunda feministler «aldatılmış bolşevikler» ve «komünist eylemciler» olarak nitelendirildiler kurulu günlerce. Arkasından, bir «kötü kızıl leke» hücumu başladı ve bir de «aile yıkıcısı» oldukları eklendi bu suçlamalara. Aslında basit ve ne olduğu açık olarak görülmesine karşın, bu taktikler genelde bir süre, oldukça etkin oldu. Orta sınıftan birçok saygın kadın ya hareketten hepten uzaklaştı, ya da daha suskun bir bekleyiş içine girdi.

1923′de Kongre’de ilk «Eşit Haklar Değişikliği» ile ABD’de kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu, bunun her yerde yangının koruması altında olduğu açıklandı. Bununla birlikte, teklif edilen değişiklik, feminist hareket içinde bile muhalifler yarattı. Muhalif olanlar, bazı koruyucu iş yasalarının kadına verdiği olanağı kaldırdığını ileri sürdüler. Politik toplantılarda, komitelerde, gazetelerde ve dergilerde uzun ve ateşli tartışmalar birbirini izledi, tabii bu kadınlar arasında kuwetli bir ayrılık ve politik etkilerinin güç-süzleşmesi sonuçlarını doğurdu.

1960′larda feminist hareket yeni bir patlama gösterdi. Simone De Bea-uvoir’nin Batı kültüründe dişiliğini tarihi ve karşılaştığı boyuneğişleri tahlil ettiği oldukça etki yaratan The Second Sex (Orijinal adı: Le Deuxieme Sexe. Bu yapıt Türkçe’de Genç Kızlık Çağı, Evlilik Çağı ve Bağımsızlığa Doğru adlarında üç ayrı kitap halinde Payel yayınlarından çıkmıştır.) adlı yapıtı İngilizceye çevrildi. 1963′te Betty Friedan’ın Amerikalı ev kadını ve annede hakim olan tabii genel olarak kadınlarda olan) klişeleşmiş rolü açık bir biçimde eleştirdiği Kadınlığın Gizemi (The Feminine Mystique) basıldı. 1963′te aynı zamanda Amerikan kadınının durumunda bir kısım reformlar yapılmasını öneren Başkanlıkça hazırlatılmış bir rapor yayınlandı. Tüm bu gelişmeler içinde Ulusal Kadın Örgütü (NOW) kuruldu (1966). Bir süre sonra NOW, kadın örgütleri içinde en güçlü ve tanınanı haline geldi. Bu gelişimi içinde NOW, hemen yeni bir Eşit Haklar Değişikliği için mücadele başlattı ve içinde çocuk düşürme hakkının da bulunduğu birkaç çarpıcı sorun konusunda reform yapılmasını talep etti. Öte yandan aynı yıllarda siyahların yeniden başgösteren yurttaşlık hakları mücadelesi, Güneydoğu Asya’da sürdürülen Amerikan Savaşına karşı barış hareketi gibi benzeri hareketler birçok orta sınıftan kadının radikalleşmesini sağladığından, bu talepler de öncekinden çok daha geniş bir destek buldu.

Cinsel ve üretimsel özgürlük, tüm ülke çapında cinsel özgürlük ve adalet sorunlarına daha duyarlı olunabildiği koşullarda daha açık bir biçimde tartışılabilirdi. 1970′lere gelindiğinde feministlerin öncülüğünde çocuk aldırma sorunu birden ABD Anayasa Mahkemesinde görüşülmeye başlandı. Sonunda Eşit Haklar Değişikliği Kongreden «Yasa altında hakların eşitliği ABD’de herhangi bir eyalet tarafından cinsiyet farkı gözetilerek reddedilemez ve kısıtlanamaz» biçiminde yeni bir şekilde ifade edilerek geçti.

Mücadele ne denli uzun ve güç ve ne denli başarısız olursa olsun, feministler değişikliğin nihai olarak kabul edilebileceğinden umutludurlar.

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Erkeğin ve kadının toplumsal rolleri

Tüm toplumlarda, erkek ve kadınlar arasındaki açık biyolojik fark, onların davranış ve tutumlarını biçimlendiren ve sınırlandıran, onları farklı toplumsal rollere zorlamayı haklı gösteren bir öğe olarak kullanılır. Yani toplum, cinsiyetin doğal farkına rıza göstermez, ancak her birine kültürel bir cinsiyet farkı eklemekte ısrar eder. Bu yüzden basit fiziksel olgular her zaman karmaşık psikolojik niteliklerle iç içedir. Bir erkeğin erkek olması yeterli değildir; aynı zamanda erkeksi görünmesi de gerekir. Aynı biçimde, kadın olmak da yeterli değildir, kadın da kadınsı olmalıdır.

Oysa kadın ve erkek arasındaki karşıtlık artmış ve özellikle bu biçimde vurgulanmıştır, bu da toplumsal rollere duyulan gereksinimi doğrulayan biyolojik farkların daha da derinleşmesine götürür. Öte yandan, başka bir yola koymak amacıyla, cinsiyet farkları, daha sonra cinsiyet farkları olarak açıklanan cinsel farkları yaratmak için kullanılır. Sonra sırasıyla cinsel farklar istenir ve bu böyle sürüp gider. Bu yinelenegelen bir muhakemeden başka bir şey değildir, ancak toplumsal bakımdan oldukça etkindir. Örneğin, bizim ataerkil toplumumuzda erkekler, toplumsal olarak etkin pozisyondan hoşlanırlar. Böylece ilk yaşlardan başlayarak oğlanlarda bu pozisyona ulaşılır ve bunu sağlamak için onların izin verilen bir erkeksiliği elde etmelerine yardım edilir. Aynı nedenle kızlara da uysal bir kadınsılık edinmeleri öğretilir. Kadın ve erkek arasında sonuçlanan farkın doğuştan geldiği açıklanır ve

bu, varolan güç düzenlemesini savunmak için kullanılır. Yalnızca bunu benimsiyor. Kadının rolü salt kadınsı kadınlara nispi avantajlar sağlarken, erkek toplumsal rolünün de erkeksi erkekleri ödüllendirmesi tasarlanır. (Kavgacı erkekler daha büyük işlere koştururlar: hoş, güzel kabul edilir kadınlar da daha zengin koca bulur.)

Başka bir deyişle, erkeksilik ve kadınsılık, toplumsal ayırıma yanıt olarak geliştirilen cinsel niteliklerdir. Oysa bir kere onlar cinsellik ayrımını doğ-rulayıp birleştirerek gelişmektedirler. Erkeksi ve kadınsı cinsel roller, birbirlerini karşılıklı olarak zorlar ve bu nedenle onlar üzerine kurulu olan eşitsizliği ebedileştiririer.

Açıktır ki, bu psikolojik mekanizma yalnız, kadınlar ve erkeklerin davranışı, genel olarak kabul edilen sınırı aşmadığı sürece işleyebilir. Bu yüzden her toplum, değiştirilemez, «ebedi», «doğal», «toplumsal» olarak adlandırdıkları cinsel rolleri öne çıkarmak, bu tür ihlalleri önlemek için uğraşır. Bunları onaylamayı reddeden herhangi bir kimse, bir «sapkın» sayılarak baskıyla karşılaşır ve yalnız topluma karşı değil, aynı zamanda «doğanın» kendisine karşı, bir saldırgan olarak cezalandırılır. Böyle sapkınlıklar üzerine tarihsel bir örnek, yalnızca İngilizleri yenerek Fransız ordusunu zafere götürmekle kalmayıp, aynı zamanda erkek elbiseleri giyen genç kız Jeanne D’Arc’ın durumudur. Son duruşmasında derhal doğa yasalarını çiğnemekle suçlanıp şiddetle cezalandırılmıştır.

Yüzyıllar sonra, birçok insan, sözde «doğal» yasaların böyle şiddetli toplumsal uygulamalara niçin gereksinim duyduğunu merak etmiştir kuşkusuz. Ama bu yasalar gerçekten doğal idiyse, zaten erkek olsun kadın olsun, her ikisine de doğal gelecekti. Oysa, cinsiyetlerin, sözde doğal eşitsizliğinin savunucularının bu eşitsizliğin devam etmesinden başka bir şeye içerlemedikleri, dikkate değerdir. Gerçi, onların bu konudaki tartışmaları gerçek olsaydı, erkeklerle yarışma gücü olmayacağından, kadınların eşit şansları olduğunu yadsımaya gerek duymayacaklardı. Eğer kadınlar «doğuştan» ikinci derecede yaratıklarsa, erkeklerin hiçbir şeyden korkması gerekmeyecekti. Bu nedenle, böyle yarışmalardan birçok erkeğin korkması olgusu, iddialarının doğruluğuna yeterince kuşku düşürüyor.

İnsanın istek ve kapasitelerinin, bizim geleneksel cinsel rollerimizin dar sınırları ötesine gitme eğilimi taşıdığı bir gerçektir. Hatta bu eğilimi denetim altında tutmak için tüm toplumsal otoritelerce birleştirilen çabalar bir kesinlik kazanır. Bu tür toplumsal denetim, anababanın kılavuzluğu biçiminde, akran gruplarının baskısı ve yasa uygulamaları gibi yalnızca dıştan değil, aynı zamanda her bireyin kendi imajını belirleyen değerler ve kavramlar biçiminde içten de görünebilir ve bu durumda cinsel ile cinsiyet kavramları çok ciddi sorunlar yaratarak insanın kafasını karmakarışık eder.

Örneğin, basmakalıp kadınsı ve erkeksi tiplerin, kendilerine uygun olmadığını hisseden ya da onların çok sınırlandırıcı olmalarından keyfi kaçan erkek ve kadınlar, aynı zamanda kendi biyolojik cinsiyetleri hakkında iki yönlü duygular geliştirebilirler. Bunun sonunda onlar, sevdikleri başka rolü oynamalarını sağlayan farklı vücutları arzulamaya başlayabilirler. Erkekler kadınların toplumsal ve cinsel bakımdan edilgin olduğu söylenegeldiğinden, başka bir örnek olmak isterler, ancak cinsel ilişkide etkinliği ele alan ve toplumsal bakımdan kavgacı bir kadınla karşılaştıklarında, çok kere kafaları allak bullak olur. Bir kadında, bu kadınsılık eksikliğiyle yüzyüze gelinmesi bir erkeği onun kadınlığını tartışmaya itebilir.

Eğer bu çekişme tanıkların gözü önünde olmazsa, bu kez erkek, kendi erkeksiliğinden kuşku duymaya başlayabilir ve cinsel bakımdan işlevsiz kalır. Tersi durumda ise güzel, nazik ve edilgin bir kadtn pekâlâ dalgasını geçebilir ve kendini bir «sapık» ya da «eşcinsel» olarak açığa vurabilir. «Gerçek kadın» ona «gerçek erkek»ten daha az ilgi gösterir ve bu yüzden onu cinsel bir eş olarak reddeder.

Bununla birlikte karışıklık daha ileriye gider. Orada her karşılaşmada bir edilgin (kadınsı) ve bir etkin (erkeksi) cinsel eş olması gerektiği kanısı öyle diretir ki, bu birçok karşıcinsel ilişkiyi çökertmekle kalmaz, aynı zamanda bu basmakalıplıklardan sonra kendilerini model olmaya zorunlu hisseden belirli eşcinsel davranışı da etkiler. Böyle yaparak, onlar, hatta aynı cinsten üyeler arasında cinsel ilişkilerde olan, ki onlardan biri kendini «kadın» varsayıp öbürü erkek rolü oynaması gereken garip inançlara destek verirler. Gerçekte, kadın olsun, erkek olsun, her eşcinsel çiftin bir etkin (erkeksi) ve bir edilgin (kadınsı) eş içerdiği biçiminde genel bir izlenim vardır. Ancak tümü erkek sevicilerden oluşan eski Yunanın ünlü eşcinsel seçme birlikleri gibi genomeni açıklamak, yukarıda anlatılan inançları koruyan insanları büsbütün sarsar.

Bu bakışların tümü yanlış bir varsayımdan gelen yanlış bir sonuçlandırma üzerine kuruludur. Bu varsayım, erkeklerin doğal olarak etkin, kadın-

Fahişelik suçu

Çoğu Batı Avrupa devletinden başka günümüzde ABD’nin çoğunluk Federal Devleti fahişeliği suç olarak cezalandırmaktadır. Buna karşın Antik dönemde ve Ortaçağ’da fahişeliğe büyük ölçüde tolerans tanınıyordu ve birçok kentte genelev olması normaldi. Ortaçağ Avrupa’sında genelevlerin kilise yakınlarında bulundukları sık görülür. ABD’de 19. yüzyılda birçok yerde legal olarak işleyen genelev vardı.

Antik Romada genelev bozuk parası.

Ortaçağ genelevi.

ların ise doğal olarak edilgin olduğunu belirtir. Yanlış sonuçlandırma ise her etkin olan kişinin erkeksi bir rol oynarken, her edilgin kişinin de kadınsı bir rol oynadığını ileri sürer. Oysa gerçek durumda ne cinsiyet, ne de cinsellik bu biçimde karakterize olmaya gereksinim duymaz. Aslında bazı insan topluluklarında kadın ve erkekler için rol belirlenimi, bizim toplumumuzun tersinedir. Özcesi, bizim cinsel basmakalıplığımız üzerine kesin ya da doğal hiçbir şey yoktur.

Aynı nedenle, iki «etkin» ve «edilgin» eş özendirici bir ilişkiye sahip olabilene ve etkin edilgen her iki cinsiyetin tutumları, her ikisi için de uygun görülene değin tam insan eşitliği kazanılmış olmayacaktır.

Bu, ideal bir gelecekte, tüm insan farklarının görünmez olacağı anlamına gelmez. Gerçekte, bir kere eski basmakalıplıklar safdışı olmaktadır. Her cinsten bireyler arasındaki farklar ise muhtemelen artar. Üstelik, toplumsal eşitlik koşulları altında, bu bireyler aynı zamanda mutlu bir biçimde farklı cinsiyet rollerini oynamaya devam ederler. Böyle cinsiyet farklarıyla ilgili hiçbir yanlışın olmadığını göstermeye gerek kalmayacaktır. Biz insanlarda, «farkın» aşağı ya da üstün derecede olması gerekmediğini anladıkça onlar yaşamlarını büyük ölçüde yeniden zenginleştirecektir. Başka bir deyişle, kadınlar ve erkekler için eşit haklar isteyenler, sıkıcı bir birliktelik değil, sömürülmüş olmaksızın gelişebilecekleri değişik bir toplumsal ortam istiyorlar.

Aşağıdaki sayfalarda, seks ve cinsiyetin temel kavramlarının daha derin bir biçimde ele alındığını, erkek ve kadınlar için getirilen farklı ahlak standartlarının kısa bir tartışmasının sunulduğunu göreceksiniz.

CİNSELLİK VE CİNSİYET

Bu kitabın başlarında, insanın cinsel davranışının gelişmesini tartışırken, kişinin fiziksel cinsiyeti (vücudun dişi ya da erkek karakteristikleri) cinsel rolü (erkek ya da dişi olarak toplumsal rolü) ve cinsel yönelimi (erkek ya da dişi cinsel eşleri tercih) arasına bir ayrım getiriyorduk.

Aynı zamanda, biz insanların «fiziksel cinsiyetlerinin» erkeklik ya da dişiliğe, onların «cinsel rollerinin» erkeksi ya da kadınsılığa ve «cinsel yönelim» teriminin karşıcinsellik ya da eşcinselliklerine ait olduğunu açıklamıştık. Şimdi kadınlarla ilgili olarak ilk iki kavram üzerinde yoğunlaşacağız. (Her üçü üzerine ayrıntılı bir tartışma için «Cinsel Davranışın Gelişmesi» başlıklı konunun girişine bakınız.)

Birinci tartışmamızda, fiziksel cinsiyet ve cinsel rollerin her zaman kusursuz bir düzenleme içinde olmadığını gördük: Bir kişi pekâlâ erkek ve kadınsı, ya da kadın ve erkeksi olabilir. Bundan başka, biz fiziksel cinsiyet ve cinsel rollerinin ölçü konusu olduğunu da gördük: İnsanlar, karşılaştıkları belirli fiziksel ölçütlerin derecesine göre dişi ya da erkektirler. İnsanlar,

belirli kültürel basmakalıplıklara karakter ve davranışlarının uygunluğu ölçüsünde erkeksi ya da kadınsıdır. İnsanların fiziksel cinsiyetinin belirlenmesinde, yani onların erkekliği ya da kadınlığı söz konusu olduğunda, vücutlarını gözden geçirdik; insanların cinsel rollerinin belirlenmesinde; yani erkeksiliği ya da kadınsılığı, tutumlarını ve bunları ifade biçimlerini gözden geçirdik. Bir kere, fiziksel cinsiyet ve cinsel rol kavramları arasındaki temel farkı kavradık, bir erkek ya da kadın olmanın karmaşıklığını kavramaya doğru ilk adımı attık. Ancak, bu ilk adım kesinlikle yeterli değildir. Gerçekte, konuyu iyice kavramak istiyorsak, şimdi bunlar arasında başka bir ayrım belirlememiz gerek: «Cinsel Rol» ve «Cinsel Kimlik». «Cinsel Rolü» kadın ya da erkeğin toplumsal rolü olarak oldukça geniş bir biçimde ele almıştık. Yani, insanların erkeksiliği ya da kadınsılığının gösterilmesi yolunda… Şimdi bunun aşırı basitleştirilmiş olduğunu kabul etmeliyiz. Çünkü, kişi herhangi bir toplumsal role en azından iki bakış açısıyla yaklaşabilir: Rol alanlar, öbürlerine nasıl göründükleri ve kendilerine nasıl göründüklerine göre yargılanabilirler. Aslında insanlar bunu inanarak da inanmaksızın da yapabilirler, rolleriyle özdeşleşebilir ya da özdeşleşmeyebilirler.

Aynı zamanda, bu cinsel rolün gerçeğidir. Örneğin, erkek bedenli çocuklardan erkeksi bir rol oynamaları beklenir, onlar da çoğu kez bu rolü seve seve yerine getirirler. Bununla birlikte, bazı durumlarda bu rolün dış görünüşüne karşın bir çocuğun gizlice kadınsı bir rolle özdeşleşerek, yüzeysel, yarı-yürekten bir performansla yapılması da olasıdır. Gerçekte, uzun bir süre içinde bu kadınsılıkla özdeşleşme, erkeksi davranış ve fiziksel erkek özelliklerinin her ikisinin de sözde bir cinsiyet değişimine gönüllü bir biçimde kendilerini koyvermelerinde olduğu gibi, kendisini oldukça güçlü bir şekilde gösterebilir. Başlangıçtan sonra, «oğlanın» bir kız olarak yetiştirilmesinin daha iyi olacağı açıklığa kavuşmuş olabilir. (Bkz. «Transseksüe-lizm») Bereket versin, bu tür durumlar seyrek olarak karşımıza çıkar, ancak bunlar insanların cinselliklerinin nihai ölçütünün ne fiziksel koşullar ne de onların açık davranışı olmadığı, bunun yalnızca kendi özdeşleşmesine bağlı olduğunu gösteriyor: Bu yüzden, «cinsellik» hakkında konuştuğumuz zaman, iki farklı görünüşü ayırt etmemiz gereklidir. Cinsel rol (erkek ya da dişi olarak toplumsal rolü) ve cinsel kimlik (erkek ya da dişi olarak özdeşleşmesi – kimliği).

KARŞI CİNSİN ELBİSELERİNİ GİYENLERE TARİHTEN ÖRNEKLER

Eski Yunan şairi Homer, büyük kahraman Akhilles’in, Truva savaşları sırasında kadın elbiseleri giydiği ve bir kız gibi yetiştirildiğini yazar. Oysa biz aynı zamanda buna ek olarak başka birçok tarihsel kişilerin de karşıcinsin elbiselerini giyindiğini biliyoruz. Karşıelbise giyenlere, örnekler dizisi pagon dönemi Roma imparatoru Heliogabulus’tan (3. yüzyıl), Christian abbe de Cnaisy’ye (17. yüzyıl) ve bir köylü kızı olan Jeanne D’Arc’tan (15. yüzyıl) isveç Kraliçesi Chhstine’e (17. yüzyıl) uzanır. Tüm bu erkek ve kadınların davranışlarının aynı güdülenme-ler göstereceği varsayılmamalıdır. Üstelik onları «transvestitler» olarak tanımlamak da, olayı aşırı basitleştirmek olacaktır. Gerçekte onların bazıları belki de transseksüeldi ve başkaları çevresinin büyük şaşkınlıklara düşmesinden, ya da cinsel olmayan nedenlerle, karşıcinsin giyim biçimini kabul etmekten hoşnutluk duyuyorlardı. Bazıları da bu karşıcinsten olanların elbiselerini giymeyi geçici olarak uyguladılar ve sonunda bunu tümden bıraktılar.

(Yukarıda solda) Cornbury Lordu Edward Hyde, New York ve New Jersey sömürge valisi. Biyoloik olarak erkekti ama kadın giysileri kullanmaktan ve hatta halk içinde bile kadın giysileriyle görünmekten hoşlanırdı. Burada görülen portresi, çağdaşlarının hoşgörüsüne ve kendisinin utangaçlığına bir kanıttır.

(Yukarıda sağda) George Sand (Lucille Aurore Dugin), 19. yüzyıl ünlü Fransız yazarı, biyolojik olarak kadındı, ancak bir erkek adı kullandı ve erkek kılığıyla göründü. Bir süre bu yaşam biçiminden büyük zevk aldı ama sonunda daha uygunca bir yaşam biçimini benimsedi.

(Aşağıda) Şövalye d’Eon, 18. yüzyıl Fransız diplomatlarından ve saygın bir şövalye. Biyolojik olarak erkek cinsiyetliydi, ancak uzun kariyeri süresince erkeksi ve kadınsı roller arasında birkaç kez değişiklikler gösterdi. Solda bir erkek gibi yaşarken, sağda ise bir kadın gibiyken. Ne var ki şövalye her iki cinsel rolde de şövalyeliği elden bırakmadı.

Kuşkusuz, çoğu bireylerin cinsel rolü ve cinsel kimliği birbirine uyar. Böylece, örneğin çoğu kadın, yalnız kadınsı bir rol oynamakla kalmaz, aynı zamanda bu rolü gerçekten kendileri için yaparlar. Yine yalnızca kadınsı nitelikler geliştirmek ve göstermekle kalmayıp, aynı zamanda bu niteliklerin «kendi gerçeklerinin» gerçek bir dışavurumu olduğunu kabul ederler.

Kadınların çoğu, kuşkusuz kadınsılıklarını sakatlanmış ve sınırlanmış olarak yaşayabilir ve kadınsılığın tanımını derinleştirmeye çabalayabilirler; ancak ilke olarak kadınsılığı kabul etmedikleri anlamına gelmez bu. Onlar rolleriyle özdeşleşir ve bu rollerini her açıdan görmek isterler. Gerçek cinsel kimliğine kavuşmuş kadınların sorunlu olanlarına seyrek rastlanır. Bu yüzden, genelde kadını etkileyen toplumsal sorunlar hakkında konuştuğumuz zaman, cinsiyet ve cinselliğin genişlemiş kavramları üzerine yoğunlaşarak, kimlik ve rol arasındaki karşılıklı ilişkiyi gözardı edebiliriz çok kere.

Görüldüğü gibi «cinsiyet» biyolojik, cinsellik ise psikolojik ve kültürel bir terimdir. Cinsiyet, üzerine cinselliğin yapılandırıldığı bir temeldir. Bebekler doğunca, cinsiyeti, dış cinsel organlarına bakılarak çabucak belirlenir, hemen sonra da cinsel rolleri başlar. Başlangıçta anababaların farklı yaklaşımları, okşamaları, cezalandırmaları, oyunları, oyuncakları, giysiler, saç biçimleri, kitapları, mobilyaları, mücevherleri ve benzeri nesneler, oğlanlar ve kızlar arasındaki cinsel farklılığı yavaş yavaş artırır. Akrabalar, arkadaşlar, oyun arkadaşları, dadıları, hemşireleri ve öğretmenleri, verilen bu farklılıkları kendi örnekleriyle, ne zaman ortaya koyabileceklerini bir kez daha vurgulayarak gösterirler. Böylece, birkaç yıl içinde çocuklar yalnız erkek ya da kadın olarak bir kimlik kazanmakla kalmayıp aynı zamanda «uygun» bir kadınsı ya da erkeksi davranış benimserler. Özcesi, insanlar kendi cinsel kimlik ve rollerinde herhangi bir akılcı seçme ve denetimden geçmeden önce onları da denemeye başlayabilirler. Yani onların cinsel kimlik ve rolleri, cinsiyetlerine «benzeştirilir» ve zamanla bu sürekli hale gelir. (Ayrıntılar için «Cinsel Davranışın Gelişimi», «Bebeklik ve Çocukluk»a bakınız.)

Kuramda, iki cins arasındaki fark herhangi bir sorun yaratmaz ve hatta bu bir sevinç kaynağı olabilir, ancak artık gittikçe artan sayıda insan, ne yazık ki, pratikte çoğu kez adaletsizliğin, eşitsizliğin bir yansıması olarak anlamaya başlıyor bunu. Bizim de içinde bulunduğumuz çoğu toplumlarda, kadına erkekten daha aşağı bir statü veriyor ve kadınsı niteliklere, erkeksilerden daha az saygı gösteriyorlar. İşte bu yüzden kadınların cinsiyeti bir aşağılanma belirtisi oluyor. Öte yandan, erkekler ise, erkeksiliklerini statülerinin bir güvencesi olarak algılıyorlar. Bu, cinsiyetin aynı zamanda toplumsal güç ve güçsüzlük sorunuyla ilgili olduğu anlamına geliyor. Son çözümlemede, bu olay, siyasal bir sorun olarak çıkıyor karşımıza.

Bu yüzden, çağdaş feminist hareket uzun zamandır kadınların resmi ve özel, genelde her işe katılmaları ve kadınların siyasal eğitimi üzerinde özellikle duruyor. Ayrıca kadınlar, öteki siyasal ve resmi haklarla birlikte kadınlara oy verme hakkı tanınması için savaşım veriyorlar; buradan kalkarak, cinsiyetler arasındaki güç degnesinin düzenlenmesi umudunu taşıyorlar. Dahası, aynı zamanda feministler, bir kere eşit haklar sağladıklarında, birçok yönlerden eşit görüneceklerini tartışıyorlar uzun zamandır. Kuşkusuz, belli cinsiyet farklılıkları her zaman kalır, ancak şimdiki cinsel farklılıkları daha bir vuurgulanabilir. Hatta, farklılıklardan herhangi birinin bırakılıp bırakılmadığının görülmesi de oldukça ilginç olacaktır.

Temel biyolojik olgular tartışılmaz: Çocuklara yalnızca kadınlar dayanabilir, bakabilir ve ortalama olarak erkekler, kadınlardan daha cüsseli, güçlü ve daha hızlıdır. Aynı zamanda yetişkin bir erkek vücudu, yetişkin bir kadından daha fazla androjen içerir. Ancak insanlar hiçbir zaman bu basit olgularla yetinmezler. Onlar her zaman bu olguların psikolojik anlamları üzerine varılan sonuçlandırmalara yönelirler. Böylece toplumumuzda kadın özelliklerinin zayıflık, duygusallık, edilginlik, tepisellik, uysallık; erkek özelliklerinin ise etkinlik, saldırganlık, güçlülük, kendine egemenlik ve akılcılık olduğu biçiminde bir görüş çıkar. Bu nedenle; erkeklerin daha iyi dövüşçü, ağır araçları kullanıcı, ağır şeyleri kaldırıcı, teknik sorunları çözücü ve soyut düşünmeye eğilimli oldukları kabul edilir. Kadınların ise çocuk yetiştirme ve eğitiminde, küçük ince aletler kullanmada, dekorasyon ve iletişim alanlarında üstün oldukları söylenir. Bunların tümü önemli ölçüde kuşku duyulabilir genellemelerdir, ancak gerçek olarak kabul etsek ile günümüzde toplumsal durum ve biyolojik mirası bunların yansıtıp yansıtamadığını söylemenin gerçekten olası görünmediğini anlamamız gerekir.

Aslında erkek ve dişiler arasındaki ayrımın doğumdan başladığı belirtilir ve bu ayrım devam ettiği sürece, onların «karıştırılmamış» özellikleri bir varsayım olmaktan öteye gidemez.

Herhalde bu arada antropologlar bazı toplumlarda erkeksi ve kadınsı rollerin bizim toplumumuzda görülenin hemen hemen tersine olduğunu bulmuş ve tanımlamışlardır. Yani kadının kavgacı, evinin erkeği gibi her şeyi sağlayan, erkeğin de halim selim bir ev kadını gibi görünmesi. (Örnekler için, Margaret Mead’in «Üç İlkel Toplumda Seks ve Mizaç» adlı çalışmasına bakınız 1933). Bundan başka bu roller, kadınların ağır işlere koşulduğu (su taşımak, ağır şeyler götürmek), gelişmekte olan ülkelerde de gözlenmiştir. Aynı zamanda bu bağlamda kadınların çoğu toprağı işleyip, balık tutarken, erkeklerin de kendilerine daha kolay işleri buldukları görülmüştür.

Bir yandan kadınların «zayıf cinsiyet» olduğunu ilan edip, öte yandan tüm ağır işleri kadınların ve kızların yapmasına izin veren erkeklerin, bu tutumlarına hayret etmemek elde değil. Güç ilişkilerinin mantıksal bir anlamı olması gerekmiyor. Onlar aklı uyanık tutmadığından, bir sonuca ulaşmıyorlar. Aslında eski Roma’nın zengin yurttaşları, çocuklarının eğitimini, aşağı sınıftan görmelerine karşın, kölelere emanet etmekte duraksamıyorlardı, hatta daha yakın zamanlarda Avrupa monarşileri, ülkelerinin yönetimine yardım etmeleri ve aristokratik yönetimin üstünlüğünü göstermek için aşağı sınıftan adamlar kullanıyorlardı. Tam mantıksal bir bakış açısından, herhangi bir cinsel rol ayrımını doğrulamak ya da bunun çok yaygın biçimde benimsenişini açıklamak zordur. Kişi yalnızca ayrımın varolduğu olgusunu ve bu bakış açısının da, çok kere kadınların boyun eğmeleri ve iftira konusu olmalarını ima ettiğini görüyor.

Sırasıyla, erkeğin ayrıcalığı ve kadının boyun eğmesi, erkeksi ve kadınsı özelliklerin her ikisini de bozar. Birçok erkekte, tüm hareketlerini sınırlayan ve erkeksiliğini renklendiren tutucu, heyecanlı bir kibir gelişir.

Başkalarını tehdit edip alaya alıyor görünen bu sağlıksız tutum, belki de en iyi İspanyolca «maşizmo» sözcüğüyle tanımlanır, (macho: erkek anlamına geliyor). Öte yandan, kadınlar, çift cinsel standardın adaletsizliğine maruz kalmak ve tüm etkinliklerini ellerinden alan yalancı bir saf kadınlık ülküsünü yaşatmak zorunda kalıyorlar.

ÇİFT STANDARTLIK

Çift standart terimi, erkekler ve kadınların cinsel davranışları için farklı normlara sahip olduğumuz olgusuna dayanır. Yani yalnız bizim toplumumuzda değil, aynı zamanda öteki toplumlarda da kadınlar, erkeklerden daha çok cinsel engellemelerle karşılaşmaktadırlar. Geleneksel olarak kız-

lar ve kadınların «saf» ve «masum» kalmalarını sağlamak amacıyla cinsel olanakları daha şiddetli bir sınırlandırma ile karşılaşmaktadır. Öte yandan, oğlanlar ve erkeklerin de çok kere, kendi hayvansı doğalarının gerektirdiği gibi çılgınlıklar yapmaları özendirilmektedir. Erkekler ise kabul edilebilir cinsel çapkınlıktan hoşlanırken, aynı nedenle, dişiler de çoğu kez en küçük bir cinsel ihlal yüzünden cezalandırılmaktadır.

Bugün de çift standart büyük ölçüde toplumsal baskı, ahlaksal telkin, görgü kuralları, gelenekler, usuller ve tabularla dolaylı olarak işletilmektedir. Geçmişte ise karıları, kızkardeşleri ya da kızlarının «uygun olmayan» davranışları üzerine, erkekler onları doğrudan hırpalıyor, hatta öldürüyorlardı. Erkeklerce koyulan yasa elbette erkeğin görüşünü destekleyecek ve aynı zamanda kadınların zina yapmasını ve evlilikten önce bakirelik yitiminin sert bir biçimde cezalandırılmasını sağlayacaktı. Zinacı ya da «kızı iğfal eden» erkekler ise yalnızca başkalarının haklarını çiğnemekle cezalandırılıyordu. Başka bir deyişle, kadınlar, erkeğin malı olarak sayılıyor, yani babalarına, kocalarına ya da kardeşlerine bağımlı oluyorlardı. Böylece zina ve iğfal, kadının değerini düşürünce, onun koruyucusu ya da vasisine, zarar ziyan tazminatı ödenmesi gerekiyordu. Örneğin Eski İsrail’de bir kızı iğfal edenin «bakirenin çeyizi»ne göre babasına para vermesi zorunluydu. (Exodus. 22, 17). Hatta 19. yüzyıl İngilteresinde bir koca resmen, karısını iğfal edenden biraz mali tazminat isteyebilirdi.

Şurası da açıktır ki, çift standart daha çok cinsel ahlakın sorunlarına bağlı olmaktan çok, daha temel bir soruna dikkat çeker. Bu sorun yakınlarda «seksizm» olarak yeniden belirlenmiştir, yani toplumsal ayrımın tüm türlerinin temeli olarak bir kişinin cinsiyetini kullanan bir düşünce ya da bir tutum. Daha özgür olarak, kadın haklarının çağdaş savaşımcıları (Şoven adlı üstün bir Fransız kahramandan sonra), erkek ayrıcalığı üzerine usdışı ve bağnazca diretmeleri tanımlamak için «erkek şovenizmi» terimini kullandılar.

Ne yazık ki erkek ayrıcalığı, uzun bir tarihsel geçmişten bu yana hâlâ tüm toplumsal kurumları avucunun içinde tutmaktadır. Gördüğümüz gibi, cinsel davranış için çift standart temelde erkeğin hemen hemen, kadın üzerinde ekonomik, resmi ve cinsel gücünün tümünü yansıtmaktadır. Toplumlar, kadının, tüm önemli kararları alan erkeğe bağlı olduğu biçiminde örgütlenmiştir. Kadınlar, genel işlerde hiçbir ses çıkaramaz ve dar bir çevre içine sıkıştırılırken, erkekler tüm siyasal, dinsel ve sanatsal otoriteyi ellerinde tutarlar. Özcesi, insanlar ataerkil bir toplumsal sistem altında yaşamaktadırlar. (Patriarkal, yani ataerkil; Yunancada baba düzeni anlamına gelir.)

Bu arada kuşkusuz bu ataerkil sistem nedense değiştirilmektedir. Aşırılıklarının en kötüleri düzeltilmekte, ancak, kadınların da iyice anladığı gibi, ilkeleri bu günlere değin gelmiştir. Gerçekte birçok erkek tarafından «doğal» ve kaçınılmaz olarak savunuluyor. Kanıt olarak, ataerkilliği en erken çağlara değin uzanan evrensel bir kurum olarak göstermek için bir hayli tarihsel ve antropolojik tanıklara dikkat çekilmekte.

Oysa son yüzyıl içinde bu bakışa, ataerkil kültürün, şeylerin sağlıklı düzeninden şanssız bir sapmadan başka bir şey olmadığını ve biraz uzak geçmişte, tüm insanların anaerkil sistem altında daha merhametli ve insancıl bir biçimde yaşadığını açıklayan bilginlerce tekrar meydan okunmaktadır.

Her ne kadar doğruluğun, şimdiye dek kurulmuş bulunan anaerkil bir sistemin günümüzde ya da geçmişte kurulmuş olduğunu ortaya koyacak kesin kanıt olmadığını açıklamamızı istemesine karşın, bu tartışmada bu bağlam içinde bizim bir yan tutmamız zorunlu değildir. Kurulmuş olan, birkaç anasoyluluk sistemidir. Bu durum kadına kuşku duyulamayacak bir konum kazandırır, ancak temelde bu, kadınların toplumsal olarak da egemen bir pozisyonda olduklarını göstermez.

Toplumlar aynı zamanda anaerkil ve babaerkil bir sisteme sahip olabilir. Anasoylu sistemin yaygın bir biçimde kabulü, burada bazı ilişkilere sahip olabilen ilginç bir noktaya getiriyor bizi.

Babadan çok, ana yoluyla aile bağını izlemek daha doğrudan daha «doğal» ve kolaydır. Bazen bir bebeğin babası güçbela belirlenirken, anasının belirlenmesinde asla kuşku duyulmaz. Bir babasoylu sistem, ancak kadınların gebeliklerinin tüm aşamalarının hesap edilebilmesi için onun yakından denetlenmesi koşuluyla işleyebilir. Bu nedenle, idealde, onlar evliliğe bakire olarak girer ve birbirlerine bağlılık gösterirler. Aynı nedenle, bir kadının evlilik öncesi ve evlilik dışı işleri, çocuğunun babalık sorunu üzerine, kocasının kafasında sorunların ortaya çıkmasıyla sınırlıdır.

Erkek, çocukların biyolojik babası değil, yalnızca yasal ve resmi babası olabilir. Bazı toplumlarda kocaların, biyolojik babalık üzerine üzüntüye kapılmayıp, resmi rollerine razı oldukları bir gerçektir. Ancak başka birçok toplumda, ABD toplumu dahil olmak üzere, erkekler geleneksel olarak çocuklarının kendi «teninden ve kanından» olması için diretmektedirler. Oysa onlar, bu kesinliğe ancak cinsel özgürlüğü sınırlayarak ulaşabilirlerdi. Böylece, cinsel yasalar ve ahlak standartlarımız kadınlar için daha sert bir içerikte oldu.

Şu gezegen üzerinde hâlâ cinsel ilişkinin gebeliğe neden olduğundan habersiz, üstelik bir kısmı 20. yüzyılın başlarından beri yaşayan insanların olduğunu bilmek doğrusu ne kadar garip. Bu yüzden, onlar için zaten biyolojik babalık bütün bir sorun olamazdı. Hem onlar kadının yüzerken, banyo yaparken ya da başka durumlardayken bedenine giren bir ruh tarafından gebe bırakıldığına inanıyorlardı.

Başka bir deyişle, bir kabilenin, gebe kadının vajinasında büyüyen dölütün bir erkeğin menisiyle beslenmesi gerektiğine inanmayı akıl etmesine karşın, bu «ilkeller» için cinsiyet ve üreme birbiriyle bağlantılı olaylar değildi.

Biz, birleşme ve gebelik arasındaki bağlantıyı insan aklının anlamasının, onun gelişmesinin hangi noktasında olduğunu bilmiyoruz. Ancak bunu, çoğu toplumların uzun zaman önce bulguladığını varsayabiliriz. Aynı zamanda biz farklı toplumların bu bulgudan değişik sonuçlar çıkardığını da biliyoruz. Bazıları, şeyleri yalnızca kadınlar yetiştirebilir diyerek, üremede dişinin rolünün zorunlu olduğuna inandılar. Bu nedenle erkekler salt yardımcı bir rol oynadılar. Bazı toplumlar her iki cinsiyete de eşit önem verdiler, bazıları da erkeğin yardımına karar verici bir gözle baktılar. Batı uygarlığında ise bu sonuncu görüş, yaygın birimde benimsendi. Kadın vücudu, erkek yaratıcı sıvısını taşıyacak bir araç sayılmaya başladı. Kadınlar, erkeklerin tohumlarını ektiği topraktı. (Aslında İngilizcede meni karşılığı kullanılan semen kavramı, Latince tohum anlamına gelen «seed»ten türemiştir.)

Böylece kadınlar kısa bir süre sonra kendilerini aşağı, ikinci sınıf bir pozisyonda buldular. Kendi çocukları gerçekte kendilerine ait değildi, erkek, tarladan hasadı kaldıran çiftçi örneği, bir meni üreticisi durumunda olduğundan, bunun ürünü de, yani çocuk da ona ait olacaktı. Tarladan kalkan ürünün tarlaya ait olduğu hiç görülmüş müydü? Hatta bir çiçek tarhında yetişen çiçek gibi rahimde biriktirilen meninin her bir damlasının tam bir insanın minik bir kısmını oluşturduğuna bile inanıldı. Her halde tam bir üreme sürecinde kadın, edilgin bir depodan daha önemsiz bir durumdaydı. Kadın yalnızca yaşamı besledi, ama onu yaratmadı. Gerçek yaratıcı erkekti.

Aynı zamanda algılamadaki bu genel tutum kuşkusuz dinsel inançlara da yansıtıldı. İlk olarak eski dünyanın çoğu, «Toprak Ana» ya da dölleme ve «yeniden doğuşa yaşam veren İştar, (Babil’de) Astarte (Fenike’de), Sibıl (Frigya’da) ve Isis (Mısır’da) gibi bazı tanrıçalara tapındı. Oysa bu korku veren tanrıçaların işlevleri, giderek erkek karşıtlarınca ellerinden alınmaya başladı. Örneğin, göçebe Yahudiler arasında daha sonra Hıristiyanlıkla işbirliği yapan yeni bir itikat doğdu ve böylece bu, Batı tarihinin çoğuna egemen oldu: Erkek Tanrı Yahova, dünyayı ve ilk erkek olan Adem’i yarattı. O aynı zamanda Adem’e arkadaş olsun diye onun kaburga kemiğinden Hawa’yı yarattı, ancak Hawa, şeytanın kendisini iğfal etmesine izin verince, Adem’in gözden düşmesine neden oldu.

Bir kere, kadının aşağı statüsünü tam olarak doğrulamış görünen, onun doğuştan gelen bir günahla suçlanmakta olduğu ve yaratıcı rolünün yoksun olduğunu söylemek bile gereksiz. Eski İsrail’de bir kadın, eşini «Efendi» ya da «Sahibim» diye çağırırdı. Çünkü, erkek onu kovabilirdi, kadı-nınsa böyle bir hakkı yoktu; gerçekte, kadın bütün yaşamı boyunca bundan bir parça etkilenmiştir. «ON EMİR»’de eşler, kocanın malları arasında sayılmaktadır. Bu nedenle, geleneksel bir Musevi duasında, Tanrıya, «Kadının yaşamı çok lanetlidir. Bana bu nedenle kız evlat verme» diye yalvarılmasına ve her gün mutlulukla, «Beni kadın yaratmadığın için sana şükürler olsun» demelerine şaşmamak gerekir.

Eski Yunanda, kadınların başına gelenler bundan daha iyi değildir. Kahramanlar Döneminin başında, kadınlara belli bir ölçüde bağımsızlık tanınmıştır, ama Perikles Döneminde (İ.Ö. 5. yüzyıl) durumları evdeki kölelerle aynı düzeye inmiştir. Kadınlara bazı üstünlüklerin tanındığı Askeri İsparta Devletinin ise aşırı bir yanı vardır. Ancak onlar yine de erkeklerle birlikte, yaşam boyu totaliter yönetime bağımlı idiler. Roma Cumhuriyetinde de kadınlar, babaları ve kocaları tarafından yönetilmekte idiler ve bu durum, İmparatorluk döneminde geniş bir özgürlük kazanmalarına kadar sürmüştür. Avrupa’nın Hıristiyanlığa dönüşümü, kadınlara özgürlük açısından çok az bir şey getirmiştir, üstelik, evlenme ve boşanma konusunda bu dönemde eskiden beri sahip oldukları bazı haklardan yoksun kalmışlardır. Yalnızca bazı Barbar Kuzey ülkelerinde kilise daha fazla cinsel eşitlik getirdi. Bununla birlikte, kadın ilke olarak hâlâ ikinci sınıf insan olarak görülüyordu. Kadınlar zaman içerisinde «ılımlı» ve «uygun» hale geldikçe, kutlamalarda bulunmalarına izin verildi. Ancak dinsel ve genel konularda yine hiç sesleri

çıkmıyordu. Aziz Paul’un açıkça koyduğu gibi: Ana ben senin, her erkeğin başının İsa olduğunu bildiğini ve elbette kadının başının da erkekte olduğunu biliyorum. Erkek, Tanrının imgesi ve onurudur, ancak kadın da erkeğin onurudur. Erkek, kadın için yaratılmamıştır ama, kadın erkek için yaratılmıştır. (Cor. 11: 3, 9) Aziz Paul şöyle devam etti:

«Kadınlarımızın kiliselerde sessiz olmasını sağlayınız: Onların konuşmalarına izin yok. Aynı zamanda yasalarda belirtildiği gibi, kadınlara yalnızca itaat altında olmaları buyrulmuştur. Ve onlar herhangi bir şey öğrenirlerse, kilisede konuşmak kadınlar için ayıp olduğundan, konuşacakları şeyleri evde kocalarına sormalarına izin ver. (1. Cor. 14; 34-35)

Böylece birçok papaz dinlerinin tersine, Hıristiyanlık, kadınları rahiplik ve öteki kilise görevlerinden dışladı. Aynı zamanda, evlerinde kocalarına elpençe hizmet ederek kalmaları beklendi.

Tek ve oldukça gecikmiş olarak, dişi cinsiyete dinsel ayrıcalık, Ortaçağlarda serpilip gelişmeye başlayan Bakire Meryem inancıyla geldi. Cinsel ilişkiyle kirletilmemiş olan Meryem, oğlunu karnında taşıyarak Tanrının bir aracı gibi hizmet etmişti. Böylece Meryem, erkeğin kurtuluşuna ve Hawa’nın suçuna kısmen kefalet edilmesine yardım etmiştir. Müminlerin gözlerinde bu, kadına yeni bir saygınlık veriyordu. Kadınsı gizem şövalyece bir çehre ve görkemli bir aşkın keşfiyle daha büyüleyici oluyordu. Şiir ve şarkıda tro-bodorlar (Fransa ve İtalya’da, 11-13. yüzyıllarda yaşamış saz şairleri.) ve başka duygulu erkekler, hanımefendilerin büyük ölçüde ulaşılamaz, yaklaşılamazlığını ve soyluluklarının üstünlüklerini yücelttiler, övdüler. Oysa Bakire Meryem olsun, ortaçağ şairlerinin yücelttiği «soylu hanımefendiler» olsun, her ikisi de bağlılık, saflık, uygunluk, yani kadınlığın yalnızca edilgin görünüşünü simgelediler. Etkin, uyanık, duyarlı görünüş ise, kurbanının yaşam suyunu cinsel bakımdan doymak bilmez hayvan gibi emen, baştan çıkarıcı bir kadın imgesiyle temsil ediliyordu. Üstelik bu hayvansı yaratık, onları ebedi bir lanetlenmeye sürüklüyordu kuşkusuz. Burada yeniden uygun bir ideoloji sağlayan Kutsal Kitaba ve özellikle Eski Ahid’e (Tevrat’a) dönüyoruz. Hıristiyan kadın düşmanları, Ecclesiaste’ten şunu severek aktarıyorlardı. «Ve ben yüreği tuzak ve kötülüklerle dolu olan kadını ölümden daha acı buldum. Kim ki Tanrıyı sever, ondan uzak durmalıdır, ancak günahkâr olan onunla birlikte olur» (Ecel 7: 26).

Bu kadın korkusu, sonunda açık saldırganlığa ulaşan bir noktaya geldi. Gerçekte artan sayıda kadın doğrudan doğruya şeytanla birlikte olmakla suçlandı. Onlara, itiraf edene değin işkence yapıldı, sonra, büyücü kadın olarak yakıldı, asıldı ya da boğuldular. 1486′da Dominikan rahipler Jakob Sprenger ve Heinrich Kraemer, «Malleus Maleficarum» (Büyücü Kadınların Çekici) üzerine tezlerinde şu anlayışa yer verdiler: «Bir kadın dostluğun düşmanı, kaçınılmaz bir ceza zorunlu bir şeytan, doğal bir günah teşvikçisi değil de nedir? Doğru renklerle boyanmış, bir doğal şeytan. Kadınlar zekâca çocuklar gibidir. Bunun doğal nedeni, kadınların erkeklerden daha şehevi olmasıdır ve bir kaburga parçasından oluştuğundan beri ilk bu kusurla o, kusursuz bir hayvan olduğundan, kadın her zaman aldanır… Kadınların aynı zamanda bellekleri de zayıftır ve bunun disipline edilmemesi onlarda doğal bir kayıptır.» Birkaç yüzyıl içinde kadınların büyücü olduğu çılgınlığı Katolik olsun Protestan olsun, her iki inançtan türlü ülkelerde de şiddetli boyutlara ulaştı ve binlerce kadın bu damganın kurbanı oldu. Hıristiyan erkeğin kafasından çıkaramadığı büyücü kadın korkusu, Aydınlanma Çağına değin durmadı. (Aynı zamanda «Uyumculuk ve Sapkınlık»a bakınız.)

18. yüzyılın Aydınlanma filozof ve yazarları, kadın imgesini daha insaflı boyutlara indirmeye çabaladılar. Onlara göre, kadınlar ne tertemiz aziz ne de şeytansı baştan çıkarıcıydılar, yalnız oldukça hoş ve yararlı arkadaştılar. Aydınlanmacıların çok azı kadınların doğal olarak eşit olduklarını saymalarına karşın, yine de onlara hayranlık ve nezaket gösterilmesi için çabaladılar. Jean Jacques Rousseau, 1762′de yayınlanan Emil ya da Eğitim Üzerine adlı yapıtında, zamanın erkeklerinin felsefesini şöyle açıklıyordu: «Erkek güçlü ve etkin olmalı, kadınsa zayıf ve edilgin… Kadının, erkeğin değerlendirmesinin insafına kalmış olmasını doğanın kendisi buyurmuştur.»

Gerçek çalışmalar kadının ulaşacağından ötededir ve o tam bilimsel çalışmalarda başarı için ne doğruluğa ne de dikkatli bir titizliğe sahiptir… İnsanın koyduğu yasalardaki eşitsizlik, insanın yapmasından dolayı değildir, ya da herhalde o salt bir önyargı değil, bir şeyin nedeninin sonucudur. Açıktır ki kadın aklının bu görüşü özde daha önceki büyücü kadınlarınkin-den çok az farklıdır. Rousseau’nun «doğalı» ve «uslamlaması» bu büyücü kadınların Ortaçağda sahip olduklarından daha doğal ve akla uygun değildi.

Bu koşullarda erkekler, cinsel çift standarttan vazgeçmek için henüz mantıksal bir zeminlerinin olmadığını gördüler. James Boswell böyle bir düşünsel ortam içinde Samuel Johnson’un Yaşamı adlı yapıtında yeni bir tanım getirdi (1791). Zina üzerine görüşlerini açıklarken, ataerkil ve baba-soylu sisteminin katı, soru bile sorulamaz cinsinden bir savunusunu yaptı: «Suyun karışımı suçun özünü oluşturur; bu yüzden evliliğini çiğneyen bir kadın, o işi yapan erkekten daha çok suçludur.» Öte yandan, Dr. Johnson da, kadının cinsel gereksemesini daha az baskıcı kabul ettiğinden, sadakatli olmanın, kendileri için de daha kolay olduğuna inandı. Kadın, erkekten daha erdemli olmak zorundaydı çünkü, Boswell’in gösterdiği gibi, kadınlar, biz erkekler kadar günaha teşvik edilmezdi ve onların her zaman erdemli arkadaşlarla yaşayabileceğini, erkeklerinse dünyada rastgele şeylere karışabileceğim söyleyerek, kadınlara da yol gösteriyordu sözde.

Kuşkusuz, Dr. Johnson gerçek bir burjuvaydı ve kadınların günah teşvikçiliği, eksikliği için getirdiği anlayış o zamanda bir dereceye kadar gerçekti. Yükselen burjuvazi, giderek çoğalan karılarını ve kızlarını, dışarının büyüyen etkenden korumak için eve kilitledi. Dolayısıyla aile yaşamı daha yakın ve özel oldu. Dışarıdakilerden, ailelerin özel işlerine ve evin kutsallığına saygı göstermeleri isteniyordu. Sonuç olarak, kadınlar her zamankinden daha bağımlı ve evcimen oldular.

Gerçekte gelecek yüzyılda, onların yaşamları, sık sık küçük (dar kafalı) beyinli, yetersiz ve tutku yoksunu olma izlenimi verecek denli bir sınırlama içerisine girdi. Böylece, kadına yakıştırılan ilk imgelerin tam tersi bir durumda, kadının erkekten daha az «şehevi» sayıldığı bir noktaya gelindi sonunda. Yalanlama korkusu olmaksızın, Viktorya Çağı İngiltere’si seks uzmanlarından Sir William Actor, bu yüzden, «Üreme Organlarının İşlevi ve Düzensizlikleri» (1879) adlı çalışmasında, erkek okuyucularına, «Kadınların çoğunluğunun (toplum için sevindirici) herhangi bir cinsel duyguyla başlarının fazla dertte olmadığını» temin ediyordu. Actor; en iyi anneler, kadınlar ve ev yöneticileri, cinsel düşkünlük üzerine çok az şey bilir ya da hiçbir şey bilmezler. Ev, çocuk sevgisi ve ev işleri, kadınların tek tutkusudur diye açıklamalarını sürdürüyordu.

Yalnız Viktorya erkeği değil, aynı zamanda birçok kadının bu bilimsel görüşü doğru olarak kabul ettiğine hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Kadınlar bu basmakalıplığı kendilerine tümüyle uygun görmeselerdi, kendilerinde bir kusur bulacaklar ve bunu düzeltmeye uğraşacaklar ya da en azından bunu gözleyeceklerdi. Bu baskı ve bunun sonucunda ortaya çıkan kendi-kendine baskı, aynı zamanda kadınların çoğunun mutsuz ve hatta yüzyılın sonuna doğru önemli sayıda dişi isterisinin kanıtı olarak hasta olmalarına yol açtı. Oysa bu cinsel kürenin dışında olan bazı orta sınıf kadınları istemlerini daha uzun zaman sürdürdüler.

1789 Fransız Devrimi, tam resmi eşitlik için kadınların umutlarını artırdı. Sonradan bu umutlar hızla küllenmeye başlamasına karşın, birtakım feminist kadınların oy hakkı için savaşımları devam etmiştir. Zaten Avrupa ve Amerika’da, Actor zamanında kadınların oy kullanma hakkı için kavgaları iyi bir yoldaydı. Bu konuda etkinlik gösteren kadınların çoğu, cinsel bakımdan «uygun» ve saygıdeğer idi. Ama artık onlar da ev işlerine boyun eğmiyorlardı. Üstelik yalnız değildiler. Gittikçe artan sayıda kadın siyasal bir bilinç geliştirirken, aşağı görüldükleri oranda gücenmeyi ve karşı koymayı öğrendiler.

Bu onlara yalnızca toplumsal bir ayrımı değil, aynı zamanda cinsel çift standardı da yıkmaları gerektiğini ve erkek ile kadının, bu değişiklikle daha iyi anlaşacaklarını gösterdi. Kısacası, tam özgürleşme sağlanana değin siyasal, ekonomik ve cinsel ahlakın kadın için bir gerçek olamayacağını görmeye başladılar. Böylece cinsel eşitsizliğe karşı kavga, tam bir insancıl toplum yaratma kavgasına dönüştü. Kadınlar, kendilerini özgürleştirerek aynı zamanda baskı yapanları da özgürleştireceklerdir. Bu temel feminist inanç, yüzyıllar boyunca tekrar tekrar açıklandı, propagandası yapıldı, ancak belki de en iyi ilk özetlemeyi, 19. yüzyılda, «kadınların özgürleşmesinin ölçüsü, genel özgürleşimin doğal ölçüsüdür» diyen Fransız toplumcu ütopisti Charles Fourier yaptı.

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

CİNSELLİK VE TOPLUM

İnsanlar «toplumsal hayvanlardır» ve huyları, istekleri, umutları, korkuları ve inançları, doğdukları yerdeki çeşitli topluluklarca biçimlendirilir. Bu, aynı zamanda cinsel tutum ve davranışlar için de geçerlidir. İnsanlar belirli bir cinsel ifade potansiyeliyle doğarlar. Ancak bu potansiyel oldukça çeşitli yollarla gerçekleştirilir. Aslında cinsel bakımdan bastına toplumlarda bu kısmen ya da tümüyle gerçekleşmeden kalabilir.

Konu, belki de en iyi sık sık kullanılan dil kıyaslamamızla tanımlanabilir: Bütün çocuklar konuşma yetisiyle doğarlar, ancak herhangi bir özel dile göre programlanmamıştır. İngiltere’de İngilizce, Çin’de Çince konuşarak yetişirler. Bazı toplumlar, erkekler ve kadınlar için farklı «gizli» dillere sahiptir ve çocuklar da bunları cinsiyetlerine göre öğrenirler. Üstelik bilgili anaba-balar ve iyi öğretmenlere sahipseler, konuşmayı oldukça iyi bir biçimde öğrenirler. Aynı nedenle, bilgisiz ve kaba anababalar, çocukların sessiz kalmalarına, kendilerini iyi ifade edememelerine ya da kekeme olmalarına neden olabilirler. Öte yandan, bazı kötü davranışlarla karşılaşan çocuklarda her bakımdan kötü bir dil gelişebilir ve onu sevmediklerine karşı kullanırlar; daha şanslı olan ötekiler ise yalnızca bağlılık ve sevgi ifade etmek amacıyla kullanacakları sözcükleri dikkatlice seçebilirler. Sonuçta, bazı dinsel ya da ahlaksal nedenlerle bir sessizlik yemini ederler sanki.

İnsanın cinsel davranışı buna çok benzer biçimde gelişir. Çocuklar, özel kültürlerinde kabul edilebilir davranış neyse, onu kabul etmeyi öğrenirler. Aynı zamanda cinsiyetlerine göre farklı erkeksi ve kadınsı nitelikler kazanırlar. Eğer ana babaları hoşgörülüyse, çocukların erotik kapasiteleri artar, ancak püritenik eğitim, onların kendilerini suçlu hissetmelerine, cinsel tepkilerinin engellenmesine ya da sakatlanmasına yol açacaktır. Öte yandan, engellenmiş bu çocuklar «düşük ahlaklı» gelişir ve seksi, özünde düşmanlığını dışa vurmak için kullanır. Bazıları ise, yani doyuma ulaşanlar, cinsel eşlerini dikkatlice seçerler ve onlara sevgiyle armağanlar sunarlar. Sonunda, bazıları seks zevkinden vazgeçmeye karar verirler ve bazı dinsel ve ahlaksal nedenlerle iffet ve bakirelik yemini ederler.

Oysa karşılaştırma, bu kişinin düzeyi, yani kişisel durumu, başarısızlıkları ya da başarılarıyla kendisini sınırlamamayı gerektiriyor. İnsanın cinselliği ve dili genel düzeyde her zaman karşılaştırabilir ve ortak imgeleri gözden geçirilebilir. Gerçekte, her dilbilimcinin bildiği gibi, farklı diller, farklı temel felsefeler içerir. Bu diller farklı bir gerçeklik tablosu çizerler ve yaşamı farklı yaklaşımlarla yansıtırlar. Kısacası, her dil önce kendisiyle birlikte geliştirmiş olduğu algıları oluşturur. Özgün kişisel görüşlerinden tümüyle ayrı olarak, halkın büyük kesimleri hep birlikte, farklı yerel dillerine göre, dünyaya farklı bir biçimde bakmayı öğrenirler.

Bu, aynı zamanda «yerel» seks felsefesi için de geçerlidir. Kadınların ve erkeklerin cinsel davranışı yalnızca onların kişisel nazlarını değil, aynı zamanda geniş çapta, bağlı oldukları toplumların ya da toplumsal gruplarının temel değerlerini de yansıtır.

Kişilerin, birey olarak ne denli farklı olduklarının önemi yoktur. Ahlak anlayışı her zaman bütün kültürlerin altında yatan varsayımlarca biçimlendirilir. Zevk düşkünü ve hoşgörülü toplumlarda çoğu insanlar olasılıkla neşeli ve duyarlı olur; püritenik ve baskıcı kültürlerde ise heyecanlı ve yasaklayıcı olmaya eğilimlidirler. İlk önce, belirtilen durumda olanlar, cinsiyetlerini bir mutluluk kaynağı olarak kutlarlar; ikinci durumdakiler ise bir utanma kaynağı olarak cinsiyetlerinden üzüntü duyarlar. Bu yüzden, bir insanın cinsel tutumları üzerine kafa yorduğumuz zaman gerçekte iki ayrı sorunlar kümesine değinmiş oluyoruz. Biz yalnızca şu erkek ya da bu kadının toplumlarının cinsel standartlarına ne denli iyi uyduğunu değil, aynı zamanda bu standartların hangi temellere dayandığını, en son amacını, anlamını ya da seksin doğasının ne olduğunu da soruyoruz.

Çoğu toplumlarda, kuşkusuz seksin anlamı, başka herhangi bir şeyin anlamı gibi din tarafından belirlenir. Bu en azından, geçmiş toplumlarda söz konusu olmuştur ve hatta modern laik toplumlarda cinsel standartlar sık sık eski dinsel öğretilere bağlı kalmıştır. Örneğin ABD toplumunun cinsel standartlarının hâlâ Yahudi-Hıristiyan mirasınca etkilendiğinden hiç kimsenin kuşkusu yoktur: Oysa karşı kültürel çalışmalar, bu mirasın her zaman oldukça kendine özgü olduğunu ortaya koymuştur. Eski İsrailliler, seksin doğasını üremede gördüler ve bu amaca yönelmeyen herhangi bir cinsel davranışı mahkûm ettiler. İlk Hıristiyanlar da bu dar anlayışı kabul etti ve

hatta cinsel perhizden dolayı yüceltilmekten, seksi zorunlu bir kötülük olarak görmeye değin uzanan bir sınırlama getirdiler.

Onlar, İsa’nın yeniden dönmesini ve yaşamları boyunca dünyanın sonunun gelmesini beklediklerinden, cinsel zevki öyle uzun boylu düşünmediler. Bunun yerine dönemlerindeki değişik münzevi felsefelerinin izdeşi oldular ve bu anlayışları kendi dilleriyle birleştirdiler.

İsa, geri dönmeyi başaramayınca ve dünya da önceki gibi sürüp gittikçe, biraz daha hoşgörülü olmaya başladılar, ancak temel inançları değişmeden kaldı: Cinsel etkinlik yalnızca evlilik içinde ve gebeliğe doğru yol alabildiğinde kabul edilebilirdi onlarca.

Hıristiyan cinsel felsefesinin, taraftarlarına keyfi ya da rastlantısal görünmediğini söylemek bile gereksiz. Tam tersine, onlara bu felsefe nesnel, sonsuz ve evrensel gerçek olarak görünüyordu. Baktıkları her yerde, bu gerçeğin olgusal gözlemlerle doğrulandığını gördüler. Saygıdeğer erkekler ve kadınlar, bedenlerini giysilerle örtmediler mi? Bu, onların doğuştan bir alçakgönüllülük duygusuna sahip olduklarını göstermedi mi? İnsanlar, cinsel düşlemlerini açıkça tartışmaktan sakınmadılar mı? Bu, kendileri hakkında rahatsızlık duymalarına yol açmadı mı? Anababalar, evliliklerinin içyüzünü çocuklarından saklamadı mı? Bu, cinsel ilişkilerinde bazı yanlış şeylerin olduğunu göstermedi mi? Kısacası, doğanın kendisi seksin her yerde doğuştan bayağı ve utanç verici olduğunu göstermedi mi? İşte Kuzey Afrikalı rahip Augustine, Tanrının Kenti adlı kitabında, tüm cinsel ilişkilerin içinde bulunduğu utancı böyle dogmatik bir biçimde ele aldı (XIV. Kitap, 18. Bölüm):

«Cinsel ilişki her zaman şehvetle gerçekleştirilir ve bu yüzden de gizlenmiş olması gerekir… Hatta doğal bir utanma duygusu olduğundan genelevlerde bile bu bir sır olarak saklanır… Evli olmayan kişilerle ilişki, utanç duymayan erkeklerce bile utançla karşılanır ve üstelik onlar bunu sevseler bile pek belli etmemeye özen gösterirler… Karı koca arasındaki ilişki saygıdeğer ve yasal olsa bile, her zaman tanıkların huzurundan uzakta, özel bir odada yapılmaz mı? Damat, gelini okşamadan önce, tüm hizmetkârları yanlarından uzaklaştırmaz mı?.. Zifaf odasına girenler akraba olsalar da, eğer bu doğal olarak yerinde ve uygun olanın utanç cezasıyla birlikte yapıldığından ötürü değilse, nedendir öyleyse?»

Bu görüşe göre, Augustine erkek ve kadın cinsel organlarını edepdışı organlar olarak sunuyor ve tüm cinsel arzulara da hemen hemen gizli bir tiksinmeyle bakıyordu. Dahası, tüm edepli insanların her yerde aynı duyguyu paylaşacağına inanıyordu. Ancak gerçekte, tutumları kendi zamanında bile evrensel boyutlara ulaşmamıştı. Roma İmparatorluğunun uzak yörelerinde hâlâ eski «pagan» geleneklerini koruyan gruplar, seks ve çeşitli cinsel oyunlardan büyük zevk duyan kabileler vardı.

Augustine’nin «her cinsel ilişkide utanç bulunması» üzerine söyledikleri gerçeğe uygun değildi. Bu anlayış, çok daha sonra ve salt Hıristiyanlığın etkisiyle çoğu Avrupalı için bir gerçek haline geldi. Bununla birlikte, Avrupa dışında, birçok toplum çok farklı cinsel değerler geliştirdi. Yüzyıllarca süren bir yalnızlıktan sonra Hıristiyan kaşifler böylesi toplumları keşfettikleri zaman, büyük bir şaşkınlığa düşerek gördüklerine güçlükle inanabildiler. Örneğin, Kaptan Cook, Tahiti’ye geldiği zaman Tahitililerin ayakta cinsel ilişki kurmaları ve her iştah ve tutkuyu izleyicilerin gözü önünde büyük bir hazla yerine getirmeleri karşısında büyük bir şaşkınlığa düşmüştür. Böylece Kaptan Cook, Dünya Çevresinde Yolculuk adlı yapıtını kaleme aldı (1769):

«Yaklaşık 1.80 cm boyunda genç bir adam, yaklaşık 11 ya da 12 yaşında küçük bir kızla, bizden birkaç kişi ve büyük sayıda yerlilerin önünde en azından yakışıksız ya da uygun olmadığı duygusuna kapılmaksızın, Venüs törenini yerine getirdi. Ancak göründüğü gibi oranın geleneklerine tam bir uyum gösteriyordu bu hareket. İzleyiciler arasında daha deneyimli birkaç kadın da vardı… Bu kadınlar, kızın bu konuda bilgilenmesi gerektiği için, üzerine düşen görevi nasıl yerine getireceğini öğretiyorlardı.»

Bununla birlikte, şaşkınlıktan donakaldığı halde soğukkanlılığını koruyordu Kaptan Cook ve birleşmeyi durdurmaya da kalkışmadı. Aslında, gözüdönmüş bir ahlakçı değildi Kaptan. Pratik bir İngiliz, bir dünya gezgini ve aydınlanma döneminin insanıydı. Adanın bu kökleşmiş gelenekleri ancak sonraki zamanlarda gelen Hıristiyan misyonerlerin baskısı ve zorlamasıyla ortadan kaldırıldı. Cinsel manzaranın etkisini kafasında canlandıra-bilen bir kişi bu manzaranın Augustine üzerinde nasıl bir etki yapacağını da görmüş olacaktı. Kişi, aynı zamanda onun görüşünü değiştirmemiş olacağını varsayabilirdi. «Utançsız» adalılarca ona yanlış gösterileni benimsemek yerine, olasılıkla şeytanın köleleri olarak hepsini mahkûm etmiş olacaktı. Bu Tahitili icracılar, bugün ABD’de görünmüş olsaydılar, başlarına ne geleceğini herhalde çok iyi biliyoruz.

«Canlı seks mağazalarında» 11 yaşlarında bir kızla söz konusu işi uygulayan herhangi bir adam, reşit olmayan bir kıza tecavüz etmekten hapishaneye yollanacaktır. Hatta daha kötüsü, «Çocuğa tecavüz eden» biri olarak ya da pedofili (sübyancı, çocuk sevici) gibi bir «cinsel psikopat» olarak ilan edilebilecektir. Bu da ona önce, sonra ya da hapishanede bulunduğu dönemde takılabilir. Eğer akkiyatrik tedavi için bir akıl hastanesine teslim edilebilirdi. Eğer aklanamazsa, geri kalan yaşamını polis kayıtlarına geçirilmiş olarak sürdürecek, öte yandan kıza da bir suçlu çocuk muamelesi uygun görülüp bir «islahevine» gönderilmiş olacaktı. Sonunda tüm izleyiciler de tanık oldukları için tutuklanabilir ve salt bu nedenle «uçarılık ve müstehcenlik», genel olarak özendirilmiş olurdu.

Bu örneğin de gösterdiği gibi, modern ABD’nin ahlak değerleri Preko-loniyal olan Tahiti’den tümüyle farklıdır. Burada (ABD’de de) suçlu ya da delirmiş kabul edilen insanlar, orada topluluğun değerli üyeleri olarak karşılanıyorlar. Şimdi ABD’lilerin, küçüklerin ahlaksal çürümesi olarak nefret ettiklerini, Tahitililer, pratik seks eğitimi olarak teşvik ettiler. Bize günah görünen, onlar için genelde dinsel bir amaç oldu. Nitekim halka cinsel bir gösteri sunmak isteyen Arioi toplumu, özel bir kutlama düzeni gerçekleştirdi. Kısacası, Tahitililer hemen hemen toplumumuza karşıt olan bir cinsel felsefeye imzalarını attılar.

Şimdi bu yüzden bunların «çökmüş», «bozulmuş», «çürümüş», «ahlaksal çöküntüye uğramış», «animalistik», «sağlıksız» ya da «sapıklık» oldukları sonucuna varabilir miyiz? Varamayacağımız açıktır. Ziyaretçilerinin tümü Tahitilileri dünyanın en mutlu, sağlıklı, arkadaş canlısı ve çok cömert insanları olarak tanımlamakta aynı fikirde birleştiklerinden dolayı, böyle bir suçlama yüzde yüz yanlış olacaktır. Bugün bile o saf kalpliliklerini sürdürmelerine karşın, gerçekte onların gerileyişi, yalnızca Batılı Hıristiyanlarla ilişkilerinden sonra başlamıştır.

Peki eski Tahitililerin cinsel törelerini benimsemeye çalışabilir ve bizim standartlarımızın yanlış olduğu sonucuna varabilir miyiz? Temelde hayır. Her şeyden önce, bir anlık yansıma bu türden bir radikal, ani değişimin gerçekleşemeyeceğini gösterir. Sonra, diyelim bu değişimi gerçekleştirdik; ancak bu, çözebileceğinden de büyük toplumsal ve cinsel sorunlara yol açabilirdi. Tıpkı, yabancı bir ahlak anlayışının Tahitililere yardımı olmadığı gibi, biz de böylesi yabancı değerlerin körü körüne benimsenmesine hayıflanabildik. Her toplumun cinsel normları, çok sayıda toplumsal amaca hizmet etmek ve birbirini desteklemek için uzun bir zaman süreci içinde geliştirilmiş olan gelenekler, yasalar ve öteki normların geniş bir ağıyla ilişki içindedir. Bu nedenle cinsel davranıştaki değişimler her zaman yaşamın birçok alanını etkilemiştir. Özel tarihsel durumlara rıza gösterilemez ve kültürel geleneklerin güçlüğüne önem verilmezse, sonuçta cinsel devrimin pek olumlu şeyler yapamadığı görülür.

Gerçekte bu, Pasifiklilerin tezelden Hıristiyanlaştırılması yanlışıyla özdeştir. Onlar için doğru olan bir cinsel ahlak, çocukların eğitimini engelleyen başka bir ahlakla yer değiştirdiğinde, onların geleneksel kur yapma ve evlilikleri karıştı ve halen yaygın olan aile kurumunu zayıflattı. Daha kötüsü de, bu değişimlerin hiçbiri gözle görülür bir yarar sağlamadı. Üstelik, yeni ahlak, başlangıçta nüfusun geniş kesiminin ahlakını da bozdu. Tüm toplumsal dokuyu gevşetti ve uzun, çalkantılı bir döneme yol açtı.

Biz karşılaştırmalı ahlak çalışmalarını genişlikte olduğu kadar derinlemesine de ileriye götürebilirdik kuşkusuz. Ancak şimdiye değin en azından bir temel bakışta açıklık kazanmış bulunuyoruz. Cinsel normlara ilişkin evrensel ve sürekli hiçbir şey yoktur. Tam tersine, karşı kültürel alanla karşılaştırdığımız zaman, bunlar oldukça keyfi ve değişebilir görünüyor. Ayrıca bunları benimseyen özgün toplumlara nesnel ve sağlıklı görülebilmesine karşın, bu toplumların dışındakiler, bunları saçma ve yoz bulabilirler. Özetle, cinsel konularda insanların «doğal» olarak adlandırdığı, genelde, herkesin yaptığından başka bir şey değil çoğunlukla.

Duyarlı erkekler ve kadınlar, her zaman bu gerçeği bilir ve ona göre davranırlar. Örneğin, Tahiti’de Kaptan Cook’un, belki ülkesinde bir linç ya da kargaşaya yol açabilecek bir cinsel gösteriyi soğukkanlılıkla izlediğini görmüştük. Aydınlanma döneminin bir kaşifi olarak Cook, bu hareketiyle basitçe şu atasözünün şanına uygun davranıyordu: «Roma’dayken Romalı gibi davran». Yani yerel geleneklere saygı göster ve ev sahibini gücendirme. Kaptan Cook’un bu tutumu beraberinde İngiltere’ye götürdüğü Tahitili, yakışıklı, soylu savaşçı Omai tarafından da izlendi. Bu Tahitili savaşçı, Londra’da büyük bir terbiye ile davrandı, sosyete salonlarında Londralıların geleneklerine uygun bir biçimde davranarak bayanların büyük ilgi ve övgülerini topladı. Bu Tahitili savaşçının cinsel davranışını tahmin edebiliriz yalnızca, belli aristokratik İngiliz hayranlarının hoşgörülü tutumuyla açıklanabilmesiy-

le birlikte, herhangi bir skandala neden olacak kadar «aşırı» bir tutuma girmediğini biliyoruz. Gerçekte, bu durumda bir putperestle Hıristiyan arasındaki karşılıklı saygının esaslı bir nedeni, onların karşılaşmalarının zamanla-masıydı. 18. yüzyıl İngilteresi, artık püritenik kuralların etkisinde olduğu gibi, erdemlilik taslayan bir hava içinde değildi. (19. yüzyıl Viktorya dönemi başka bir konudur.) Yunan ve Roma klasikleri üzerine çalışma, çeşitli dünyevi modern filozoflar ve uzak yabancı kültürlerle ilişki, Avrupalılara dinsel ve cinsel yönden biraz hoşgörülü olmayı öğretmişti. Gerçekte Kaptan Cook’un yazdığı raporların okunması ve Omai gibi insanlarla karşılaşılması, onların geleneksel ahlak varsayımları üzerine sorular sormasına yol açtı ve onları daha liberal bir kafa yapısına ulaştırdı. Fransa’da Kaptan Bougainvil-le, Pasifik Yolculuğu sırasında tuttuğu notlarını yayımladı ve büyük ansiklo-pedist Deniş Diderot, Bougovinville’in Yolculuğuna Ek adlı yapıtında, Polinezya’da cinsel ahlakı açıkladı 1772. Böylece, yavaş yavaş bazı Batı ülkelerinde eski katı cinsel tutumlar yumuşadı, soyut olarak benimsenmiş olan ahlaksal değerler nispi olarak gözden geçirilmeye başlandı ve insanlar eski yaşam biçimini eleştirmeye giriştiler. Çoğu da giderek kendileri için düşünmeye, kendi bildikleri yolda, kendi mutluluklarını izlemeye karar verdi. Kilisenin müdahalesi olsun devletin düzenlemesi olsun, her ikisinden de uzak durarak, ahlaksal baskılardan kurtulma istemlerini dile getirdiler. Bireysel ülküler ve özgürlük istemi giderek artan bir destek kazandı ve ABD ve Fransa devrimleri bir dizi siyasal ve toplumsal reformların gerçekleşmesine öncülük etti.

Bu, artık Batıda erdemlilik taslamanın ölümü anlamına gelmiyordu. Gerçekte bu olgu, hâlâ orta ve aşağı sınıflar içerisinde canlılığını sürdürüyor ve yukarıda vurguladığımız gibi, sonraki yüzyılda yeniden büyük bir güç kazanıyordu. Oysa, orada eğitilmişler arasında, kısıtlanmamış Batı yanlısı, Batılı olmayan cinsel geleneklerin bilinci kalmıştı. Aslında Augustine, Hıristiyan kardeşlerinin her biri için hiçbir zaman bir konuşma yapmamıştı. Resmi ahlak perdesi arkasında, her zaman bir eski yerel Avrupa duyarlığı oluşmuştu. İşte Hıristiyan münzeviliğinin varışıyla birlikte, bu duyarlık küçük düşürülmekte, yadsınmakta ve yeraltına itilmekteydi, ancak Ortaçağda halk festivallerinde, Rönesans sanat ve edebiyatında, Barok’un görkemli ve şatafatlı törenlerinde, kırsal törelerde, kentsel biçimde, kaba folklor ve aristokratik şaşaada tiyatro, müzik ve dansta tekrar tekrar ortaya çıktı bu duyarlık. Aynı nedenle, gerçekte Batılıların cinsel davranışı, hiçbir zaman onların dinsel dogmaları ve dünyevi yasalarının öne sürdüğü kadar sevimsiz bir disiplinde olmadı. Özellikle çiftçiler ve feodal efendiler büyük ölçüde daha az bastırıcı cinsel ölçülerle yaşamışlardır. Kendini tutanlar ve katılıkta diretenler, çok kere rahipler zümresi ve modern zamanlarda ise burjuvaziydi.

Bununla birlikte, Batı dünyasının başarılı bir biçimde sanayileşmesinden sonra, önceleri ahlak ve davranışlar konusunda tutucu olan orta sınıflar, cinsel konularda daha hoşgörülü oldular. Maddi rahatları artarken, cinsel özgürlükler olmaksızın, ekonomik ve siyasal özgürlükler elde ettiler. Böylece, bu yüzyılda cinsel liberalleşme eğiliminde bir artış gördük. Batı liberal gelenekleri ve Batılı olmayan kültürlerin deneyimleriyle ilgilenen bir hayli bilgin, ahlakçı ve sade yurttaşlar, bugün cinsel baskının olmadığı yepyeni, insanca bir dünya için savaşım vermektedir.

Şimdi yüzyıldan daha fazla bir süre içinde, bu çalışmaların önemli bir bölümünü insanın cinsel davranışı ve onun toplumsal sonuçları üzerine yapılan bilimsel araştırmalar oluşturmaktadır. Tanımlamalarla seks araştırmaları, cinsel sorunlara akılcı bir yaklaşımı geliştirme eğilimi taşıyor ve böylece cinsel önyargı bilgisizlik ve korkuyla savaşılıyor. Bu anlayışladır ki, aşağıdaki sayfalarda çalışmanın çeşitli alanlarında toplanan bilgiyi tanımlamaya girişilebiliyor. Gerçekte, elinizdeki kitabın kapsamı çerçevesinde seksle ilgili tüm toplumsal sorunlara değinmek pek olası görünmüyor, ancak kişi az bir tarihsel ve karşı-kültürel gözlemleriyle bunların karmaşıklığında en azından bazı anlayışlar kazanabilir. Bu nedenle, metnin bu son bölümü, çağımızda cinsel eşitlik kavgası, cinsel sapkınlık sorunu, evlilik ve aile tiplerinde yakın değişimler, cinsel baskıların niteliği ve cinsel devrim diye adlandırılan günümüzdeki çarpışmanın kısa bir çözümlemesini sunuyor.

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Sorunlu Cinsel Davranışlar

Bazı kültürlerin hemen hemen tüm cinsel davranış biçimlerini ilahi esin kaynağı (ve bu yüzden doğal) olarak kabul ettiğini tarihten biliyoruz. Bu kültürler, modern anlamda hoşgörülü ya da liberal değillerdi, temelde ancak çok farklı erotik doyumlara yer ayırabiliyorlardı. Bireyler çok kere kendi cinsel ilgilerini izlemek üzere yalnız bırakıldı ve ancak başkalarının haklarını şiddetle engellemeye kalktıkları zaman cezalandırıldılar.

Oysa Yahudi-Hıristiyan kültürü tamamen bambaşka bir gelenek üzerine kurulmuştur, ilk ve orta Hıristiyanlar gibi eski İsrailliler de (İbraniler) seksin doğal amacının yalnızca döllenme olduğuna inanırlardı ve bu nedenle döllenme dışında bir cinsel etkinliğe karşı son derece acımasız davranırlardı. Örneğin, Kutsal Kitap’ta – Hıristiyan Avrupasında da binlerce yıl bir âdet olarak süren – İsrail’de erkek eşcinselliğinin ve hayvanlarla cinsel ilişkinin ölümle cezalandırıldığı belirtiliyor. Bugün bile ABD’nin birçok eyaletinde, bu davranışlar suç olarak görülegelmekte.

Geleneksel Hıristiyan öğretisi, 13. yüzyılda Thomas Aquinas tarafından, Tanrının, yalnızca aşağıda gösterilen biçimlerde cinsel ilişkiye izin verdiği biçiminde özetlemiş bulunuyor:

• Doğru amaçlar için (yani döllenme)

• Doğru insanlarla (yani evli eşlerle)

• Doğru yolla (yani birleşme anlamında).

Bu üçlü ölçütle bağdaşmayan herhangi bir cinsel etkinlik, doğal sayıl-madığı gibi aynı zamanda günahkâr olarak kabul ediliyordu.

Modern çağlarda kilise, yerini devlete kaptırdığında, tanrıbilimcilerin yerini de cinsel davranışlar üzerine yeni araştırmalarıyla psikiyatristler aldı. Ne var ki, eski öğreti bir türlü yerini bırakmak istemiyordu. Aslında, ilk başlarda yapılan şey, dinsel olandan tıp diline çeviriydi yalnızca. Eskinin doğal olmayanı, şimdi «sağlıksız», «günah» ve «hastalık» olarak tanımlandı. 19. yüzyılda psikiyatristler cinsel psikopatoloji (yani cinsel akıl hastalığını) tanıdılar ve cinsel sapkınlık, sapınç ve sapıklık üzerine düşüncelerini açıklamaya başladılar.

Sapıklık, sapkınlık ve sapıncın, karşıgelinmez bazı tecavüz normlarını gösterdiği açıktır. Aslında bu terimler psikiyatriye yüzyıllar önce girmişti. Sözcüklerin her üçü de imansızları, doğru yoldan çıkanları, toplumdaki çürümeyi açıklamak için Hıristiyan ahlakçılarınca öteden beri kullanılmaktaydı. Bu yüzden sapkınlık, sapınç ve sapıklığın daha ortaçağlarda bile mahkûm edilen cinsel yanlışları yaratması pek şaşırtıcı gelmiyor. Onlar için «doğru» kişiyle «doğru» birleşme türü hâlâ cinsel norm olmasına karşın,

modern psikiyatristler artık döllenme üzerinde durmuyorlardı. İnsanın cinsel ifadesinin her bir biçimi patolojik ve sapıklık olarak değerlendiriliyordu. Oysa bir fark varsa özde değil, biçimdeydi. Şimdi çeşitli psikopatolojik ve sapık durumlar yöntemli olarak listeleniyor, biraz gizemli yeni adlar altında sınıflandırılıyor ve bu da bütün girişimlere bir bilimsel nesnellik havası getiriyordu.

Aşağıda kısaltılmış olarak sunulan katalog bunları biraz olsun tanıma fırsatı verebilir:

Tıpkı önceden olduğu gibi, insanlar «uygun» birleşme normundan temelde iki yolla cayabilirdi:

1 – «Yanlış» cinsel nesne seçerek

2 – «Yanlış» cinsel etkinlik seçerek.

Örneğin, bir erkek, kendi yaşıyla ilgisi olan bir kadın seçmek yerine;

• Kendisini seçerse (oto erotisizm)

• Başka erkek seçerse (eşcinsellik)

• İki ya da daha fazla kadın seçerse (trolizm)

• Çok yakın bir akraba seçerse (ensest)

• Bir çocuk seçerse (pedofiliya)

• Yaşlı bir kadın seçerse (gerontofiliya)

• Bir hayvan seçerse (zoofiliya ya da vahşilik – bestiality)

• Bir ölü vücut seçerse (nekrofiliya)

• Bir heykel seçerse (pigmalionizm)

• Cansız bir nesne seçerse, (fetişizm)

O erkek, cinsel sapıktır. Bu olgunun değişik biçimlerde görülmesinin, bu sapıklıkları daha da kötüleştireceğini söylemeye gerek yok. Yani genç bir erkeğin bir oğlan çocuğu (eşcinsel – pedafiliya) ya da bir yaşlı ölüyü seçmesi (gerontofilik – nekrofiliya) gibi.

Bununla birlikte, bir erkek ‘doğru’ cinsel nesne seçse bile basit birleşme biçimi yerine, cinsel doyumunu;

• Cinsel etkinliği ve çıplaklığı başkalarında gözlemekten (voyeurizm)

• Kendi cinsel organlarını göstermekten (teşhircilik)

• Eşininkine karşı kendi vücudunu ovmaktan (frottage)

• Ağız yoluyla ilişki kurmaktan (oralizm)

• Makat yoluyla ilişki kurmaktan (analizm)

• Eşini yaralamak ya da utandırmaktan (sadizm)

• Eşi tarafından yaralanmak ya da utandırılmaktan (mozoşizm)

• Karşı cinsin giysilerini giymekten (transvestizm)

• Bazı şeyler çalmaktan (kleptomanizm)

• Ateşe vermekten (pyrolagnia)

• Eşinin ya da kendi sidiğiyle oynamaktan (urolognia)

• Kendi ya da eşinin dışkısıyla oynamaktan (coprophilia)

sağlarsa. Tabi bu nedenle onun saldırgan olduğu ileri sürülebilirdi. Eşiyle anal ilişki kurarken ona acı vermekten hoşlananlar (sadistlik-analizm) ya da kendisine acı verilmesinin yanı sıra eşinin sidiğiyle oynamaktan hoşlananlar gibi (mazoşist – urolognia) değişik kombinezonlara göre bu sapıklıklar daha da ağırlaşıyordu.

Aynı nedenle bazı kimseler «yanlış cinsel nesne yanlış etkinliği» seçtikleri zaman da cinsel sapıklık noktasına ulaşıyordu. Örneğin, buna aynı zamanda birkaç kadınla ağız yoluyla ilişki kuran bir adamın durumu, ya da açıktan açığa kız çocuğunun kirlettiği bezle mastürbasyon yaptığı zamanki duruma benzer (exhibitionistic coprophillc incestuous pedohilic fetishism). Sonuçta, bu sapıklıklar ve olası kombinezonların tümü, hatta daha önemlileri erkekte «satyriasis», kadında «nymphomania» ya da her ikisinde de «ero-tomania» diye bilinen aşırı bir cinsel itinin neden olduğu durumlar olarak açıklanabilir.

Belirttiğimiz gibi yukarıdaki liste ya da sapıklıklar sistemi asla tamamlanmış değildir. Farklı psikiyatristler çok kere farklı listeler ortaya koymuşlar ve bunları çok daha fazla genişletmişlerdir. Dahası, onların terminolojileri her zaman birbirine uygun ve sabit olmamıştır. Böylece «eşcinsellik», bazen aynı zamanda «contraseksüelizm», psikoseksüel hermafroditizm, uranizm, ya da inversion (ters dönmüş) olarak adlandırılmıştı. Bazen de erkek ve dişi eşcinselliği arasında, önceleri «pederasty» ve sonraları «sa-fizm» ya da «tribadizm» olarak adlandırılan bir ayrım yapılıyordu. Öte yandan, bazı psikiyatristler de bu denli çok ayrımı uygun görmediler. Sonuç olarak onlar «pygmalionizm», ya da «transvestizm» gibi belirli özel sapıklıkları tanımadılar, ama onları basitçe fetişizm gibi daha uygun bir terim altında sınıflandırdılar. Aslında onların da belirttiği gibi, heykeller ve giysiler, cansız nesneler olup bu yüzden fetiş sayılırlar.

Ayrıca tüm sapıklıkların aynı ölçüde kötü kabul edilmediği de belirtilmelidir. Örneğin, fetişizme sırasıyla ensestten daha kolay kabul edilebilir olan eşcinsellikten, daha hoşgörülü davranılırdı. Bununla birlikte çok korkunç cinsel psikopatolojik olanı, yani en kötü sapıklığı belirlemeye gelince, ona dayanak olacak hiçbir ortak düşünce yoktur.

Arasıra, otoerotisizm (autoeroticiszm) en büyük kötülük olarak görülüyor, başka zaman da «troilizm» en büyük tiksinç olarak gösteriliyordu. Bir gün «teşhircilik» en tehlikeli dert görülüyor; ertesi gün analizm nihai cinsel azgınlık olarak değerlendiriliyordu. Ve kuşkusuz kleptomani, pyrolognia (kundakçılık) ve sadizm gibi öteki insanlara doğrudan zarar veren sapıklıklar da vardı.

Bununla birlikte, kişinin patolojik düzeyi ya da onu başkalarına zarar verme potansiyeli temelde bir uzmanın yardımını gerektiren bir cinsi sapıklıktı. Doğal olarak bu bakışı, sapıklık kavramından çok hastalık-olarak ele alınması izledi. Eğer sapıklar hasta idiyseler, hareketlerinden gerçekten sorumlu tutulamazlardı. Anormal cinsel davranışa uygun toplumsal tepki, bu nedenle onu mahkûm etmek ya da suçlu olarak cezalandırmak değil, tıbbi tedavi uygulamaktı.

Öte yandan, konu açığa kavuştukça, ancak oldukça ılımlı boyutta olursa sapıklığın bazı biçimlerine hemen hemen herkes katlanıyordu. Milyonlarca erkek ve kadın, aşırı cinsel düşkünlüklerini mastürbe ettiler ya da fantezi-leştirdiler. Sayısız insan eşcinsel tepkiler, ya da ensest arzulara ve sevdikleri kişilerden aldıkları aşk mektupları, saç, mendil, ya da giysi parçasına sahipti. Aynı zamanda birçoğu da çıplak vücuda bakmak ya da kendi vücudunu göstermekten hoşlandılar, karşılaşmalarında saldırgan ya da uysal oldular, banyolardan büyük zevk duydular ve «kötü» sözcüklere hayran kaldılar.

Bu gözlemler sonunda cinsel sapıklıkların sanıldığı gibi garip özel hastalıklar olmadığı, ancak konunun derecesine göre normal eğilimlerin oldukça abartılmış biçimi olduğu anlaşıldı. Bu yüzden gittikçe artan psikiyatrist, yalnızca özel ya da hemen hemen çok özel yanlış cinsel sayıda seçmeleri sapıklık olarak adlandırmanın uygun olduğuna inanmaya başladı. Arasıra yanlış nesneler ya da etkinlikler seçen ve «sağlıklı» birleşmeyi başka türlü yapabilmekten hoşlanan bazıları, gerçek bir sapık değildi. Nitekim bazı psikiyatristler, hiç sapıklık saymadıkları «transvestizm», «analizm», «oralizm», «gerontofiliya», «froilizm», «eşcinsellik» ve «otoerotisizm» (autoeroticiszm) gibi davranışlar ve bunların özel biçimlerini de içeren listenin gözden geçirilip düzeltilmesini istediler. Onlar belki dar kişisel huylar olarak tanımlanabilirdi, ancak bu durumlarıyla açıkça tıbbın dışıdaydılar.

Herhalde cinsel sapkınlıklar, sapınçlar ve sapıklıklar olarak adlandırmanın oldukça karışık bir sınıflandırma olduğu, zaman içinde anlaşıldı. Tehlikeli etkinlikler gibi zararlı, bilerek yapılanlar gibi körcesine zorlayıcı, çok yaygın davranışlar gibi geniş ve ender olan da vardı. İnsanlar onları biraraya getirmenin gerçekten doğru olup olmayacağını merak etmeye başladılar. Dahası, tümünün farklı psikopatoloji ve hastalıklar temsil ettiği kanısından kuşkulanma giderek artmış görünüyordu. Kısacası, çoğu eleştirici gözlemciler yakında kuramsal olarak yeniden bir değerlendirme yapmanın gerekli olduğu kanısına vardı.

Bu yeniden değerlendirme, ruhçözümleme kuramıyla Sigmund Freud tarafından gerçekleştirildi. Freud, cinsel sapıklıkları bir «düşkünlüğün» (fixa-ted) ya da kısıtlanmış «psikoseksüel gelişme»nin görülmesi olarak tanımladı. Yani onun gözünde çocuk, güçlü bir içgüdüyle doğuyor, ancak bunu henüz normal olarak ifade edemiyordu. Bunun yerine, çok yönlü sapıklıklar gösteriyordu. Çocukların nihai uygun cinsel davranışı, tecridi, büyük ölçüde bilinçsiz bir psikolojik süreç sonunda beliriyordu. Oysa bu süreci bir karışım bir «düşkünlüğe» götürebilir ve böylece sonraki yetişkin davranışı olgunlaşmadan kalırdı. Yani bir «sapık» olarak. (Aynı zamanda «Cinsel Davranışın Gelişimi»ne bakınız.)

Aslında tartışmalı olmasına karşın psikoanalitik görüş birkaç on yıl içinde Avrupa ve ABD’de her alanda geniş bir etki sağladı. Bununla birlikte, birçok seks araştırmacısı da aynı zamanda kuşkularını duyurmaya devam etti. Sapıklık olabilen «doğru» bir cinsel tepinin tüm tasarımları, onlara bilimdışı ve varsayımsal görünüyor. Böylece 1940 ve 1950′lerde Alfred Kinsey ve yardımcıları insanın cinsel davranışı üzerine görkemli bulgularını sundukları zaman, ille de sapıklık kavramını kullanmaya gerek olmadığını gördüler. Bu arada Kinsey’in ölçülü yaklaşımı birçoklarınca izlendi ve çoğu Amerikan bili-madamı arasında bugün «cinsel sapıklık», «sapınçlık», ve «sapkınlık» terimleri gözden düştü. Cinsel sapıklık üzerine bazı tartışmalar var, ancak bu terimin dile getirmek istedikleri tümüyle farklı. (Ayrıntılı bilgi için «Uyumculuk ve Sapkınlık»a bakınız.

Kuşkusuz, daha nesnel ve daha az dogmatik tutumu kabul ederek modern seks araştırmacıları tüm cinsel normlar ya da standartların bir kenara atılması gerektiğini belirtmek istemiyorlar. Aslında böyle bir durum söz konusu olunca cinsel davranışın bazı biçimlerinin kaygıya neden olduğu

konusunda bir yargı var. Bu yargı, özellikle zorlayıcı, yıkıcı ya da bireye acı verici olan davranışları içeriyor.

Uygulanırken sıkıntıya neden olan herhangi bir cinsel etkinliğin değiştirilmesinin yerinde olacağı açıktır. Öznel etkilerden tümüyle ayrı olarak yıkıcı davranış, öteki insanlara zarar verebilir ve bu yüzden durdurulmalıdır. Öte yandan hiç kimseye zararı olmasa bile, cinsel zorlamalar mutsuzluk ve sinirliliğe yol açar.

Bu durumların çoğunda olumsuz davranış, bazı psikoterapi biçimleriy-le değiştirilebilir ya da en aza indirilebilir. Ancak böyle bir terapiyi başarmak için bireyin kendi rızasının alınması, daha iyisi, temelde uyumsuz kişinin açığa vurduğu istemleri üzerine çalışılmasıdır. Bu alanda istemdışı tedavilerin de yapılabilmesi için küçük bir umut ışığı vardır. Ancak insan davranışının herhangi bir istemdışı değişikliği çok ciddi ahlaksal sorunlar yaratır. Gerçekten anlaşılmamış ve son derece uç durumlar dışında, bu, ahlaksal bakımdan doğrulanmış görünmüyor.

Başka bir sorun da, cezai dava ve masum mağdura zarar veren yıkıcı davranışın cezalandırmasıdır. Cinsel saldırganlıktan biçimlerinin tümüne karşı resmi koruma, devletin önemli görevlerinden biridir. (Saldırganlar suçlu bulunsun ya da bulunmasın, bir psikiyatrist tarafından tedavi edilebilir ve edilmesi gerekir. Aslında bu karmaşık sorunun tartışması bu kitabın amacı dışındadır.)

Aynı nedenle mağdurun şikayeti üzerine açıkça belirlenebilmeksizin, uygun olmayan cinsel davranışın suçlandırmaması gerekir. Ayrıca başka zararsız özel cinsel ilgileri olan kimseler, mantıklı olarak yalnız polise teslim olmamayı isteyebilirler. Onların baskıya uğraması haksızlık ve ihtiyatsızlıktır. (Geniş bilgi için «Cinsel Baskılar»a bakınız.)

SORUNLU CİNSEL DAVRANIŞLARA ÖRNEKLER

İnsanın cinsel etkinliği her zaman neşe ve mutluluk getirmez. Hatta birçok insanda cinsel tepiler büsbütün zorlamalara dönüşür ve bazı durumlarda bu etkinlikler gaddarlık ve şiddete varır.

Herhangi bir zorlayıcı davranış gibi, zorlayıcı cinsel davranış da acı ver-cidir ve ayrıca bireyi doyumlayıcı değildir. Yıkıcı ya da toplumsal bakımdan zararlı davranışlar, açıktır ki suç sayılarak ceza kapsamına girer.

Bu nedenle, her iki tür davranışın da istenir olmadığına kuşku yoktur.

Cinsel zorlamalar, birçok biçimlerde olabildiği gibi, cinsel saldırganlık da bu bağlamda ele alınabilir. Bunların tümünün «cinsel psikopatolojiler» ya da «sapıklıklar» biçiminde listelenmesi ve ayrımlaştırılmasının gerekip gerekmediği tartışılabilir. Herhalde, yakın zamanda böyle psikolojik etiketlenmeler sakınılacak kadar artmıştır. Her şeye karşın, geleneksel etiketlerin bazıları bugün hâlâ yaygın olarak kullanılmaktadır, üstelik bunlar tartışmayı basitleştirebildiğinden, bazılarını burada önermek yerinde olur. Bununla birlikte, onların çok düzgün olmayan bir bölünme oluşturdukları da akılda tutulmalıdır. Böylece farklı derecelerde ve farklı nedenlerde olan sorunlu cinsel davranışlar, aşağıda verilmiştir.

Teşhircilik

Teşhircilik, başkalarının isteği ve hoşgörüsü dışında, çok kere yabancıların, cinsel ve duygusal doyumlar kazanmak amacıyla cinsel organlarını göstermesi olayıdır. Bu davranış, genelde oldukça zorlayıcı bir görünümdedir. Teşhircilerin çoğunu erkekler oluşturur.

Teşhircilerin çok kere cinsel bakımdan ürkek ve doyumsuz kişiler olduğu anlaşılıyor. Bu eylemleriyle onlar, psikolojik gerilimlerini biraz olsun gideren süpriz şok ya da kızgınlığı harekete geçirmeye çabalıyorlar. Aynı nedenle, sakin bir tepki ya da yaptığı şeyin alay konusu olması onları utandırıyor ve amacına engel oluyor. Kural olarak, teşhir için seçtiklerine bir saldırı yöneltmiyor, hatta onlara yaklaşmıyorlar bile, ancak teşhirden hemen sonra kaçıyorlar. Bazısı teşhir sırasında cinsel yönden oldukça uyanıyor ve sonra mastürbasyon yapıyor.

Teşhirciliğin nedeni açık değildir. Ancak, özellikle bazı yaşlılar ve zihin geriliği gösteren kişilerin teşhircilik yaptığı dikkat çekiyor. Bu davranış, aynı zamanda belirli bir beyin hastalığı sonucunda da olabiliyor. Konuyu biraz daha derinleştirdiğimizde, bazı hayvanların da bir uyarı ya da saldırganlık jesti olarak cinsel organlarını teşhir ettiğini görüyoruz. Bununla birlikte, sağlıklı insanlar arasında görülen teşhirciliğin çoğu kez bazı psikolojik çatışmalar ya da kusurlu eğitime bağlı olduğu görünüyor. Onların rızasıyla eşlerine kendilerini göstermekten hoşlanan insanlar burada (kullanılan anlamda) teşhire! değillerdir.

Teşhircilik, bir kere inanıldığı kadar tehlikeli olmayabilir, üstelik kabul edilebilir bir sıkıntı olarak kalırsa sorun da olmaz.

Röntgencilik

Röntgencilik (voyeurism) terimi (Fransızca voir: – görmek), cinsel etkinlik ya da çıplak vücudun gönül rızası olmaksızın, zorlayıcı biçimde gözlenmesi anlamına gelir. Mağdurlar ya da mağdureler, gözetlendiklerinden çok kere habersizdirler ve birdenbire gözlendiklerinin farkına vardıkları zaman büyük bir yıkıma, çöküntüye uğrayabilirler. Öte yandan röntgenciler, ya da «dikizciler» (Peeping Tom) çok kere, düzenli bir cinsel ilişki kurmakta çok yetersiz olan, cinsel bakımdan amacına ulaşamamış, engellenmiş bireyler olmaktadır. Dikizcilik, bu işi yapan kişilere asıl yapmak istediklerini, başka bir karşılıkla yerine getirme olanağı veriyor. Oysa, bazı psikoterapi yöntemleriyle, rizikolu ve kalıplaşmış huylarından vazgeçmesine yardım edilebilmekte.

Röntgencilik (voyeurizm), cinsel suçların en kötüsü olmayabilir, ancak hoşgörülemez bir özel saldırıya dönüştüğünde uygun bir biçimde yasaklanır.

Kişilerin, eşlerin tam rızasıyla cinsel etkinliklere ya da insan vücuduna bakmaktan hoşlanması durumunun burada anlaşılandan tümüyle ayrı bir konu olduğunu söylemek bile gereksizdir. Böyle durumlarda ilgili kişi, aynı zamanda dikizciliğe ilişkin eğilimler ya da ilgilerden söz edebilir, ancak koşullar terime sonra oldukça farklı bir anlam verir. Bu davranışın sorunlu olmadığı açıktır.

Transvestizm

Geçmişte transvestizm terimi, karşı cins gibi giyinmenin tüm durumları için, çok geniş bir anlamda kullanılırdı. Başka bir deyişle, karşıt cinsin giysilerini giymeyi alışkanlık haline getiren her erkek ve kadın, transvestit olarak adlandırılırdı. Bazen de bu sözcük, aynı zamanda cinsel ilişki sırasında bazı biçimlerde kılık değiştirmeyi yeğleyen ya da cinsel heyecanını bir bebek, bir oyuncak ya da bir hayvan olma gibi rollere bağlı varsayan herhangi bir kimse için kullanılırdı.

Oysa son yıllarda transvestit sözcüğü, aynı zamanda fetişist, karşı cins giysisi olarak adlandırılan bir durumda, yalnızca karşı cins giysisinde cinsel uyarım bulan kişiler için, daha sınırlı bir anlamda kullanılmaktadır. Bu transvestizm, erkeklerde, kadınlar arasında olduğundan çok daha yaygındır. Yaygın inanışın tersine, çoğu transvestit, yönelimlerinde karşıcinseldir. Gerçekte bunların çoğu evli olup, koca ya da karılarının rızasıyla bu ilgilerinin büyük bir bölümünü evlerinde ortaya dökerler. Karşıt cinsin giysilerini giymekten hoşlanan eşcinsel erkek ya da kadın da vardır. Bununla birlikte, onların çoğu giyinmeyi cinsel heyecanına bağlamaz. Bu durumda olanları yukarıda belirtilen anlamda transvestit olarak adlandırmak uygun olmaz. Aynı anlayışla kadın taklidi yapan belirli erkek palyaço vb. de transvestit olarak değerlendirilmezler. Onların ne kadın giysilerine karşı fetişist bir bağı ne de eşcinsel yönelime bir ilgisi vardır. Bunun yerine onlar, bir kadın rolü oynamayı, bir ödül olarak nitelendiriyor görülebilirler. (Bkz. «Cinsel Davranışın Gelişimi» başlıklı konunun girişi.)

Sonuç olarak, kendilerini biyolojik cinsiyetlerine tümüyle uygun olmayan bir cinsel rolle özdeşleştiren erkek ve kadınlar da vardır. Böyle bir durumda zaten kendi doğal giysileriyle olduklarından, onlar için aykırı giyinen terimini kullanmak bizi yanlış yere götürmüş olacaktır. Bu, onların anatomik yapılarıyla yalanlansa bile, söz konusu kişiler transvestit değil, trans-seksüeldirler. (Ayrıntılı bilgi için bkz. «Transseksüelizm»)

Dar anlamda transvestizme gelince; en büyük sorun, çok kere toplumsal kabul eksikliğine dayanır.

Bir kere, bir transvestitin arkadaşları, ailesi, karı ya da kocası, onun davranışını kabul etmiştir (belki de bir terapistin önerisi üzerine). Gerçekte transvestizm ayrıntılı olarak bir yaşam modeli içinde daha iyi toparlanabilir.

Pedofiliya (Sübyancılık)

Pedofiliya (Grekçe pais: oğlan ya da çocuk ve philein: sevmek, âşık olmak), tam anlamıyla (çocuğa yönelik cinsel sapıklık) öteki yetişkinlerle cinsel ilişki kuran ve böyle bir ilişkiyi çocuklarda aramanın sonucundaki iti-den kaynaklanan yetişkinlerin psikolojik yetersizliğidir. Çocuklarla cinsel ilişki kuran tüm yetişkinlerin bu anlamda pedofili olarak adlandırılmayacaklar! açıktır. Biraz derinlere inersek, çocuklarla yetişkinler arasındaki cinsel etkinliğin pek seyrek olarak birleşmeyle sonuçlandığını, ama bunun yanı sıra çoğu kez yalnızca mastürbasyon, vücudu friksiyon (ovma) ya da basitçe okşamaların görüldüğünü anımsamamız gerekir. Böylece insanın böyle bir ilişki sonucunda çocuk üzerinde zararlı etkiler bekleyebildiği durumlarda bile, pedofililer duruma bağlı olarak yoğunluk ve karekterde büyük farklılıklar gösterebilirler.

Bazı durumlarda pedofililer saygısızlaşır hatta azgınlaşırken, çoğu kez de tamamen nazik, bir özsaygı yitiminden ya da yalnızlıktan ezilen, son derece yüksek ahlakçı insanlar olarak karşımıza çıkabilirler.

Birçok durumda onlar, ailenin dostları, komşular, amcalar ya da dedeler olarak çocukların yakından tanıdığı kimselerdir. Bu yüzden de çocuklar kendilerini herhangi bir şeyden rahatsız hissetmeyebilir, hatta yapılan işe isteyerek etkin biçimde katılabilirler de. Genelde, bu nedenle, her durumu ayrı ayrı yargılamak, hemen yafta vurmamak ya da genellemeye girişmekten uzak durmak akla uygun görünüyor. Çocuğun sübyancılarca rahatsız edilmesine karşı ana-babasının ya da resmi görevlilerin aşırı tepkisi bazen, elüstünde tutulması gereken çocuğa zararlı olabilir. Özcesi, yetişkinlerle çocuklar arasındaki cinsel ilişki, karmaşık bir sorundur.

Kuşkusuz, çocuklar cinsel istismardan özellikle incinirler. Çocukları saygısızca cinsel ilişkiye zorlayan kişiler bu nedenle kısıtlanmalı, gerekirse zor bile kullanılmalıdır. Çocuklara cinsel saldırı ciddi bir şiddet suçu olarak cezalandırılmalıdır. Bazı durumlarda, psikoterapiyle saldırganın eski durumuna gelmesine yardım edilebilir.

Sadizm ve Mazoşizm

Sadizm terimi 18. yüzyıldan sonra, Fransız yazar Marki de Sade’dan gelir. Terim, Cinsel eşlerini yaralama, onlar üzerinde egemenlik kurma ya da gururunu kırma gibi eğilimler taşıyan bazı insanların, bu etkinliklerini tanımlamak için kullanılır. Mazoşizm terimi ise 19. yüzyıldan sonra, Avusturyalı yazar Von Sacher – Masoch’tan gelir. Sadizmin tersine, eşi tarafından incitilmek, yaralanmak, onun egemenliği altında bulunmak ya da gururunun kırılmasından zevk alanların bu isteklerini tanımlamak için kullanılır. Her iki cinsel tutumu da içeren tek bir terim, yani sadomazoşizm terimi de vardır (kısaca s/m).

Daha önce de belirtildiği gibi, belirli bir çapta böyle tutumlar oldukça yaygındır. Hatta belirli hayvanların çiftleşmesi şiddetle ya da ölümle bile noktalandığından, bu tür hareketler bazı biyolojik temellere bile sahip olabilir. Bununla birlikte, insanlar arasında güçlü sadistik ve mazoşist tepiler, alışılmamış kabul edilebilir. Bu tepiler pekâlâ bu duyguları duyumsayanları oldukça tedirgin edebilirler. Aynı zamanda cinsel saldırılara, hatta cinayete yol açtığı bazı örnekler de olduğu gibi sadizmin, toplumsal olarak zararlı olacağını söylemek bile gereksizdir.

Oysa uzmanlar bugün, sadomazoşizmin zorla ve tarafların anlaşmasıyla yapılanı arasına bir ayrım koyuyorlar çok kere. Birinin tam rızası üzerine, eşinin her türlü eziyeti yapmasıyla, sadomozoşist ilişkiler kurmak, eşcinsel ve karşıcinsel çiftler arasında yaygındır. Hatta eşinin sadizmini denetleyen ve körükleyen çok kere mazoşist in kendisi olabiliyor. Herhalde tarafların kendi isteğiyle gerçekleştirilen böyle ilişkiler, oldukça uyumlu ve tümüyle sıcak olabilir. Bu durumlarda resmi ya da psikiyatrik, her iki müdahalenin de gereksiz olduğu görünüyor.

Bugün birçok ülkede sadomazoşistik kulüpleri ve yayın istasyonları kurulmuş bulunuyor, bunların üyeleri zaman zaman bir araya gelerek yapacakları işleri kararlaştırıyor ve planlıyorlar. Bu tür gruplar, aralarına yeni katılanların öğrenmesini de istedikleri özel cinsel biçimleri de geliştiriyorlar. Burada bir kez daha ortaya koyulmalıdır ki, eğer tarafların gönül rızasıyla yaptığı bir iş oluyorsa, bu duruma dışarıdan karışmak için hiçbir neden yoktur. Bununla birlikte, istemediği halde sadist hareketlerden mağdur durumda kalanları korumak da, tartışmasız kabul edilmelidir. Böyle pratiklerden nefret eden herhangi bir erkek ve kadına yöneltilen herhangi bir sadistik saldırı da devletçe gerekli cezaya çarptırılmalıdır.

Tecavüz

Tecavüz, eşin karşı çıkması ve istememesine karşın, onunla cinsel ilişki kurmak ya da cinsel saldırıda bulunmak anlamına gelir. Tecavüz, çok kere zorla ya da kabagüç tehdidiyle yapılır.

Psikolojik bakış açısıyla, saldırının özgün biçimi küçük bir fark gösterir. Daha önemlisi onun şiddetidir. Bu nedenle, kanun adamlarından farklı olarak, psikologlar ve psikoterapistler yalnızca tecavüz olarak birleşmeyi değil, aynı zamanda zor kullanarak elle, ağızla ya da anal ilişkiyi de dikkate alırlar.

Bazı tecavüzkârlar, sadistik yanlarının yanı sıra, çoğu kez sadece kabahat ve suçlarla dolu geçmişlerinden gelen bir gaddarlık ve duyarsızlık içindedirler. Bazılarının ciddi bir biçimde düzeni bozulmuştur, ancak çok azı da aynı zamanda eşlerinin tepkilerine ani bir tepiyle ya da yanlış yargıyla karşılık veren oldukça normal insanlar olabilir.

Buradan anlaşılıyor ki, tecavüzkârlar grup olarak aynı tutum ve görünüm içinde olmuyorlar. Onların olası psikiyatrik tedavi sorunları bu nedenle karmaşıktır. Kriminolojik bakış açısıyla yaklaşıldığında, tecavüz, temelde çabucak şiddetle cezalandırılması istenilen bir şiddet suçudur.

TRANSSEKSÜALİZM

Bu kitabın daha önceki bölümlerinde de belirtildiği gibi, insanın cinsel gelişimi en azından üç görünüşe sahiptir: Biyolojik cinsiyet, cinsel rol ve cinsel yönelim. (Bkz. «Cinsel Davranışın Gelişimi») Biz, aynı zamanda bazı bireylerin kendilerini büsbütün karşıt biyolojik cinslerin cinsel rolleriyle özdeşleştirdiğini vurgulamıştık. Başka bir deyişle, kendilerini dişi kabul eden, ancak erkek vücuduna sahip kişiler olduğu gibi, dişi vücuduna sahip olup da, kendilerini erkek kabul eden kişiler de vardır. Özellikle ergenlikten sonra, böyle insanlar anotomik görünümlerinden çok rahatsız olurlar ve bu yüzden imgelemlerinde yarattıkları vücuda uymak için, bütün güçleriyle, yapabilecekleri her şeyi denemeye koyulurlar. (Bu, aynı zamanda cinsiyet değiştirme ameliyatını da içerir.) İşte onların bu durumu transseksüelizm olarak adlandırılır.

Transseksüelizmin nedeni, henüz tam olarak anlaşılmış değildir. Biz ancak cinsel rolün çok erken yaşlarda oluştuğunu ve bu belirli kritik dönem atlatıldıktan sonra, bir kişinin kendi cinsel kimliğinin tersine çevrilemeyeceğini biliyoruz. İşte doğumda yanlış teşhis yapılan çift (hermafrodit) cinsiyetti bir oğlan çocuğu, anababası tarafından bir kız çocuğu gibi yetiştirilir. Ana-baba, sonunda bu hatayı öğrendikleri zaman durumu düzeltmek için çok geç kalınmıştır ve sonrasında da çocuk kendisini kız gibi kabul etmeye devam eder. Ne yazık ki çocuklarının bu biyolojik cinsiyetini kabul etmeyen anababalar da olmaktadır. (Örneğin, bir anne gerçekten istediği için kız çocuğunu bilerek oğlan rolüne zorlayabilir.) Bununla birlikte, bazı durumlarda çocuklar, anababalarının açıkça kendisinden istedikleri cinsel rolden vazgeçmeyerek, uygun olmadığı halde bu rolü kabul ediyor görünür. Bu olgulardan yaklaşarak, birçok seks araştırmacısı bugün, transseksüelizme toplumsal ve biyolojik etmenlerin bir arada bulunduğu bir birleşimin neden olabileceğine ve bazı çocukların doğmadan önce bile transseksüel bir mizaç geliştirebileceğine inanıyorlar.

Bildiğimiz kadarıyla farklı kültür ve tarihsel dönemlerde çok farklı görünüyor olmasına karşın transseksüelizm insanlığın kendisi kadar eskidir. Eski çağlarda bir cinsiyet değişimi, korku ve saygıya yol açan bir dinsel gizem olarak görülürdü çoğunlukla. Örneğin, eski bir Yunan miti, genç bir adam olan kör tanrı Teiresias’ın mucizevi bir biçimde bir kadına dönüşmesini ve sonra, birkaç yıl öyle yaşayıp yeniden bir erkek olmasını anlatır. Böylece o, otoritesine eklediği bir olay olarak, kişisel deneyimlerinden hem kadın hem de erkeğin cinsel tepkilerini öğrendi. Aynı zamanda biz de, geçmişte bazı toplumların, (bazı ABD yerlilerini de içeriyor) belirli erkeklerin bir dişi cinsel role girmesine izin verdiğini, hatta cesaretlendirdiğini ve «şamanlar», «alya» ya da «berdaşeler» olarak yaşadıklarını biliyoruz. Bu erkekler, kadınlar gibi giyiniyor, büyük savaşçılar ya da topluluktaki başka büyük kişilerle evlenebiliyorlar ve ailelerini koruyorlardı. Çok kere, onların gizemli güçlere sahip olduğuna inanıldığından, kendilerine gösterilen büyük saygınlıktan hoşnutluk duyuyorlardı. (Açıktır ki, bu toplumsal anlaşma yalnızca transsek-süeller için değil, aynı zamanda hermafroditler, transvestitler ve efemine eşcinseller gibi öteki küçük cinsel gruplar için de geçerliydi. Öte yandan, daha erkeksi görünen eşcinseller bir Berdaşeyle evlenerek, erkeksi rolüne cinsel görev bulabilirdi.

Cinsel bakımdan hoşgörüsüz Batı toplumu, hiçbir zaman bu örnekle karşılaştırabilir ölçüde herhangi bir basit çözüm bile getirmedi… Tam tersine, Yahudi – Hıristiyan kültürü bunu her zaman cinsel sapkınlıkların bağnazca zorbalığı ve baskısı olarak karakterize etti. Böylece de uzun bir zaman transeksüelizme yaklaşım, çoğunlukla cezai bir nitelik taşıdı. Oysa şimdi, cezai yaptırımlar, cinsel baskı ve elektroşok ya da iğrenme terapilerinin, durumu değiştirmede etkin olamayacağı anlaşılıyor.

Bugün, birçok uzman, amaçlarına ulaşmayı ya da en azından ona yaklaşabilmek için transseksüellere yardım edilmesi gerektiğini düşünüyor. Her şeyden önce bir hekim olarak şöyle düşünüyor: «Eğer kafayı vücuda uydurmayı başaramazsam, sonra belki, kafaya uydurmak için vücudu değiştirmek zorunda kalırım.» Modern hormon terapisi ve yeni ameliyat teknikleri, artık bir kişinin anotomik görüşünü kabul edilir bir ölçüde değiştirmeyi olası duruma getirmiştir. Böylece hormonal tedavi ve cinsiyet değiştirme ameliyatlarıyla, bir erkek genelde kadın olarak değerlendirilebilecek bir hayli dişi fiziksel özellikler kazanabiliyor. (Göğüsler ve yapay vajina gibi.) (Aynı zamanda bir kadının da erkeğe dönüştürülmesi olasıdır.) Bir erkekte vajina

İki Transseksüelizm Örneği:

Dişiden Erkeğe: Annie M. Henüz 16′sındayken (solda) ve cinsiyet değiştirme ameliyatından dört yıl sonraki hali (sağda).

Erkekten Dişiye: ingiliz yazar James Morris (solda), başarılı bir cinsiyet değiştirme ameliyatından sonra Jan Morris oldu (sağda).

yapma ameliyatı kadında penis yapmaktan daha kolaydır. Şimdi dünyanın dört bir yanına cinsiyet değiştirme ameliyatları yapılabiliyor. Hatta ABD’de gizli cinsiyet değiştirme ameliyatı yapan yerlere de rastlanıyor.

Cinsiyet değiştirme birkaç yıla kadar yayılabilir. Bu sürece hormon tedavisiyle girilir. Gereken süre sonunda da ameliyat yapılır. Hatta ameliyattan sonra bile, çok kere terapatik sonuçların izlenmesi ve yeni yaşam biçimini düzeltmenin tartışılabilmesi için hastanın düzenli olarak denetlenmesi gerekebilir.

Bu yolun her adımında uzmanın öneri ve yardımları çok önemlidir. Örneğin, cinsiyet ameliyatına hazırlanan transseksüellerin bazı noktalarda yeni cinsiyetlerinin elbiselerini giymeye başlaması gerekir. Ne yazık ki, ABD’nin birçok yerinde aykırı giysilerle görülmek, hem yerel yasalar hem de kuralların şiddetiyle yüzyüze kalıyor. Neyse, tedavi tamamlandıktan sonra, birçok resmi işlem de sonuçlandırılıyor. Artık yeni erkek ya da kadına yeni bir ad koymak, nüfus cüzdanı, şoför ehliyeti, sigorta kartı ve pasaport çıkarmaya kalıyor iş. ABD dışındaki ülkelerde, özellikle Avrupa’da, cinsiyet değişikliklerinin tanınması, yasayla reddediliyor. Yakında bu ülkelerde trans-seksüellere karşı daha eğitici ve sorunlarını çözümleyici yasaların çıkartılması bekleniyor.

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Cinsel İşlevsizlik

ERKEKLERDE CİNSEL İŞLEVSİZLİK

Bugün insan cinselliği üzerine yazılan çoğu kitaplar, erkeğin cinsel işlevsizliğini üçe ayırıyorlar: «İktidarsızlık», «erken boşalma» ve «boşalma yetersizliği».

Kısaca tanımlarsak, iktidarsızlık: güç eksikliği, erken boşalma ise adı üstünde; boşalmanın zamanlanmasıyla ilgili nesnel bir ölçüt içeriyor; boşalma yetersizliği deyimi ise; meni boşalmaya başladığı zaman, bazı erkeklerde başka erkeklerden daha yeterlidir. Oysa gerçek durumda bu yeterlilik onunla hiçbir şey yapılamıyacak düzeyde kalıyor. Çünkü boşalma, bir aksırma gibi istemdışı bir tepki durumunda oluyor. Boşalma hiç olmayabildiği gibi, başladığı zaman da hiç kimse herhangi bir yolla onu bastıramıyor, geciktiremiyor, denetim altında da tutamıyor. Bundan başka, boşalmanın orgazmla ilgisi rastlantısal olup herhangi bir boşalma olmaksızın da bir erkeğin pekâlâ orgazma ulaştığı anımsanmalıdır. Böyle bir erkeğin cinsel yönden yetersiz olduğunu kabul etmenin biraz saflık olacağı açıktır. Başka bir deyişle, gerçekte sorunları yaratan boşalma yokluğu değil, orgazm yokluğudur. (Ayrıntılı bilgi için «Erkeğin Cinsel Tepkileri»ne bakınız.)

Geleneksel terminoloji hâlâ başka bir olumsuzluğa saplanıyor. Erkek ve kadın cinsel sorunları için kullanılan terimler, birbirinden tümüyle farklıdır. Sonuç olarak, birçok insan, kadın ve erkeğin fiziksel tepkilerini gerçekten karşılaştırmadığı için yanlış izlenimler ediniyor. Oysa modern seks araştırmacıları, böyle bir karşılaştırma yapabilmenin öneminin büyük olacağına değiniyorlar. Biz, tıpkı erkek ve kadının cinsel tepkilerinin tümüyle benzer olması gibi cinsel yetersizliklerinin de öyle olduğunu yeni yeni anlamaya başlıyoruz.

Bu nedenle her iki cinse de uygun düşebilecek olan yeni özel terimlere gereksinim duyuyoruz. Erkek olsun kadın olsun, her ikisinin de cinsel tepkileri şu üç yolla işlevsiz olabilir.

1. Cinsel organlar gerekli ilk tepkiyi göstermediği zaman birleşme başlayamaz. (Her iki cinste uyanma ve kadın da vajinizm eksikliği)

2. Orgazmın çok erken ya da çok geç olmasından dolayı birleşmenin bozulması. (Doyumsuz orgazm zamanlaması)

3. Orgazma hiç ulaşılamaması (Orgazm yokluğu)

Şimdi bu üç temel yetersizliği irdelemeye çalışalım:

FİZİKSEL UYANDIRMA EKSİKLİĞİ

Süreğen (kronik) bir uyandırma eksikliğine, yani sertleşmeye, şiddetli sinirlenmelerden beslenmeye, düzensizlikler, hastalıklar, vücut yaralanmaları gibi çeşitli şeyler neden olabilir kuşkusuz. Böyle durumlar bir hekim tarafından tedavi edilmelidir. Üstelik şimdi sorunların önemli ölçüde düzeltilmesini sağlayabilen birkaç umut verici tedavi de var. (Gerekli yerlere silisyum ve şişirilebilir protezler koyulması.) Ancak bunlar kesin fiziksel sorunlar olduğundan bu bölümde tartışılmayacaklardır.

Birleşme girişiminde bulundukları sırada, yaşamları boyunca penisleri sertleşmeyen bazı sağlıklı insanlar vardır. Böylelerinin cinsel tepkileri bu yüzden tümüyle yasaklanmıştır ve eşleriyle doyuma varmak onlar için umutsuz bir beklentidir.

Bu can sıkıcı durumun çeşitli nedenleri olabilir. Bununla birlikte, çok kere bu, olumsuz koşulların birleşiminden oluşabilir. Örneğin erkek, çekici ve kendi kimliğini bulmasına izin vermeyen bir annenin etkisiyle büyüyebilir, ya da tüm cinsel etkinliğin günah, pis ya da tehlikeli olduğunu düşünmeyi öğrenebilir. Böyle bir erkek, ilkin birleşme girişimlerinde başarısızlığa uğrar ve olumsuz koşullar hiçbir zaman değişmeden kalabilir. Yani olumsuzlukları bir türlü yenemez. Başka bir erkek güçlü eşcinsel eğilimler taşır, ancak bu tür bir ilişki kurmaktan da korkabilir.

Çözülmemiş iç çatışmalar, sonraları onun uygun bedensel işlevini önleyebilir. Bu ve benzeri durumlardaki bir erkeğin olasılıkla yalnız karısı ya da arkadaşından daha çok yardıma gereksinim duyacağı açıktır. Aslında onun için en umut verici olan yoğun seks terapisidir.

Böyle bir terapi, yaşamlarının bazı zamanlarında birleşme yeteneğini göstermiş olup da bu yetinin tümünü ya da çoğunu yitirmiş görünen çok daha geniş bir erkek grubu için gerekli olabilir. Böyleleri, artık ya hiç ereksi-yon olamazlar ya da uzun bir süre bunu başaramazlar. Kuşkusuz, arasıra görülen ereksiyon eksikliğinin normal bir olay olduğunun anımsanması gerekir. Her şeyden önce, insan bir makine değildir. Bazen yorulduğu, üzüldüğü, ilgisi dağıldığı ya da sarhoş olduğu zaman kendini âşık hisseder, ancak bedeni buna yanıt vermeyi kabul etmez. Böyle bir durumda, çılgınca çabalar, irade ya da özel cambazlıklar hiçbir yere götürmez. Bunun yerine çiftlere durumu kabullenmeleri ve gerekli olanı, en iyi biçimde yapmaları salık verilir. Örneğin, eşini doyumlandırmak için ereksiyona gereksinim duymayan bir erkeği akıllarına getirebilirler. Gevşek bir penis, elle vajinaya «tı-kıştırılabilir» ve içerde gevşek kalsa da, çiftler bazı birleşme hareketlerine geçebilirler. Bir kadının bu yolla orgazma ulaşması hiçbir zaman olası değildir. Üstelik erkek de elleri, dudağı ve diliyle aşk yapabilir. (Bkz. «Elle İlişki» ve «Ağız Yoluyla İlişki») Bu çiftler, koşulların daha iyi olduğu bir zamanda penisin yeniden kolayca sertleşmesini bekleyerek dinlenebilirler.

Bununla birlikte, bazı erkekler öyle güvensizdirler ki, bu yüzden kendilerinde bir başarısızlık korkusu gelişir. Bazıları ise yalnızca kendilerinden çok fazla şey isterler ve cinsel tepkilerini, her cinsel karşılaşmaları zaferle ya da yenilgiyle biten savaşa dönüşecek bir teste tabi tutmaya başlarlar. Bazıları da hâlâ içmeye devam ederek, tasarılarını, pekiştirmeye çabalar. Doğal olarak bu tuzaklar yalnızca yenilgiyi buyur eder ve böylece arasıra görülen sorunlar süreğen bir niteliğe dönüşür. Aynı yazgı, her zaman eşinden daha çabuk orgazm olan bir erkekte de görülebilir. (Ayrıntılı bilgi için «Doyumsuz Orgazm Zamanlamasına bakınız.) Aynı zamanda eşlerden birinin ya da ikisinin egemenliğinden duygusal olarak kendilerini kurtaramayan ve püritnik terbiye sonucu cinsel duygularında rahatsızlık çekenler de vardır. Bundan başka belirli erkekler de eşcinsel ilgilerinden dolayı, birleşmeye başlarken zorlukla karşılaşabilirler ve bazıları da cinsel deneyimlerinin bunaltıcı etkisi altında kalırlar. Nihayet bu erkeklerin tamamı, birleşme olanağı sağlayacak bir ereksiyona sahip olamaz ya da onu koruyamaz bir durumda bulunabilirler. Bu durumda düzenli olarak başarısızlık zamanın dörtte birinden daha çok görülürse onların sorunları özel bir terapi gerektirecek ölçüde önem kazanmış demektir.

Masters ve Johnson’ün geliştirdiği tedavi programları bir erkeğin normal cinsel tepkilerinin düzeltilmesinde tamamen başarılı olmaktadır. Ancak bu başarı önemli ölçüde eşlerin işbirliğine bağlıdır. Eşi, penisini sertleştirmede düzenli başarısızlık gösteren bir kadın, bunun olumsuz etkisiyle de sınırlı kalır ve aynı zamanda bu, onun tedavi edilmesi gereken tüm cinsel tepkilerinin kökenini oluşturur.

Terapide ilk adım, çok kere çiftlerin cinsel bakımdan yeniden eğiltilme-siyle başlar. Örneğin, onların bir kere her şeye karşın sertleşmenin istenç-siz bir tepki olduğunu anlamaları gerekir. Hiçbir erkek, istediğinde bir erek-siyon durumunda olamaz. Ancak ereksiyonun olmasına izin verebilir.

Eşi ve kendisi arasında cinsel etkileşim varsa, bu, olacak olanı etkileyebilir. Öte yandan, kaygı ve kuruntunun onun tepkilerini tıkaması olasıdır. Kısacası, çiftler «hiçbir şeyden korkmamayı, ancak korkunun kendisinden korkmayı» öğrenirler. Doğal olarak böyle bir korkunun altında yatan nedenlerin tartışılması gerekir ve eğer çiftlerin ikisi ya da biri genelde sekse karşı olumsuz ve gerçek olmayan tutumlara sahipse, öncelikle bunları düzeltmiş olmalıdırlar. Ek olarak, çiftlerin ilişkilerinin cinsel olmayan görünümlerinin kabul edilmesi gerekir. Sonuçta, erkek ve kadını karşılıklı mutluluğa götürecek olan şey, insan iletişimidir kuşkusuz.

Bu iletişimi artırmak için; seks terapistleri, çiftlerin yatak odalarının gizlilik koşulları içinde birlikte uygulayabilecekleri kimi basit deneyler tasarlarlar. İlkönce her ikisinin de birbirlerinin vücutlarına temas ederek basitçe zevk alıp vermeyi öğrenmeleri gerekir. Bu aşamada, onların birleşmelerine ya da herhangi bir yolla orgazma ulaşmalarına bile izin verilmez.

Bunun yerine birbirlerini nazikçe okşayıp kucaklamaktan zevk almaları cesaretlendirilir. Aynı zamanda birbirlerinin elleri yardımıyla zevklerini yavaş yavaş nasıl artıracakları anlatılır. Bu arada sık sık losyon ya da başka vücut yağlarının kullanımı salık verilir. Bununla birlikte, seçilmesi söz konusu olan hiçbir alan, ulaşılması gereken özel hiçbir amaç yoktur ve görevi yerine getirmek için bir baskı da yoktur. Bir kere eşler böyle zevkli şeyleri birkaç kez uygulamışlar, çok kere cinsel duygularıyla sarsılmış ve kendi bilinçlerini yitirip dinlenmeye başlamışlardır.

Bu deneyimlerden birkaç gün sonra eşler, okşamalarını cinsel organlar üzerinde ve kadının göğüslerinde yoğunlaştırabilirler. Burada da gene, ellerini kullanarak pek mutlu olabilirler. Her iki eş de mastürbasyon yaparken tam olarak hoşlandıkları şeyleri birbirlerine açmaları gerekir ve özellikle erkek, penisinin kadın tarafından nasıl tutulup okşanmasından hoşlandığını anlatmalıdır. Bu türden bir açıklık, eşlerin birbirlerine zevk vermelerini sağlar. Bununla birlikte, onlar hâlâ birleşme, hatta orgazma yardım etmeme temelinde, terapistin kesin denetimi altındadırlar. Penisin sertleşmesi söz konusu olursa, eşler, penis sönene değin sevişmeyi hemen kesmelidirler. Sonra, yitireceği bir başka sertleşmeye değin yeniden mastürbasyon yapmak için izin ister ve bu, birkaç kez yinelenerek ilerler. İşte penisin bu sert-leştirilip yeniden söndürülmesi olayı, erkeğe sertleşme yitiminin öyle korkulacak bir şey olmadığını gösterecektir. Aşağı yukarı bir hafta sonra erkek, başarısızlık korkusunu yenip tepkilerine güven duymaya başladığı zaman, çiftler isteyerek ya da kendiliğinden birleşme sağlayabilirler. Kadın, etkinliği yeniden ele alır. Erkek edilgin bir biçimde sırtüstü uzanırken, kadın onun üstüne oturur ve penis sertleşene değin erkeğe mastürbasyon yapar. Sonra kadın kendisini biraz daha alçaltarak sertleşmiş durumdaki penisi vajina-sına girdirir. Bu işlemden sonra, kadın bir süre hareketsiz kalır, öyle ki erkek o anda kadının içindeymiş duygusuna kapılır. Birkaç dakika içinde kadın yavaş yavaş kımıldamaya başlar, böylece penisin uyarılması ve sertliğini koruması sağlanır. Eğer sertleşme durumu biterse, o zaman kadın penisi çıkarır ve sertleşinceye değin yeniden mastürbasyon yapar. Bununla birlikte, çok kere kadın hızlı, yorucu hareketlerden kaçındığı sürece erkek sertleşme durumunu koruyabilir.

Sonunda etkinliğin bir kısmı erkeğe geçebilir. Yani kadın, eşinin üzerinde bir pozisyonda kalır ve penis hâlâ vajinasının içindedir, ancak bir süre sonra ritmik kalça hareketlerini durdurur ve erkeğin kendi içinde ileri geri hareketine izin verir. Her iki eş de orgazmı amaçlamakla birlikte kurallara bağlı kalırlar. Her ikisi de orgazm olunca, buna hoş bir sürpriz olarak dikkat etmelidirler. Bir kere çift bu durumda gevşemeyi öğrenmiş olup, her ikisi de arzu ettikleri sürece penisin vaj inanın içinde sertliğini koruyabilecek bir biçimde kalmasından büyük bir zevk duyarlar. Sonunda, güçlenmiş güven-leriyle her birleşmeyi çoğunlukla gerçekleştirmeye ve değişik birleşme pozisyonlarını serbestçe denemeye hazırdırlar.

DOYUMSUZ ORGAZM ZAMANLAMASI

Mastürbasyon ve cinsel ilişki, yaşamın en büyük zevkleri arasındadır ve bu yüzden de insanların yapabildikleri ölçüde bundan hoşlanmaya çabalamaları çok doğaldır. Aynı zamanda mastürbasyonu elverdiği sürece uzatmak istemeleri de oldukça doğaldır.

Bu, son anlatılanlar açısından, kadın erkekten daha belirgin bir avantaja sahiptir. Kadın, kısa aralarla birkaç kez orgazma ulaşabilir ve böylece cinsel ilişki, eşinin durumunu koruduğu sürece devam edebilir. Öte yandan, bir erkek çok kere belirli bir zamanda bir kez orgazm olur ve sonra vücudu bir dinlenme dönemine gereksinim duyar. (Bkz. «Erkeğin Cinsel Tepkisi» ve «Kadının Cinsel Tepkisi».) Başka bir deyişle, kadının tersine, cinsel etkinliklerini uzatmak isteyen erkekler bunu yalnızca orgazmlarını geciktirerek sağlayabilirler.

Gençlik yıllarında, sık sık, birden çok orgazm olabildiklerinden, böyle bir erteleme düşüncesi akıllarının ucuna bile gelmemiştir. Gruplarında ilk orgazma ulaşabilen kişiyi bulmak için mastürbasyon yarışmalarına giren oğlanlar için, bu alışılmış bir şeydir. Böyle bir yarışmanın «galibi» büyük hayranlık duyulan ve gıpta ile bakılan bir kahraman gibi olur. Ancak daha sonra oğlan, bir kızla birleşmeye giriştiği zaman cinsel tepkisinin hızı birdenbire bir dezavantaja dönüşür. Sonra, kızla olduğundan ve onu doyumsuz bıraktığındakinden çok daha yakın bir zamanda orgazma ulaşır. Böyle olduğu zaman oğlanın cinsel yetenekleri önemli bir kuşku geliştirebilir ve nihayet kızla olduğu zamanlarda ereksiyon bile olmayabilir.

Ne var ki, bu sorun hemen hemen her zaman çözümlenebilir, her iki eşin de işbirliği yapmak istemesi koşuluyla. Gerçekte eşler konuya biraz sağduyuyla yaklaşırlarsa, kendilerine peşinen bir yardım yapılabilir.

Her şeyden önce erkeğin cinsel ilişkiyi sürdürmemesinin nedeni, kadından önce orgazma ulaşması olgusu değildir. Erkeğin sürekli uygulaması gereken şey, birleşmeden, cinsel uyarımın öteki biçimlerine geçmesidir. Başka bir deyişle, bir kez, kadını orgazma ulaştırabilmek için hâlâ elini ya da ağzını kullandığı için penisi sertleşmesini yitirmiştir. (Bkz. «Elle İlişki» ve «Ağız Yoluyla İlişki») Bir kere, erkeğin «erken» orgazmı yüzünden kadının kendi orgazmından yoksun kalmayacağını, kaygı ve sinirliliklerin, çoğu zaman sıkıntının hafifletilmesiyle sınırlı olduğunu her iki eş de anlar.

İkinci olarak, birinin orgazm zamanını denetleme yeteneğinin açık olması gerektiği bir pratik ve deneyim konusudur. Örneğin, delikanlılıklarında mastürbasyondan hoşlanan erkekler, çoğu kez hareketlerini keserek ya da yavaşlatarak kendi orgazmlarını geciktirmeyi denerler. Öte yandan, -kızlar da orgazma nasıl çabucak ulaşacaklarını öğrenirler. Üzerlerinde kontrol kurmadan önce insanların öncelikle kendi cinsel tepkilerine alışmış olmaları gerekir.

Sonuçta, yalnız olan insanlar için kötü bir orgazm zamanlaması gibi bir şeyin olmadığının anımsanması gerekir. Sorun, yalnızca başka kişiyle ilişki gündeme gelince ortaya çıkmakta ve bu yüzden de her zaman farklı iki bakış açısından belirlenmektedir:

1. «Erkeğin çok çabuk orgazm olması», 2. «Kadının çok geç orgazm olması». Böylece kendisinden birkaç dakika önce erkek orgazm olduğundan, kadın, erkeğin doyumsuz orgazm zamanlamasıyla karşılaşabilir. Oysa, aynı erkek üstelik daha çabuk tepkilerle başka bir kadını pekâlâ doyuma ulaştırabilir. (Aynı zamanda «Kadınlarda Cinsel Yetersizlik» bölümüne bakınız.)

Bu gözlemlerin tümü de aynı sonucu gösteriyor: Orgazm zamanlaması temelde, çiftlerin karşılıklı olarak düzeltilmeleriyle ilgili bir konudur ve birçok durumlarda bu amaca çoğunlukla yardım edebilenler, kadınlar olabilir. Kadının yardımıyla, eşlerin her ikisi de istedikçe, pratik olarak her erkeğin orgazmının geciktirebileceğini kadın bilmelidir.

Son yıllarda, seks terapistleri, kadın ve erkeğin ilişkilerini uzatabilmeleri için oldukça kolay bazı deneyimler edinmiş bulunuyorlar. Arasıra, özellikle sinirli ve uyumsuz bir çift, bu deneyimleri uygulamada bir uzmana gereksinim duyabilir. Öğrenilmesi gereken en önemli teknik, aşağıdaki biçimde uygulanması zorunlu olan «sıkış tırma» tekniğidir. Bacakları ayrık durumda olan erkek sırtüstü uzanır. Kadın, erkeğin tüm gövdesinin üzerinde, kendi ayaklarıyla erkeğin bacakları arasında oturur. Bu pozisyon kadına, erkeğin cinsel organlarını eliyle vajinasına serbestçe girdirme olanağını verir. Bazı masaj yağları ya da losyonlar kullanarak, sertleşene değin penisini nazikçe sıkar. Erkek, gevşemiş ve edilgin bir durumdayken, kadın da onu orgazma ulaştırma değin erkeğe mastürbasyon yapmaya devam eder. (Bunu uygun bir biçimde yapmak ve penisi tutma sıkılığını ve tempoyu öğrenmek için erkeğe sorması gerekir. Bazı erkekler yavaş, değişmez, ağır sürtünmelerden daha kolayca heyecanlanır, bazıları da hızlı ve hafif olanlardan hoşlanır. Aynı zamanda uyandırmayı ilerletirken, erkek değişik bir ritm isteyebilir. Eşler arasında açık ve belirgin bir iletişim bu yüzden gereklidir.) Erkek orgazma yaklaşırken ve tıpkı «dönüşü olmayan yol»una yaklaşır gibi sıkıştırma yapması için kadını uyarır. Kadın da hemen davranıp kendini yukarı çeker, penisin baş bölümünün altında, yani sünnet derisinin hizasından başparmağıma işaret ve ortanca parmağı çevreleyerek, çevresel olarak 4-6 saniye kadar penisi sıkar. Nispeten kopmaz ve kırılmaz bir yapıda olduğundan, penisin incinebileceği korkusuna kapılmaya gerek yoktur.

Bununla birlikte, erkek bu sıkma işinden oldukça rahatsızlık duyuyorsa, kadın bu tekniğin süresini 8-15 saniyeye çıkararak öncekinden biraz daha hafif bir biçimde yeniden uygulayabilir. Her iki durumda da etki aynıdır, boşalma olmaz ve erkek sertleşmeyi yitirmeye başlar. Bir kere penis gevşedikten sonra, kadın uyarıma yeniden başlar ve orgazm yakınlaşınca da yine kadın tarafından penis sünnet derisi hizasından sıkıştırılır ve bu işlem üç dört kere devam edebilir. Bütün bu denemeler en azından ikiden daha fazla yinelenmelidir.

Üç dört sevişme, sıkıştırma tekniğine ayrıldıktan sonra çiftler ikinci adımı atabilirler. Buna tıkıştırma denemesi denir. Bu sevişmede kadın ilkönce sıkıştırma tekniğini yineler. Bununla birlikte ilk sıkıştırmadan sonra, erkek, sertleşmeyi yitirdiği zaman, kadın ileriye doğru eğilir ve gevşek penisi vajinasına tıkıştırır. Böylece, tamamen edilgin bir biçimde sırtüstü uzanmış olan erkeğin üzerine oturur. Sonra da penis içinde iken öylece kalır. Birkaç dakika sonra, penisin sertleşmesi için yavaşça hareket etmeye başlar. Erkek, orgazma yaklaşırken yine kadına işaret verir. Kadın da penisi çıkarıp önce olduğu gibi sıkıştırma tekniğini uygular. Bir kere erkek sertleşmesini yitirir, kadın da gevşek penisi vajinasına tıkıştırır ve bu yinelenerek sürer.

Bu tıkıştırma ve sıkıştırma en azından üç sevişmede birkaç kez yinelenmelidir. Bu denemeler erkeğin orgazm zamanlamasını denetebilmek için güven duygusu kazanmasına değin düzenli olarak sürmelidir. Yalnızca ilk birkaç hafta, sırtüstü uzanan erkeğin üzerinde oturan kadın pozisyonunun terk edilmemesi salık verilebilir. Bu denemeler sonucunda orgazm zamanlaması düzene koyulmadıysa ya da bir iki yerinde uygulamadan sonra tekrar orgazm olduysa, aynı uygulamaya yani sıkıştırma tekniğine yine başlanmalıdır. (Eğer erkek kendini ona kaptırırsa sıkıştırma tekniğinin her zaman çalışması beklenemez.)

Bazı seks terapistleri, sevişme pratiklerinde ne erkek ne de kadının tam cinsel doyumu amaçlamadıklarına inanırlar. Bazıları da herhangi bir özel çaba olmaksızın, bir sevişme sonunda boşalmanın olmasına izin verilebileceğini düşünür. Böyleleri için tam rahat bir havanın olmasının, bu araştırmaların başarısı için önemi büyüktür. Bu işi yapmak için kesinlikle baskı olmamalıdır. Zamanı uzatmak isteyen erkekler için başka bir teknik de San Francisco’da bulunan California Üniversitesi Tıp Fakültesince geliştirilmektedir. Bu program, temelde sıkıştırma tekniğini güvenilir bulmaz. Bunun yerine erkekler (ilkönce yağsız, sonra yağlanarak) 5 dakika mastürbasyon yaparak orgazmını geciktirmeyi öğrenirler.

Erkek, bu ilk adımları tamamen başardığında, 15 dakika için orgazmını geciktirebilene değin (yeniden ilkönce yağsız, sonra yağlı olarak) kendisine eşinin mastürbasyon yapmasına izin verir. Böylece eşler, yukarıda tanımlanan, istenmeyen birleşme biçimlerine geçebilirler. Erkek her durumu 15 dakika uzatabilene değin adım adım ilerler. Bütün bu çabalar, iyi çalışıyor görünmesi dışında pek dramatik değildir.

ORGAZM YOKLUĞU

Penisin sertleşmesini başaran hemen hemen tüm erkekler, aynı zamanda orgazmı da başarırlar. Yani durgunluk aşamasında ortaya çıkan güçlüklere sahip olan kadınların tersine, erkeklerin normal olarak cinsel tepkilerini tamamlayabilecekleri bilinmektedir. (Bkz. «Erkeğin Cinsel Tepkisi» ve «Kadının Cinsel Tepkisi») Ancak bazı seyrek durumlarda erkeklerin yalnızca mastürbasyon ya da cinsel ilişkinin başka özgün biçimleriyle orgazma ulaşabildikleri görülmüştür. Örneğin, penisi kadının ağzında ya da vajinasında olduğu sürece bir erkek orgazma ulaşamayabilir. İşte bu durumda gebe kalmak isteyen ya da tatmin etmekten hoşlanan bir kadın, kendini düşkırıklığı içinde bulabilir. Eşi bir ereksiyon için kolayca çaba gösterebilir, ancak erkek, orgazma yalnızca ya kadının vücudundan kendini çektikten sonra ya da onun varlığından tümüyle uzaklaştıktan sonra ulaşabilir. Çok açıktır ki, bu garip duruma erkek, orgazm olmak istediği halde onu önleyen bazı akılsal ve duygusal kuşatmalar neden olmaktadır. Örneğin, aşırı zor ya da kadının gebeliğinden anlamsızca bir korkuya kapılabilir ya da kadının şirinliğinden zevk alan erkek, bundan çok hoşlanmayabilir. Başka bir durumda erkek, ilk travmatik bir denemenin kurbanı olabilir. Böylece, «gece ıslatırken» ya da mastürbasyon yaparken anababası tarafından cezalandırılan bir çocuk, daha sonra kendisini birleşme sırasında orgazma ulaşamayacağı korkusu içinde bulabilir. Bazı durumlarda ise kadının ağzında ya da vajinasında bir pisliğin görünmesi biçiminde hoş olmayan bir cinsel karşılaşma, yaşamın sonraki dönemlerinde bu yeteneksizliğe yol açabilir.

Öteki cinsel işlevsizlikler gibi, uygun denemeler ve eşlerin gereksinimleri, istekleri ve korkularının tam bir iletişimiyle, birbirlerine karşı eşlerin istenmeyen tutumlarıyla bu sorunların üstesinden gelinebilir. Örneğin, erkeğin orgazm olmasını mastürbasyonla yavaş yavaş beceren bir kadın, bununla erkeğin korkuya kapılmışcasına geliştirdiği davranışlarını kırmayı başarabilir. Erkek, kadın orgazm olduğu sırada da boşalmayı gerçekleştirmeye başladığı gibi, kadının içinde ya da yakınında boşalma düşüncesini kabul etmeye de başlayabilir. Burada birleşme dışı cinsel ilişkinin oldukça zevkli biçimlerinin, eşleri çok daha rahatlatabileceğin! bir kez daha anlamış bulunuyoruz. Bazı durumlarda uzman seks terapistleri, bu yolu öğütleyebilir.

Bu olayın tedaviyle giderilebileceğini bilmelerine karşın, hâlâ tüm çiftlerin buna pek önem vermediklerine de dikkat çekmeliyiz. Aslında, bir kadının ağzını ya da vajinasına kolayca boşalmayan bir erkek, bu durumda bile kadını orgazma ulaştırabilir. İlkönce erkek, cinsel bakımdan doyuma ulaştırılır. Sonra da mastürbasyon ya da herhangi bir uygun yöntemle kadını orgazma ulaştırabilir. Böylece her iki eş de doyum verici bir cinsel ilişki gerçekleştirmiş olabilir ve gebelik önleyici yöntemlere başvurup vurmamayı hiç düşünmeksizin ilişkilerinin verdiği avantajdan pekâlâ hoşlanabilirler. Öte yandan, eğer eşler bir çocuk yapmaya karar verirse, bu isteklerini yapay döllenmeyle her zaman yerine getirebilirler. (Bkz. «Kısırlık»)

Belki, erkeklerin etkin olarak boşalmasız birleşmesini teşvik eden eski belirli dinsel grupların varlığından söz etmek de gerekebilir. Bu birleşme türünün çok kere (aynı zamanda karezza ya da coitus reservatus olarak bilinir) sevişmeyi saatlerce uzatabileceği ve bir çiftin ruhsal gelişimini hızlandıracağı varsayılmalı. Böyle bir çift için, erkeğin orgazm yokluğunun hiçbir zaman sorun olmayacağını söylemek bile gereksizdir.

KADINDA CİNSEL İŞLEVSİZLİK

Erkeğin, kadınların tüm olası cinsel işlevsizliklerini tanımlamak için kullandığı tek bir sözcük vardı bir zamanlar: Frijid. Yani soğukluk. (Frijid: Latince soğukluk anlamına gelen «frigidus» dan türemiştir.) Bugün belirsiz ve küçültücü olan bu terimin, artık kabul edilebilirliğinin kalmadığını biliyoruz. Aslında erkeğin ve kadının cinsel tepkilerinin tamamen birbirine benzediği gibi, kadınların cinsel yetersizlikleri de benzerdir. İşte bu yüzden her iki cinse de uygun düşebilecek bir terminolojiye gereksinim duyuyoruz.

Modern seks araştırmacıları, kadın olsun erkek olsun, her ikisinin de cinsel tepkilerindeki işlevsizliklerin üç ana yolla ortaya çıktığını göstermişlerdir:

1 – Cinsel organların gerekli ilk tepkiyi gösterememesinden dolayı birleşmenin başlayamaması, her iki cinste uyarım eksikliği (kadında vajinizm.)

2 – Eşlerden her ikisinin, ya da birisinin durumu nedeniyle orgazmın ya çok erken ya da çok geç olması sonucu, birleşmenin boşa gitmesi (doyumsuz orgazm zamanlaması.)

3 – Hiç orgazma ulaşılamaması (orgazm yokluğu).

Aşağıda, kadında etkili olan üç ana yetersizliğe değinilmektedir.

Uyandırma Eksikliği ve Vajinizm

Erkeklerde, penisin sertleşme eksikliği fiziksel olarak kadınlarda görülen yağlanma eksikliğine eşittir. Bununla birlikte, bir kadın için bu yetersizlik yapay yağların kullanılmasıyla kolayca düzeltilebileceğinden, bir erkeğin eksikliğinden daha az yıkıcıdır. Böylece gevşek penisli bir erkeğe benzemeyen, vajinası yağlanmamış bir kadın, eğer böyle bir yol seçerse birleşmeye kolayca başlayabilir. Ancak erkekler gibi kadınlar da aynı zamanda birleşmeyi erkeğin istemesinden kaçınan bir durumda olabilirler. Bazı kadınlar istemdışı kas spazmlarını vajina ağzını kapalı tutmasından dolayı birleşmeyi gerçekleştiremezler. Sonuç olarak, erkeğin penisinin girdirilmesi son derece güç ve hatta olanaksızdır. İşte bu durum vajinizm olarak bilinir. Çok seyrek durumlarda, yaralanmalar ya da dış cinsel organların hastalığı ile cinsel ilişki sırasında acıya neden olur. Böyle bir durumda fiziksel nedenlerin tedavi edilmesi gerektiği açıktır. (Bkz. «Cinsel İlişki Sırasında Acı»)

Bununla birlikte, vajinizmin nedenleri hemen hemen tümüyle psikolojiktir. Örneğin, penisini sertleştiremeyen ya da sertliği koruyamayan bir kocadan dolayı kadın, birleşmedeki bu boş, anlamsız girişimler karşısında sinirli ve hassas olabilir. Bu ise vajinanın istemdışı gerilmesine neden olur.

Öte yandan, normal cinsel tepkileri olan bir erkek bile, kadının vajinası-nı her zaman giremeyecek kadar sıkı bulursa sonunda o da işlevsiz bir duruma gelebilir. Böylece çiftler, bu sorunun belirmesinden sonra küçücük bir farklılığa uğrayan bir karşılıklı düşkırıklığı kısırdöngüsüne girebilirler. Sorun ortaya çıkınca her ikisinin de tedavi olması gerekir. Vajinizmin başka bir olası nedeni de, kızlara seksin pis ve kötü olduğunu öğreten katı, pürita-nik eğitim biçimidir. Böyle olumsuz bir tutum, kadının her durumda normal işleyen cinsel yönünü pekâlâ engelleyebilir. Öte yandan, kadının vajinizmi, istenilmeyen bir eşle birleşme ya da tecavüz gibi bazı olumsuz travmatik deneyler sonucu da ortaya çıkabilir.

Nedeni ne olursa olsun, eğer çiftler işbirliğine istekliyse, vajinizm her zaman başarıyla tedavi edilebilir. İlk ve en önemli terapatik adım, basit bir eğitimdir. Bir seks terapisti, olayı ayrıntılı olarak açıklar ve sonra kadını muayene masasına yatırarak sorunu fiziksel olarak gösterir. Terapist, kadının vajinasına elini sokmaya çalıştıkça, istemdışı spazm vajina ağzını kapatır. Sonra kadından eşinin yardımıyla bir ovucu muayene eldiveni giymesi ve kendisini sıkışıyor hissetmesi istenir. Bir kere her iki eş de birleşmek için gerçekte açık bir fiziksel engelle karşılaştıklarını anlarlar. Şimdi uygun pratik adımlar almaya hazırdırlar. Terapist, eşlere kendi özel yatak odalarında kullanabilecekleri büyüklükteki derecelendirilmiş birkaç özel vajinal genişletici verir. Orada kadının yönetiminde, erkek, kadının vajinasına en küçük genişleticiyi sokmaya başlar. Kadın giderek gevşedikçe, erkek daha büyük genişletci kullanabilir ve birkaç gün sonra kadından geceleyin birkaç saatliğine büyük genişleticilerden birini vajinasında tutması istenir. Sonunda erkek, mekanik aletler yerine kendi penisini vajinaya girdirmeyi deneyebilir. Genişletici, her gece kullanılırsa vajinal spazmlar çok kere bir haftadan daha az bir zaman içinde görünmez olur. Ancak, bazı seyrek durumlarda, genişleticilerle birleşmeden önce bir aya yakın bir süreye gerek duyulabilir.

Başarılı fiziksel terapi çok kere bazı psikolojik danışmanlarca izlenebilir. Bu, müşterilerinin güvenini kazanmak ve onları herhangi bir gerilim ve yanlış anlayışlardan kurtarmak için terapistler açısından en uygun yoldur. Vajinal spazmların yalnızca birleşmeden önce değil, penisin vajinaya girdiril-mesinden sonra da olabileceği ve böylece kadının vücudunda onun kıskıvrak yakalanacağı biçiminde yaygın bir inanışın olduğunu da belki bu arada belirtmek gerekir. Ancak insanlar arasında bu olası değildir. (Olay, aynı zamanda «penis captivusu» olarak da bilinir. Bu yalnızca belirli hayvanlarda görülür.)

Doyumsuz Orgazm Zamanlaması

Orgazma, çoğu erkekten daha yavaş ulaşan kadınlar vardır. Tek başına seks yaptıklarında herhangi bir neden yoktur kendilerini yetersiz görmek için. Ancak cinsel ilişkiye başladıkları zaman kendilerini dezavantajlı bir durumda bulabilirler. Erkek eşleri daha çabuk orgazma ulaştığından, onları doyumsuz bırakırlar.

Geçmişte, bu sorunun yalnızca başarısız terimiyle belirlenmesine alışılmıştı. Oysa, bugün konuyu erkek-dişi düzeltmesinin bir sorunu olarak görmenin daha gerçekçi ve yararlı olacağını anlıyoruz. Aslında verilen uygun uyarımları, ortalama erkek kadar, ortalama kadın da çabuk yanıtlayabilir. Birçok kadın, aynı zamanda cinsel tepkilerini hızlandırmak için mastürbasyon yapmaya uğraşırlar. (Bkz. «Kadının Cinsel Tepkileri») Hâlâ böyle bir etkinlikte küçük bir meziyet olduğunu ve acelesiz aşk yapmanın, orgazm için yarışa girmeye yeğ tutulduğunu hissedebilir bir kadın. Aynı zamanda birleşme sırasında birden çok orgazm olmaktan da hoşlanabilir ve bu onun eşiyle, birlikte daha iyi bir cinsel düzeltme istemesi için yeterli neden olabilir.

Bereket versin, böyle bir düzeltme, eşler yeterli ölçüde harekete geçirilirse hemen hemen her zaman başarılabilir. Modern seks terapistleri, cinsel ilişkilerini uzatabilmeleri için hem erkeğe hem de kadına yardım edebilecek bazı basit denemeler geliştirmişlerdir.

Hatta bu alıştırmayla eşlerin her ikisi de istedikten sonra, kadın, erkeğin orgazmını geciktirmeyi gerçekleştirebilir. Erkeğin cinsel yeteneklerinin düzeltilmesinin bir sonucu olarak, kadının kendisi de daha sonra çok hevesli olabilir. Kısacası, doyumsuz orgazm zamanlamasının her iki cins için de

bir sorun olmasına gerek yoktur. (Alıştırmaların ayrıntılı bir tanımı için «Erkekte Cinsel İşlevsizlik»e bakınız.)

Sonunda, yaygın bir inanışa göre, cinsel etkinliğin, erkek olsun kadın olsun, her ikisinin de aynı anda orgazma ulaşmak olduğunu burada belirtmemiz gerekir. Ancak böyle bir idealin izlenmesi yarardan çok zarara yol açabilir. Bu, eşlerin her zaman birbirlerinin tepkilerini denetlemesi ve gözlemesine neden olabilir ve dolayısıyla onların kendiliğinden tutumlarının köküne kibrit suyu dökülmüş olur. Birlikte orgazmı, arzulanan bir rastlantı olarak düşünmek daha doğrudur.

Orgazm Yokluğu

Hemen hemen tüm erkekler kolayca orgazma ulaşırken, birçok kadın bu basit amacı başarmak için onu zor bulur. Bunun çok değişik nedenleri olabilir, ancak en önemli nedeni, hiç kuşkusuz yaşamın ilk başlarında toplumu-muzca kabul edilen cinsel zevke karşı olumsuz tutumdur.

Batı toplumlarında kızların cinsel gereksinimlerini geliştirmek, kendi cinselliğinden övünmesi ve cinsel etkinlik yetkisi verilmesi gibi çok doğal şeylerin bile özendirilmediğini sık sık gözlemlemekteyiz.

Ancak ilk çocukluk yıllarının tersine, kızlara güzel, hoş, uygun terbiyeli ve bakımlı olmaları öğretilir. Onlardan cinsel tepkilerini denetlemesi, gizlemesi, ya da yadsıması istenir ve vücutlarının ne olup olmadığını araştıracak cesaretleri kalmaz. Kızların bazı belirsiz romantik gösterilerle eğlenmesine izin verilir ama birtakım pratik cinsel deneyimlerin derhal önüne geçilir. Böyle deneyimler arayan kızların bir hiç ya da bayağı yaratıklar oldukları söylenir. Aynı zamanda onlara, kadınları cinsel nesneler olarak kullanan ve kötü yola iten, adi ve hayvansı içgüdüleri olan erkeklerden uzak durmaları söylenir. Kadınların da aynı içgüdüye sahip olabileceği ya da karşılık verebilecekleri asla kabul edilmez.

Bu olumsuz koşulların sonucu olarak, birçok kadın, gerçekdışı ve çok sınırlı cinsel değerler geliştirir. Cinsel olmak için bazı özel izinlere gereksinim duyduklarını ve bu iznin kendilerine çok alışılmamış, hemen hemen ideal koşullarda verilebileceğini hissederler. Ne yazık ki bu ideal koşullar gerçek yaşamda hiçbir zaman bulunamaz ve böylece kadın tam olarak cinsel kapasitesinden hoşlanmakta yeterince rahat davranamaz.

Bu genel elverişsiz durum dışında, kuşkusuz kadınlar da kendi kişisel nedenlerinden ötürü orgazm olmayabilirler. Örneğin, bir kadın cinsellik yönünden özellikle katı dinsel bakış açılarının etkisi altında yetişmiş olabilir ve bu yüzden de seksten hoşlanmaz. Başka bir durumda, gerçekten çok fazla sevmediği bir eşle birlikte olabilir. Bu durumda kadın erkeğin etkisinde kalmamak için kendini gemler. Bir başka durumda ise erkeğin kendisi cinsel bakımdan yetersizdir, bu da kadında kötü ve olumsuz bir etki yapar. Aynı zamanda yalnız karşıcinsel ilişkilerden hoşlanmayan, ancak kendi cinsinden olanlarla ilişki kuran eşcinsel kadınlar da vardır. Sonunda kişinin, bazı kişilerin seksle pek fazla ilgilenmeyebilecekleri olasılığına kendini inandırması gerekir.

Yaşamlarında hiç orgazm olmamış ya da uzun zamandır bunu başaramamış kadınlar vardır. Oysa bugün terapistlerce bu kadınlara uygun yöntemlerle yardım edilebilmektedir. Şimdiye dek bu terapilerin en iyi olanı Masters ve Johnson tarafından tasarlanmıştır. Onların kısa zamanlı programlarında, dolaylı yoldan denetlenen alıştırmalar ve yoğun danışma yoluyla, eşleriyle birlikte orgazm olmayan kadınlar tedavi ediliyorlar. Başvuran çiftlerin sekse ve birbirlerine yaklaşımı yeniden sağlamaya çalışılır. Alıştırmalar, özel olarak çekingen doğal cinsel tepkileri engellememeyi amaçlar.

Açıktır ki, cinsel özel tedavilerinin yerine gerçek bir şey önermiyoruz. Bu kitapta «Bunu kendiniz yapınız» gibisinden herhangi bir cinsel terapiyi salık vermeye de girişemeyiz. Bununla birlikte, genel bilgi olarak, orgazm olmayan kadınlara terapistlerin salık vermiş olduğu bazı fiziksel alıştırmaları tanımlayabiliriz.

Bu alıştırmaların ilki öz olarak gevşek ve isteksiz vücuda basitçe sürtünme ve temas etmeyi içeriyor. Bu çiftler erojenik bölgelerinin keşfine ve herhangi bir baskıya uğramaksızın duyusal zevk hissetmelerine izin veriyor. Bu biçimde birbirlerini zevklendirdikleri zaman, zevklerini artırmak için birbirlerinin ellerine kibarca yol gösteriyorlar. Bu, kadının «ıslatma» ve «cenabet» gibi seks korkularını yenmesine yardım edebilir. Ayrıca eşlere vücut losyonları ya da masaj yağları kullanmaları önerilmekte.

Bu alıştırmalardan birkaç gün sonra çiftler, kadının cinsel organlarını uyarma üzerinde yoğunlaşmaya başlıyorlar. Bunu yapmanın en iyi yolu, bacaklarını açarak uzanmış bir kadının bacakları arasında erkeğin oturması-dır.

Bu pozisyonda erkek, kadının göğüslerini ve vulvasını uyarırken, kadının yeniden güvenini kazanmasına yardımcı olur. Kadın bu kez de erkeğin elini tutarak vücudunun kendisine en çok zevk veren bölgesinde gezinmesine yol gösterebilir. Aynı zamanda erkeğin duyarlı klitoris başına doğrudan sürtünmekten kaçınmasını ve bunun yerine genelde klitoris bölgesi ve küçük dudakları okşamasını söyleyebilir. Kadın, cinsel olarak heyecanlandığında vajinası doğal olarak yağlanmaya başlar ve bu yağlanma, tahriş olasılığını azaltmak için klitoral bölgeye yayılabilir. Bununla birlikte, her iki eş de orgazma ulaşmamaları için uyarılır. Bunun yerine cinsel duygularından zevk duymaları ve o anın zevkine kendilerini tamamen kaptırmaları teşvik edilir.

Eşler bu basit alıştırmaları yapmayı öğrenip bunlardan hoşlanmaya başladıklarında, gelecek adım için hazır olduklarını da göstermiş olurlar. Bu adımda erkek, edilgin bir biçimde sırtüstü uzanırken, kadın üstte birleşme pozisyonu alır. Sonra kadın bacaklarını açar ve kendisini penisin üzerine doğru alçaltın Artık penis vajinaya girmiştir. Kadın duygulanmak için bir süre hareketsiz kalır. Ancak birkaç dakika sonra basit nazlardan başka herhangi bir özel amaç olmaksızın, yavaş yavaş hareket etmeye başlar. Nihayet erkek kendi kalça hareketleriyle kadının hareketlerini yanıtlayabilir. Eşlerin bu sırada orgazma ulaşmayı değil de ayrıntılardan hoşlanmaları istenir. Orgazm olmuşsa da buna hoş bir sürpriz gözüyle bakılmalıdır.

Birbirlerinin kollarında yeniden gevşemek ve çok istenildiği zaman bu birleşme türünü kesmek, bir çift için çok kere yararlı olabilir. Bazı basit hazlar, yeni bir uyanma ve penisin yeniden girdirilmesine götürebilir eşleri. Erkek olsun kadın olsun, her ikisi de cinsel sabırsızlıklarını denetlemeyi öğrendikleri ve birbirlerinin cinsel tepkilerini rahatlattıkları zaman, yan yana bir pozisyonda birleşmeyi deneyebilirler. Kadının üstte olduğu pozisyonda deneyim kolaydır; erkek, bir dizini kaldırarak sırtüstü uzanır. Kadın, erkeğin üzerinde, bir bacağı onun bacakları arasında gerilir ve yana doğru inerek yan yana duruş pozisyonunu tamamlar.

Bu alıştırmaların hepsi uygun bir biçimde yapılırsa, er geç kadının yasaklardan kurtulması sağlanır ve böylece onun orgazma ulaşmasının yolu açılır. Ancak ek terapi gerektiren bazı durumlar da olabilmektedir. Örneğin, bazen birleşme sırasında kadının cinsel tepkileri geniş ve gevşek bir vajinadan dolayı bozulur. Başka bir deyişle, vajinayı çevreleyen vücutiçi kaslar görevini yapamaz ve vajinal duvarlarla penis arasında yeteri kadar sürtünme olmazsa, penis zayıf bir durumda kalır. Bu durumda eşlerin her ikisi de penisin girip girmediğini hissetmeyebilirler.

Böyle durumlarda, güçlendirilmesi gereken ana kas işlevsizliği, «pu-boccocoygues» diye bilinir. Bu kas, tam kalça bölgesinin ana halka kası (büzgen) olarak tanımlanabilir ve kasıkkemiğinden kuyruk sokumu kemiğine, ya da sırtta, belkemiğinin sonuna değin uzanır. Birkaç on yıl önce Arnold H. Kegel adında bir jinekolog, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda, herhangi bir kadının uygulayabileceği bu özel kaslar için bazı uygulamalar geliştirdi. Doğal olarak kadın, ilkönce bu kasların kendi yaşamında nasıl belirleyici olabileceğini öğrenmelidir. Bunu sağlamak için, bacaklarını elverdiğince açarak tuvalete oturması salık verilir. İşemeye başlayıp da ardından durdurabilirse, sidik boşalmasını durdurabilen kasların, pubococoygues kaslarının farkına varır. Artık kaslar belirlenmiştir. Kadın fırsat bulduğu her yerde bu kasılma pratiğini yinelemelidir. Kaslar sertleşene değin, günde üç-beş dizi olmak üzere… Her dizi bu kasları 10″ kez esnetir. Sonuç olarak, vajina ve penis arasındaki temas daha yakınlaşacağından, birleşmeleri de haz verici bir durum kazanır. Vajina duvarları çok az sinir uçları içerdiğinden, kadın herhangi bir duygu algılamaz, ancak vajinal hazneyi çevreleyen kaslar sinir uçları içerir ve bu kaslar sertleşirse uyarımları algılayabilir ve böylece benliğine hoş bir duygu yayılır. Herhangi bir durumda, vajinal kasların kontrol yeteneği, cinsel ilişkilerini çoğaltmak isteyen herhangi bir kadının, bu durumun sürmesini hoş karşılamış olmasıyla sınırlanır.

Bir kadının cinsel tepkilerini çoğaltmak için, kullanılan başka bir yöntem de elektrikli vibratör uygulamasıdır. Çeşitli vibratör türleri içinde, pilli ve penis biçimli olanı en çok tutulandır belki de. Oysa bu vibratör en az etkin olandır. Daha yararlısı plastik bir koruyucu içinde, küçük bir elektrik motoru içerir.

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Cinsel Uyumsuzluk

8. CİNSEL UYUMSUZLUK

Toplumumuzda «uyumsuzluk» sözcüğü o denli yanlış kullanılıyor ki, insanlar enerjik, meraklı, eleştirel, girişken ve yaratıcı olmaya görsün, kendiliğinden gelişen herhangi bir şeyden korkan pek uyumlu kişilerce, hemen uyumsuz damgasını yemekten kurtulamıyorlar. Temel sorunlardan biri, çok kere baskıcı yaşam koşullarına edilgin bir biçimde boyun eğmiş pek düzenlilerin durumudur. Bazı durumlarda uyumsuzluk tek uygun tepki oluyor bu kişiler için. Bu, özellikle cinsel baskı açısından doğrudur.

Cinsel ilgilerinden vazgeçmekte zorluk çekmeyen, dar cinsel rollere seve seve uyan ve resmi cinsel ahlakla asla sorunu olmayanların insancıllıkları pek seyrek görünür ve (böyle birileri varsa) pekâlâ duygusuz, tehlikeli karakterler olabilirler.

Gerçek yaşamda bu türden bütünüyle düzenli kişilere rastlamak büyük bir şanstır. Aslında çok dürüst New England püritenleri bile günah işlemekte her zaman özgür değildir. Onların katı kültürel kurallarına nasıl uymaya çalıştıklarının da önemi yok, hem zaten uzun zamandır asla başaramadılar bunu. İşte onların gerçekdışı standartları! Gerçekte onlar cinsel olarak uyumsuzdular, ama kendilerini suçlu görmek için küçük bir nedenleri vardır.

Bugünkü ABD kültürü hâlâ birçok püritenik öğeler içermekte; üstelik geleneksel engellerin çoğundan kendinizi kurtarmış olmanıza karşın. Oysa ahlaksal değerler, ceza yasaları ve tıbbi standartlar hâlâ bir keyfilik ve çok kısıtlı cinsel ülküler yansıtıyor. İşte bu durumda belirli miktarda uyumsuzluk kaçınılmaz bir hale geliyor. Başka bir deyişle, bugünkü koşullar altında cinsel yaşamlarının çok iyi yürüdüğünü oldukça az sayıda insan açıklayabilir.

Öte yandan, bu, tam cinsel özgürlük mümkün olmadıkça açık bir soru olarak kalıyor. Biraz açarsak, cinsel sorunlar insanın basit bir parçası olabiliyor. Bu, belki de uygun yaratıklar olarak bizlerin ödemek zorunda kaldığı bir bedeldir. Herhalde genelde hoşnutluk üzerine diretmek küstah ve çocuksu görünür. Olgun bir insan bazı düşkırıklıklarıyla yaşayabilir ve çevresinde her zaman bir uyum olmasını beklemez. İlerlemek için uygun bir durum gördüğünde, bu uğurda seve seve çalışır, ancak aynı zamanda neyi değiştiremeyeceğini kabul etmeyi de öğrenir.

Bu yüzden, dünyanın genel kusuru, gerekliliği ve uygarlığımızın kaçınılmaz bozukluklarını hesaba almamakla, cinsel uyumsuzluğun her örneğiyle düzenini bozmamalıyız. Aslında bu, genelde yaşamın bir simgesidir yalnızca. Hatta kişisel cinsel arzuların bütünündeki hazır baskılar ve onların tam doyumları üzerindeki dirençli ısrarların her ikisi de çok daha büyük bir ilgiyi hak etmiş görünüyor. Çoğu insanlar bu iki uç arasında kendiliğinden akla uygun bir denge bulmaya çabalıyor. Bu insanlar pekâlâ uyumsuz olabilirler. Ancak herhangi bir uzmanın yardımını ne istiyor ne de ona gereksinim duyuyorlar. Aşağıda belirtilecek olanlar kolayca yanlış anlaşılabileceğinden, herkesçe kabul edilen bu gerçekleri burada bir kez daha yinelemeyi gerekli buluyoruz. Biz, cinsel uyumsuzluğun çeşitli özgün biçimlerinin tartışmasını önceden başlattığımız için, onların gösterdiği doğal olmayan koşulları, suçları, hastalıkları ya da ahlaksal suçları burada ayrıntılarıyla tartışmayacağız.

«Normal» cinsel uyumculuk ve rahatlık eksikliğinin basit kişisel ilişkileri sürdürme yetenekleriyle, ciddi bir biçimde kötü bir noktaya götürebilen bazı erkekler ve kadınlar kolayca tanınır. Başka bir belirli yolla belirli insanlar, öyle kolay rahatsız olurlar ki, ya kendi ilgileri ya da eşlerininkine müdahale doğru ve gerekli bir görünüm kazanır.

Kuşkusuz, sözcüğün alışılmış anlamıyla kusurları, bozukoluşum ya da özür gibi hastalıkları söz konusu yapmıyoruz. Bunlar kitabımızın «Kimi Bedensel Sorunlar» bölümünde tartışılacaktır. Bunun yerine, bir kişinin bedeninin sağlıklı olduğunu ve psikolojik doğasından gelen cinsel sorunlarını dikkate alıyoruz. Örneğin, kimi erkek ve kadınlar, cinsel sorunların psikolojik bozukluklarına katlanırlar. Onların durumunu genel mesleki terimle belirleyecek olursak, «cinsel yetersiz» tanısıyla açıklıyabiliriz. Bununla birlikte, bu tür insanların pek çoğuna özel cinsel terapiyle yardım edilebilir. Bazıları cinsel davranışlarında öyle beceriksiz bir katılık içindedir ki, ne kendi kendilerine mutlu olurlar ne de başkalarına saygılı davranırlar. Onların cinsel işlevi ya bazı engeller ve kendi kendini koruma ahlakı oluşturur ya da doğrudan saldırıya dönüşür. Bu yüzden onlar yalnızca yıkıcı ve zorlayıcı olarak tanımlanabilirler. Son derece uç örneklerde, böyle bireylerin yasayla engellenilmesi gerekir. Bununla birlikte onlar da psikoterapinin bazı yöntemlerinden oldukça yararlanabilirler.

Sonuçta, anatomik yapıları nedeniyle oldukça uyumsuz durumda bulunan insanlar da vardır. Kendi hataları olmamakla birlikte bu kişiler gerçek biyolojik cinsiyetlerine karşıt bir cinsel kimlik geliştirmişlerdir. Bunlar, kendilerini yanlış bir vücutta kapana kıstırılmış gibi hissederler ve bu yüzden yanlış düzeltilene değin gerçek mutluluğun tadını alamazlar. Yalnızca bir cinsiyet değişimi, onları kafa bakımından gerçekten tam bir huzura kavuşturur. Transseksüel olarak adlandırılan bu insanları amaçlarına daha da yaklaştıracak herhangi bir profesyonel müdahalenin onlar için büyük bir değeri olduğu açıktır. Aşağıdaki sayfalarda transseksüelizm, sorunsal cinsel davranış ve cinsel yetersizlik üzerine bazı temel bilgiler yer almaktadır. Bu davranışların bazılarının toplumsal görünümleri kitabımızın «Seks ve Toplum» bölümünde daha ayrıntılı bir biçimde işlenmiştir.

CİNSEL İŞLEVSİZLİK

Önceki bölümde de gördüğümüz gibi, bazı erkek ve kadınların cinsel ifadeleri, bedensel uyumsuzluklar, özürler, hastalıklar ya da yaralanmalardan dolayı (Bkz. «Bazı Fiziksel Sorunlar») sınırlıdır. Bunların yanı sıra psikolojik nedenlerle cinsel tepkileri zayıflamış, duyguları körelmiş, hatta büsbütün silinmiş olan ve bu yüzden cinsel ilişkiden tam bir zevk alamayanlar da vardır. Bugün böyle bir kişi genel olarak «cinsel yetersiz» ya da «cinsel işlevsiz» olarak nitelendirilmektedir.

Cinsel yetersizliğin fiziksel ya da psikolojik nedenleri arasındaki ayrıma, beden ve aklın birbiriyle son derece yakın ilişki içinde olmalarından dolayı kesin bir sınır çekilemiyor ve bu yüzden de belirli bir noktaya değin keyfi oluyor. Bundan başka, herhangi bir kişideki cinsel yetersizliği tartışmak, işi aşırı basite indirgemek olabilir. Çünkü, kural olarak bu kişi kendisini başka bir kişiyle ilişki içinde gösterir. Hatta birçok durumda, iki kişi arasındaki cinsel yetersizliği konuşmak çok daha yararlı olabilir. Herhalde bugün seks terapistleri, pek çok çiftte görülen sorunun tek tek kişilerde daha az görüldüğü varsayımı üzerinde duruyorlar. Buradan kalkarak, eşlerin her ikisinin de tedavisi üzerinde ısrar ediyorlar. Şu yakınlarda, tüm Amerikalı evlilerin yarısından çoğunun, en azından eşlerden birinin cinsel yetersizliğin bazı biçimleriyle karşı karşıya bulunduğu ileri sürülmüştür. Kuşkusuz bu durum cinsel bakımdan yeterli sayılan öteki eşlere de yansıdığından, eşlerin her ikisi de yaşamlarını bir dizi cinsel engelle doldurmuş oluyorlar. Kuşkusuz bazı durumlarda, bu engeller sürekli bedensel .özürlerden kaynaklanıyor. Gerçi bazı gerçekçi danışmanların yardımıyla bazen cinsel seçim olanağı artırılıyor ve bu nedenle akla yatkın minimum bir doyum sağlanabiliyor. Oysa çoğu kez sorunlar psikolojik kökenlidir ve bunlar modern seks terapisitlerince tümüyle yok edilebilmektedir.

Öte yandan, bu alanda ilk öncü çalışmaları 1960′larda gerçekleştiren William H. Masters ve Virginia E. Johnson’un yolundan gidilerek bugün ABD’nin birçok kesiminde başarıyla uygulanan yeni değişik teknikler geliştirilmektedir.

Seks terapinin büyük başarısı ve terapiye artan istemin yeni cinsel tutumlar için duyulan genel gereksinimin önemini artırması oldukça ilginçtir. Cinsel sorunlar yaygınlaşmış görünüyor ve kişi kesin bir örneği tartışırken, artık sorunun öneminden kuşku duyulmuyor.

Geçmişte, bir erkeğin cinsel yetersizliği sık sık bazı kötü felaketlere ya da büyüye (eğer masum olduğuna inanılıyorsa) ya da «yozlaşmaya », «suis-timale», «ahlaksızlığa» ve «aşırılığa» (durumundan sorumlu tutuluyorsa) bağlanıyordu. Bugün, bununla birlikte biz her iki açıklamanın da yanlış olduğunu ve gerçek nedenin başka yerde yattığını öğrenmiş bulunuyoruz. Aslında seks terapistlerinin gösterdiği gibi, insanlar cinsel bakımdan esasen katı yetişme, travmatik cinsel deneyimler, cahillik, dar dinsel inanışlar, bilgili olmayan din adamlarının kötü öğütleri, evlilikte bilgi almak için başvurulanlar, hekimler, psikoterapistler ve öteki uzmanların etkisiyle yetersiz hale gel-

mektedir. Bu farklı nedenlerin tümü sırasıyla uygarlığımızın cinsel bakımdan baskıcı karakterinde iz bırakmış olabilir.

Hepimizin yaşamında yer alan cinsel baskılar, çeşitli biçimde görünürler ve bunların çoğu, kitabımızın değişik bölümlerinde ele alınıyor. Bununla birlikte, insanın cinsel işlevine bakışta, herhangi birinden çok daha anlamlı görünen bir olumsuz özgün etmene dikkat çekebiliriz: Erkek ve dişi cinsel organlarına karşı hemen hemen özel ilgi, hatta sabit fikir. Cinsel organlara yüklenen bu abartılmış önem, yalnızca sıradan bir insanı değil, aynı zamanda insanın cinsel kapasiteleri üzerine nitelikli çalışmalar yapan belirli seks kuramcılarını bile şaşırtmıştır.

«Jenitallik», yüce cinsel ülkü olarak hâlâ tahtını korumaya devam ediyor. Sonuç olarak, toplumumuzdaki cinsel ilişkiler üçlü bir çarpıklığa dayanıyor.

• Erkeğin etkinliğinin aşırı vurgulanması (Kadının edilginliği pahasına)

• Birleşmenin aşırı vurgulanması (Cinsel ilişkinin öteki biçimleri pahasına)

• Orgazmın aşırı vurgulanması (Acele etmeksizin ulaşılan duyusal zevkler pahasına)

Bu yüzden, karşımızda cinsel bakımdan işlevsiz olan sayısız erkek ve kadın buluyoruz. Son yıllarda bunların çoğuna, üzerinde durulması gerekeni yeniden salık vererek ve daha dengeli bir cinsel yaklaşımla basitçe yardım edilebileceğini öğrendik. Örneğin cinsel bakımdan kalıplaşmış etkin erkek ve edilgin kadın tipleri, erkek ve kadınların kendilerini bu modele uydurmaya uğraşmasından sonra, çoğu kez cinsel bakımdan çok sınırlanmış oluyorlar. Her zaman yakın birleşme sağlamayı bekleyen ve bu istemini bir türlü gerçekleştiremeyen bir erkek, başarımı konusunda üzüntülere kapılabilir. Aslında bu üzüntü nihai olarak doğrudan başarısız kalma korkusuna bile götürebilir. Bu korku daha sonra onun doğal cinsel tepkilerini kuşatır ve böylece eşini de doyuma ulaştıramaz olur. Öte yandan, ele almanın kadınca olmadığını düşünen bir kadın kendisini sınırlamakla (tutmakta) çok zorlanabilir ve böyle bir durumda cinsel ilişki zevkli ve verimli olmadığından, onun yapay edilginliği de bir hayli engellenmiş olur. Onun, sonraları cinsel bakımdan uyumsuz olması pek şaşırtıcı değildir. Ancak bu durumların her ikisinin çözümü de açıktır: Tutumların bilinçli sürekli olarak tersine çevrilmesiyle heyecan ve engellemeler hafifletilir ve yasaklanmış cinsel tepkiler yeniden serbest kalır.

İkinci olarak, birleşme üzerinde aşırı biçimde durulması birçok erkek ve kadının aşk yapmanın öteki biçimlerini savsaklamasına ve böylece cansı-kıntısı ve sertlikle mağduriyete düşmesine neden olur. Hatta daha kötüsü, yalnız jenital ilişki üzerinde yoğunlaşarak öteki erojenik bölgelerin duyarlılığını yavaş yavaş yitirmesine yol açabilir. Vücudun geri kalan kısmı asıl kalırken bu yalnız cinsel organların cinsel doyum için «tam bir sorumluluk taşıdığı» bir duruma götürebilir. Bununla birlikte, cinsel tepki sınırlanmış, bölünmüş ya da bölümlere ayrılmış olmamalıdır. Çünkü bu yüzden önemli bozukluklar olabilir. Öte yandan çiftler cinsel ilişkinin birleşme dışındaki biçimlerine döndükçe onların cinsel tepkisinin çoğu kez tam gücünü nasıl yeniden kazandığı gerçekten dikkate değer.

Modern seks terapistlerinin, müşterilerine cinsel güvenlerini yeniden kazandırmak amacıyla el ve ağız yoluyla ilişki uygulamalarını öğretmesi işte bu nedenledir. Aynı zamanda, birleşme kuramayan eşcinsellerin, karşıcin-seller arasında yaygın şiddetli işlevsizlikten zaman zaman acı çektikleri önemli bir noktadır. Erkek ve kadın eşcinseller, cinsel doyuma çok farklı yollarla varılabileceğini olduğu gibi kabul ediyorlar ve bu yüzden herhangi bir cinsel uyarımın en iyisini yapmayı alışkanlık haline getiriyorlar. Aynı tutumu benimseyen birçok «dürüst» çiftin bundan yararlanabileceği hiç kuşku götürmez.

Sonuçta, orgazm üzerinde aşırı durulması, onu bir amaca yöneltilmiş göreve dönüştürerek ve cinsel ilişkinin süresini kısaltarak, cinsel zevkin çoğunun erkek ve kadından çalınmasıyla sonuçlanıyordu. Böylece seks bir görev ve kişisel başarı ya da başarısızlığın kontrol edildiği başka bir test haline geliyordu. Aynı zamanda başarılı final, cinsel ilişkinin kendisi değil de, doruğu en büyük ilgi kaynağı oluyordu. Başka bir deyişle, şimdi tüm dikkatler artık sürece değil, ürünün kendisine yönelmiştir. Ne yazık ki bu dar yaklaşım, gerçekten zevk alınan durumları azaltmaktan başka bir değer taşımıyor. Hatta, normal cinsel tepkiyle ciddi bir biçimde karışabiliyor. Sonuç olarak, erkekler çok çabuk orgazma ulaşabilirken, kadınlar da hiçbir zaman orgazm olamıyorlar. Bununla birlikte, modern seks terapistleri eşlerin farklı bir tutum benimsemesi halinde bu işlevsizliklerin ortadan kalkabileceğini göstermiştir (yukarıda olduğu gibi). Hatta erkek ve kadınların birlikte terapilerinde cinsel ilişkileri sırasında kasten orgazmdan kaçınılması isteniyor. Örneğin, çiftlere karşılıklı zevklerini uzatmaları söylenirken her ikisinden de orgazma yaklaşır yaklaşmaz fiziksel temaslarını kesmeleri isteniyor. Hatta bu müşterilerine günde birkaç saat birbirleriyle ilişki kurmalarını öngören kimi terapistler de, işi, orgazma ulaşmayı yasaklamaya dek vardırıyorlar. Bu basit sınıflamalar, sık sık çok dramatik sonuçlar doğurabiliyor.

«Görevi icra»nın verdiği gönül rahatlığıyla her iki çift de, birlikteliklerinin ilk dönemlerinde, kendilerini cinsel zevke kaptırabilirler ve bu yüzden birbirlerine karşı tüm tutumları değişebilir. Sonra bu yeni tutumu büyük ölçüde artış gösteren orgazmik potansiyelin kaynağı olur. Sonuçta, birkaç haftada cinsel tepki düzeltilip de terapistler yasağı kaldırınca, orgazm düzenli, iyi bir deneyim haline gelir ve artık onun zamanlaması bir sorun oluşturmaz. Oysa aynı nedenle bu deneyim şimdi bir zorunluktan bir seçmeye dönüşmüştür. Orgazm, döllenmenin zevk verici duyumlarının devam eden sürecinin çok tatlı bir kesilmesinden ne aşağı ne daha fazla bir şey değildir. Eşlerin aynı anda ya da her cinsel karşılaşmada orgazma ulaşması gerekmediğini öğrenmiş olmaları çok önemlidir. Arasıra görülen bir orgazm eksikliğinin, çiftlerin mutluluğunu azaltmaması gerekir. Aslında aşk yapma ne bir savaş, ne de bir spor karşılaşmasıdır. Başarı kavramlarının mutlu bir cinsel ilişkide yeri yoktur. Her türden cinsel işlevsizliğin tarih boyunca birçok toplumda, birçok insanın başını ağrıtmış olduğu biliniyor. Örneğin, eski ve ortaçağ hekimlerinin de bu sorunlar üzerine kafa yorup bunlara değişik çözümler aradıklarını biliyoruz. Oysa aynı zamanda bu işlevsizliklerin modern çağlarda daha şiddetli ve yaygın olduğu görülüyor. 19. ve 20. yüzyıllarda bu işlevsizlikler sık sık psikiyatristlerce tedavi edilmiş, ancak tedavinin sonucu her zaman cesaret verici olmamıştır. Bugün biz, cinsel işlevdeki çapraşık fizyolojik uygulamaların güç bela anlaşılmasından dolayı bunun başka türlü olabileceğini söyleyebiliriz. (Ayrıntılı bilgi için «Uyumsuzluk ve Sapkınlık», «Sağlıklı – Hasta»ya bakınız».)

Başka bazı şeylerin belirtilerini tedavi etmek yerine, terapistlerin cinsel işlevsizliklere doğrudan yaklaşmasını sağlayan yalnızca Masters ve Johnson gibi bilimadamlarının özgün çalışmaları olmuştur. Masters ve Johnson, cinsel terapi için bir klinik kurmuşlar ve burada verdikleri başarılı çalışmaları onların örneklerini izleyen başkalarına da büyük destek sağlamıştır. Masters ve Johnson, aynı zamanda kadın – erke1<, ikili tedavi gruplarının öncülüğünü de yapmışlardı. Buradan kalkarak bireylerden çok, çiftleri tedavi etmişlerdir.

Bu çiftler ya karı-koca ya da eşlerini birlikte getiren tek erkek ve kadınlardan (karşıcinsel ve eşcinsel) oluşuyordu. Tedavi için kendine eş bulamayan bazı kişilere terapi süresi için «vekil eşler» sağlanıyordu. Masters ve Johnson'un bu ve başka yaklaşım biçimleri, zamanında başkalarınca da geniş biçimde uygulandı.

Öte yandan, yakın zamanlarda seks terapisi üzerine San Francisco'da-ki California Üniversitesi Tıp Merkezinin işbirliğiyle düzenlenen Ulusal Seks Formu'nda yeni bir program geliştirildi. Cinsel tutumun yeniden planlanması olarak bilinen bu program, film ve çeşitli görsel malzemelerin kullanımını içeriyordu.

Ne yazık ki günümüzde kendilerini seks terapisti olarak tanıtıp yarardan çok zarar vererek müşterilerini sömüren birçok niteliksiz insan var. Bu yüzden gelecekte seks terapilerinin bu konuda uzman olan kişilerce yapılması en büyük umudumuzdur. Bu önemli alanda gerekli bilgi ve deneyim göstermiş olmayanların uygulamalarına izin verilmemesi gerekmektedir.

SEKS TERAPİSİNDE TEMEL SORUNLAR

Seks terapisi ve tıbbi eğitim çabaları son zamanlarda ABD toplumunda belirli bir saldırıya uğradı. Bu saldırılar yalnızca tutucu otoritelerden değil, radikal liberallerden de geliyor. Bazı hümanist bireyci şampiyonlar kadar çeşitli ahlakçı bağnazlar, seks terapilerini, «saf insanları etkileyen düzmece uzmanlar ve güç yoksulluklarınca gerçekleştirilen tehlikeli sahte bir iş» olarak suçluyorlar.

Böyle bir kin ve düşmanlık nasıl açıklanabilir? Bu acayip suçlamaların arkasında yatan güdü nedir? Onların bunu doğrulamaları olası mıdır? Öyleyse nereye kadar gider bu suçlamalar? Seks terapi kendisini mi aldatıyor yoksa? Gerçekten bir geleceği var mı? Ve bu geleceği hak ediyor mu? Bu sorulara verilecek yanıtlar, günümüzde terapatik uygulamanın şimdiye değin sessiz kalan varsayımlarının bir gözden geçirilmesini sağlayacaktır yalnızca.

Kuşkusuz, çoğu zaman terapistler varsayımlarına üzülmekle kalmıyor, aynı zamanda görebildikleri kadarıyla zorunlu gereksemeleri ve sorunları da karşılamaya çalışıyorlar ve bu yaklaşım genelde halk tarafından desteklendikçe doğrulanmasına gerek kalmıyor. Bununla birlikte, bugün bu destek artık herhangi bir belirli terapatik alanda uygun ya da aynı fikirde olmuyor. Ne seks terapisinde, ne psikiyatride, ne de geleneksel somatik (gövdesel) hekimlikte. Bu yüzden kuramda bazı konuları geliştirmek, basit pratisyenler için bile gerekli oluyor. Bu, onların çalışmalarını içeren toplumsal-ta-rihsel bağlamda bir eleştirel anlayışa gereksinim duymalarından başka bir anlama gelmiyor. Ne yazık ki, bir seks araştırmaları tarihi kadar bir seks terapisi tarihi de hâlâ yazılmayı bekliyor. Böyle temel ve zorunlu çalışmalarda ha deyince çıkmıyor kuşkusuz. Üstelik şimdiye değin her iki alanda da bir çalışma verilmiş değil. Oysa biri çıkıp şunu söyleyebilir: Hipokrat'tan Masters ve Johnson'a terapistler yalnızca cinsel işlevsizliğe değil, aynı zamanda cinsel sapkınlığa da değinmişlerdir. Onlar yalnızca cinsel gücü artırmak ya da azaltmakla değil, aynı zamanda ona toplumsal bakımdan kabul edilebilir bir çıkış yolu bulmak için uğraşmışlar ve «doğanın hizmetkârları» olduğu varsayımı üzerine onlara böyle bir yol bulmuşlar, yani onlar ilk aşamada «doğuştan gelmesi» gerekeni başarmak için insanlara yardım etmişlerdir.

Böylece, bütün seks terapinin ilk ve en büyük sessiz varsayımı yalnızca bir müdahale sonucu olarak sapkın ya da işlevsiz kalan sağlıklı, «doğuştan» verilen bir cinsellik inanışı olmuştur. Tam tersine, artık bu müdahale durdurulmakta, sağlıksız etkileri yok edilmekte ve insanın «doğal cinselliği» de kendiliğinden onarılmaktadır. Bu inanış dışında çeşitli terapatik müdahaleler, temelde fazla ortak yanlara sahip olmamıştır. Hatta bunlar yüzyıllar boyunca karşıt stratejiler tarafından izlenmiştir. Bir dönemde doğal bir işlev olarak değerlendirilirken, başka bir dönemde bir aşırılık olarak nitelenmiş ve bir hekim tarafından sağlıklı olarak gösterilen davranış, başka birinin patolojiktir tanısıyla karşılaşmıştır. Örneğin, eski Roma'da hekimler doğal sağlığın bir parçası olarak kadın hastalarına mastürbasyon yapmayı salık veriyorlardı.

19. yüzyılda ise kadınlar doğal olmayan mastürbasyon alışkanlığına karşı klitoridetomya yoluyla sık sık tedavi edildiler. 20. yüzyılda Wilhelm Reich, doğal cinsel işlevin yeniden kazanılması amacıyla mastürbasyon yapılmasını salık verdi. Reich, Viyana'daki ruh çözümleyici meslekdaşlarıy-la yazışırken, gizlice Galen'in önerilerini uyguladı ve terapatik toplantılarda kadın hastalarına mastürbasyon yaptırdı. Günümüzde bu türden bir terapi, Amerikan Cinsel Eğitmenleri, Danışmanları ve Terapistler Birliği ahlak ilkelerince yasaklandı (1980. III. 7). Bu yüzden yalnız terapatik teknikler değil, aynı zamanda bu çalışma süresinde onların amaçlarının da oldukça çarpıcı bir biçimde değiştiği açıktır. Ancak onların altında yatan varsayım hep aynı kalmıştır. İster mastürbasyonu bastırma olsun, isterse cesaretlendirme, her ikisi de sırasıyla yalnızca hastanın sağlığı için gerekli olan 'doğal' cinsel tepkilerini düzeltmeye hizmet etmiştir. Bu tür usavurma olgusu böyle farklı sonuçlarının tanıtımında bize, ilkönce onun bazı kusurları bulunduğunu, üstü kapalı biçimde en karşıt terapilere götürebilir. Bu kusurlu nokta, burada yer verildiği gibi «doğallık» kavramının kuşku götürür karakterindendir. Çeşitli terapistlerin «doğallık» diye adlandırdığı, gerçekte tıbbi görünüm altında bir ahlaksal değerdir. Bu yüzden gerçekte kendi görüşleri dışında, sözde «doğal» olanı izlemediler. Nesnel olarak konuşursak, herhangi bir işlevsizlik de tıpkı herhangi bir işlev gibi doğaldır; aynı şekilde kural da, kuralsızlık da, sağlık da sağlıksızlık da doğaldır, kuşkusuz. Bu, bir «doğal cinsellik» inanışının bilimsel temelinde kurulu değildir ve kurulamayacağını, ancak özünde kaçınılmaz olarak ideolojik olacağı anlamına gelir.

Cinsel işlevsizlik tedavisi için geçerli olan yöntem, ilk bakışta, şimdi geçmiştekinden çok daha ince ve karmaşık görünmesine karşın, cinsel sapkınlık tedavisine de uygulanabilir kuşkusuz. Örneğin çok yakınlarda 'ilerlemeci' terapatik edebiyatta sapık, sapınç ve sapkın gibi açık dinsel, ahlaksal kökenli terimlerin yerini daha nesnel görünen «paraphilia» sözcüğü almıştır. Ancak yakın muayeneler üstünde bu terim öbürlerinden daha az ideolojik değildir. Bu terim hâlâ doğru bir «philia» daha az hayranlık duyulabilir oranda, «doğuştan» verilen bir normun varlığını öngörür. Aslında bu «philia»nın «paraphilias» ile ilişkileri, gerçek uzman ya da gerçek hekimle, değişik üst uzmanlar ve tıpçılar arasında olan ilişkinin aynısıdır. Daha sonraki kesinlikle ikinci sırada yer alır. Onlar önemsiz bir farkla öncesinin aşağısında ve üstünde dururlar ve aynı saygınlığı taşımazlar.

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Hayvanlarla Cinsel İlişki

Birçok kültürün mitleri ve halk öyküleri; insanlarla ayı, kurt, yılan ve timsah gibi hayvan türleri arasında cinsel ilişkiye başvurulduğunu anlatır. Bu hayvanlar çok sık olarak insanın birdenbire beliren tutkularının araçları olur, ancak eski Yunan ve Romalı yazarlar, bazı durumlarda hayvanların önceliği (inisiyatifi) ele aldığını anlatırlar. Örneğin, Aelian’ın ünlü bir öyküsünde, bir yunusbalığı güzel bir çocuğa âşık olur ve yoğun kur yapmalardan sonra onu âşığı yapmayı başarır. Yunanlılar en büyük Tanrıları Zeus’un erişilmez bir kadının yanına yaklaşmak için arasıra bir hayvan kılığına girdiğine inanırlardı. Tanrı Zeus, Eurupa’ya bir boğa kılığında, Leda’ya da bir kuğu kılığıyla ulaşmıştır. Grek mitolojisi, Girit Kraliçesi Pasiphoen’in bir boğayla ilişki kurduğunu da anlatır. Buna benzer öyküler Asya, Afrika ve Amerika’daki çeşitli ilkel topluluklarda da anlatılırdı. Örneğin, belirli bir Eskimo kabilesi, beyaz insan ırkının bir kadınla bir köpek arasındaki cinsel ilişki sonucu meydana geldiğine inanırdı.

İnsanların hayvanlarla cinsel ilişkisi, tarihten günümüze değin ressam ve heykeltraşların da büyük ilgisini çekmiştir. Gerçekten de bu sanatçıların tarihte en büyük başyapıtları bu konuya ayrılmıştır. Öte yandan, birçok sanatçının, bir hayvanla olan ilişkiyi çizerken kadınları seçmesi de oldukça ilginçtir. Dişi hayvanlarla erkeğin artistik temsilleri ise son derece az sayıdadır. Aynı durum, bazı ülkelerde görülen yaşamın aşamalarını gösteren yapıtlar için de söz konusudur. Bu yapıtlar, çoğunlukla köpekler, domuzlar ya da eşekler ve atlarla cinsel ilişki kuran kadınları gösterirler. Erkekle ilgili açık yapıtlar ise bilinmiyor. Bu tür yapıtların belirli erkek fantezilerini tatmin etmek için yaratıldığı ve herhangi bir gerçek dişi gereksinimine yanıt vermediği anlaşılıyor.

Hıristiyan-Yahudi kültürünün de ceza yasaları hayvanlar ve insanlar arasındaki ilişkiyle yakından ilgilendi. Kutsal Kitap’ta görüldüğü gibi, eski Yahudiler (İbraniler) böyle bir etkinliği kesin olarak ölüm cezasıyla yasakladılar (Leviticus 20). Hatta Talmud’dan dul bir kadına korunmak amacıyla köpek verilmesine izin verilmiyor ve bu kararın köpeğin kadın tarafından başka amaçlarla kullanılması tehlikesini önlemek için alındığını açıklıyordu (Abodah Zarah. 22b. Baba Metziah 71 a). Bu olumsuz Yahudi tutumu sırasıyla Hıristiyan kilisesi ve çoğu Batı toplumunda benimsendi. Yasaların birçoğunda güçlü etkiler bıraktı. Gerçekte derin bir ironik tarihsel dönüşle bu yasalar bizzat Yahudilerin kendilerine karşı kullanıldı. Bazı ortaçağ dinbilim-cileri ise bir Hıristiyanın bir Yahudi ya da Müslümanlarla cinsel ilişki, yasalara göre böyle bir kişiyi göz önünde bulundurarak bir hayvanla cinsel ilişki kurma gibi anormal ahlaksallıkla eşdeğer tutuluyor ve kutsal inanca göre de onun hayvandan hiçbir farkı kalmıyordu. Bu, çok ciddi bir suç olarak kabul ediliyordu. Ortaçağ boyunca ve hatta modern çağlarda hayvanlarla cinsel ilişki kuran erkek ve kadınlar diri diri gömüldü. Kızgın demirle dağlandılar ya da asıldılar. Bazı durumlarda hayvanlar da aynı cezalara çarptırıldılar.

LEDA VE KUĞU

Klasik Yunanistan ‘dan bir heykel

Bugün bile çok az insanın böyle bir cezaya çarptırılması uygun görülüyor. Bu arada birkaç on yıl içinde ABD’nin bazı eyaletleri ve birkaç Avrupa ülkesinde havyanlarla cinsel ilişkiye getirilen yasal kısıtlamaların tümüyle kaldırıldığı görülmektedir.

Ancak ABD’nin çoğu eyaletinde hâlâ bu ilişkiyi şiddetle cezalandırma yoluna gidilebiliyor. (Bazı eyaletlerde olası en yüksek ceza, ömür boyu hapisle noktalanıyor.)

Bu dinsel ve resmi gelenek, uzun zaman Batı tıp düşüncesine de yansımıştır. Bunun sonucunda, din adamlarınca ve hukuk çevrelerince günahkâr ve suçlu kabul edilen davranışlar, psikiyatristler tarafından kolayca hastalık olarak ilan ediliverdi. Sayısız psikiyatrik metinler bir bozukluk belirtisi olarak etiketlenen hayvanlarla cinsel ilişkiye (anormallik, sapkınlık ya da sapınç) küçümsenmeyecek denli önemli bir yer ayırdılar.

Kilise ve üstyapının «sodomy», cinsel sapık «doğaya karşı suç» olarak adlandırdıklarını psikiyatri «zoofili» ya da vahşilik (bestiality) olarak mahkûm etmeyi hızlandırdı. Kısacası, sonuçta böyle davranışlar gösteren insanlar akıl hastası olarak kabul edildi. (Aynı zamanda «Uyumculuk ve Sapkınlık»a bakınız.)

Bugün insanın hayvanlarla cinsel ilişkisi üzerine sık istatiksel ayrıntılı çalışmalardan sonra bu çalışmalara birazcık olsun kulak kabartmamış olan ve birazcık canı sıkılması gereken seçkin dinsel, resmi ve psikiyatrik çevreler, gerçekten garip bir görünüm içindeler. Biz bu türde cinsel etkinliğin pek yaygın olmadığını biliyoruz. Bu, erkekler arasında oldukça seyrek, hatta kadınlarda çok seyrek görülen bir durum. Kısacası, bunun gerçek bir toplumsal anlamı yoktur. Bu yüzden onun güçlü toplumsal mahkûmiyetinin temelde yalnızca belirli simgesel dinsel amaçlara hizmet edeceğini varsaymamız gerekir. Çağdaş Batı ülkelerinde hayvanlarla cinsel ilişki, daha çok kırsal kesimlerde görülür. Örneğin, çiftliklerde yetişen çocuklar bir sığırın doğumunu gözleyebilir ve böylece bazı cinsel deneyimler kurmak için ayar-tılmış olurlar. Bu çocuklar bu gözlemlerini danalar, domuzlar, midilli, köpek ve hatta ördek ya da tavuk üzerinde deneyebilirler.

Bir çocuğun bir süre için özel bir hayvanla düzenli bir cinsel ilişki kurması gibi istisnalar olmakla birlikte, çok kere bu girişimler birkaç kereden fazla yinelenmez. Kuşkusuz hayvanlarla cinsel ilişkinin tek biçimi birleşme değildir. Bazı çocuklar kolayca hayvanlarla mastürbasyon yaparlar (yapay dölleme için meni elde etmek isteyen çiftler gibi) ya da hayvanların penislerini ya da anüslerini yalamasına izin verirler. Kadınlar ve kızlar bu tür ilişkilerde erkeklerden daha az olmakla birlikte, yine de benzeri yöntemlerle hayvanlarla ilişki kurabilirler.

İnsanla hayvan arasındaki cinsel ilişki oldukça az rastlanan bir olayken, farklı türden hayvanlar arasındaki cinsel ilişki hiç de öyle az değildir. Bazı durumlarda, (atlar ve eşekler ya da aslan ve kaplan) böyle iç çiftleşmeler sonucu hayvanlar gebe kalarak doğum bile yapabilirler (katırlar, liger-ler). İnsanın öteki memelilerle arasında gerçekten nispi bir yakınlık bile olamaz.

Böyle bir ilişkinin asla ne bir insan ne de bir hayvan gebeliğine yol açmayacağı açıktır.

Toplumumuzda, gelecekte olasıdır ki resmi ve tıbbi yetkililer, hayvanlar ve insanlar arasındaki cinsel ilişkiyle çok daha az ilgilenecektir. Gerçekte, havyanlar yaralanmadıkça ya da başka olumsuz sonuçlara neden olmadıkça toplumsal bir karışıklığın doğması için hiçbir neden yok. Aynı zamanda böyle ilişkiler psikiyatristlerin soyutlanmış girişim gibi etiketler takmasının da akla sığar hiçbir yanı yoktur.

Ancak, insanla ilişki yerine her zaman hayvanla ilişki kurmayı yeğleyen erkek ve kadınların cinsel yönden uyumsuz oldukları kabul edilebilir. Bu durumda öbür özel ve zorlayıcı davranışların bütününde olduğu gibi bir uzmanın yardım etmesi pekâlâ salık verilebilir. (Aynı zamanda «Cinsel Uyumsuzluk – Sorunsal Cinsel Davranış»a bakınız.)

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Eşcinsel İlişki

Tüm memeliler gibi insanlar da yalnız karşı cinsten eşlerle değil, ayrı cins ile de cinsel ilişki kurarlar. Başka bir deyişle, erkek de kadın da, hem karşıcinsel hem de eşcinsel ilişkide bulunabilir. (Yunancada «hetero» ayrı, farklı; «homo» ise aynı, benzer anlamına gelir.)

Kitabımızın önceki bölümlerinde belirtildiği gibi aynı cinsel davranış çocuklukta yaygın olmasına karşın, delikanlılıkta pek alışılmış bir şey değildir. (Bkz. «Bebeklik ve Çocukluk», «Delikanlılık») Gerçekte ABD toplumunda insanların ergenlikten önceki yıllarda karşı cinsten çok, aynı cinsle ilişki kurdukları bilinir. Bu dönemde eşcinsel etkinliğe karşı az ya da hiç dikkat göstermeksizin, onların sık sık karşı cinsle ilişki kurması yoğun tepkilerle engellenir. Daha sonra durum tersine döner. Bir kez onlu yaşlara ulaştıklarında oğlan ve kız çocuklarından özel olarak karşıcinsel ilişki kurmaları beklenir ve herhangi bir eşcinsel durumun görülmesi büyük bir baskı ve lanet-lenmeyle karşılaşır. Aslında birçok kişi eşcinsel ilişkiyi ileri yaşlarda da sürdürür. Kimi insanlar için eşcinsel ilişki, karşıcinsel ilişki arasında bir garnitür olmaktan başka bir değer taşımaz. Kimi insanlar ise eşcinsel ilişkiyi sık sık uygularlar. Bunu arada sırada uygulayanların yanı sıra, eşcinsel ilişkiyi cinsel ilişkinin tek biçimi olarak yeğleyenler de vardır.

İnsanın cinsel davranışı üzerine değerli çalışmalar yapmış olan Alfred C. Kinsey ve yardımcıları, konuyu açıklığa kavuşturarak, çok pratik bir yöntem kullandılar. Onlar bütün olarak nüfusta görülen eşcinsel ve karşıcinsel dengeyi ölçmek için 0-6 yaşları arasında 7 dereceli bir ölçü düzenlediler. Bu ölçünün bir ucuna (0 sayısına), yalnızca karşıcinsel deneyimleri olanları yerleştirdiler, öbür ucuna da (6 sayısı) yalnızca eşcinsel deneyimleri olanları yerleştirdiler. Bu iki ucun arasına da eşcinsel ve karşıcinsel deneyimleri olanları her ikisinde de değişik ölçülerde bulunanları koydular (1-5).

Buna göre dağıtım tam olarak aşağıdaki gibi yapıldı:

0 – Yalnızca karşıcinsel davranış

1 – Büyük ölçüde karşıcinsel, ancak rastlantısal eşcinsel davranış.

2 – Büyük ölçüde karşıcinsel, ancak rastlantısaldan daha fazla eşcin-

sel davranış.

3 – Karşıcinsel ve eşcinsel davranışın eşit ölçüde olması.

4 – Büyük ölçüde eşcinsel, ancak rastlantısaldan daha fazla karşıcin-

sel davranış.

5 – Büyük ölçüde eşcinsel, ancak rastlantısal karşı cinsel davranış.

6 – Yalnızca eşcinsel davranış

Bunun gibi kategorilerde yeni ve çok büyük değişikliklere yol açıcı herhangi bir şey yoktur kuşkusuz. İnsanların her zaman karşıcinsel ilişkide bulunduğu ve yalnızca eşcinsel ilişki kuranların da var olduğu bilinmektedir. Aynı zamanda bazı kişilerin pekâlâ her iki cinsle de ilişki kurdukları anlaşılmaktadır. Böylece, Kinsey’in sınıflama ölçüsü kuramsal olarak yüzlerce, binlerce yıl önce bile geliştirilmiş olabilirdi. Aslında Kinsey’den çok önce, birçok insan bu düşünceyi taşımış olmalı. En azından Yahudi-Hıristiyan kültüründe bile bu düşünce kuşku duyulmaz bir genel varsayımdan ötürü hiçbir zaman herhangi bir kabul görmedi: Yalnızca karşıcinsel ilişkilerin oranı o denli yüksekti ki, tüm öteki ilişkilerin toplamı bile bir denge kurmaya yetmeyecekti. Başka bir deyişle, Kinsey büyük istatistiksel çalışmasına girişmeden önce, eşcinsel eylemlerin doğal olmayan istisnası dışında ancak çok seyrek görülen bir ilişkiyi temsil edebileceğine inanılıyordu.

Kinsey, bu geleneksel bakışın tümüyle yanlış olduğunu gösterdi. Örneğin, onun istatistiklerinin açıkladığına göre, orta yaş grubuna ulaşan tüm erkeklerin % 50′si, kadınların ise % 20′si, kendi cinsinden olanlarla doğrudan erotik deneyimlere girişmektedir. Bu sayı, ülkedeki her iki erkekten, her beş kadından birine tekabül ediyor. Gerçekte erkeklerin % 37′si ve kadınların % 13′ü delikanlılıktan büyük yaşlara doğru en azından bir cinsel ilişki kuruyor. Bu da her beş erkeğin yaklaşık ikisinde ve her sekiz kadından ya da biraz daha fazlasında görülür. Sonuç olarak, Kinsey’in bulgularına göre tüm erkeklerin % 4′ü ve tüm kadınların yaklaşık % 2′si yaşamları boyunca davranışlarında eşcinseldir.

KİNSEYİN KARŞICİNSEL VE EŞCİNSEL DAVRANIŞLARI SINIFLAMA ÖLÇÜSÜ:

Şema Kinsey’in 1953′te yayımlanan, erkekler ve kadınlar üzerine yaptığı bir çalışmasından alınmıştır. Yüzde sayısı, yedi kategoride, değişik alt guruplarda, değişik oranlarda sonuçlanıyor.

Bu veriler ilk kez yayımlandığında, genelde büyük şaşkınlıklara yol açtı. Her şeyden önce, insanlar, sözü geçen eşcinsel davranışları genelde yadsıdılar. Hatta, şimdi bile değişik uzmanlar şişirilmiş ve temsil gücü olmayan tasvirlere meydan okumaya devam ediyor. Öyle ki, bu meydan okumayı yeterli ölçüde destekleyecek başka bir araştırma henüz yapılmadı. Kinsey’in çalışmaları bazı yanlışlar da taşıyor. Üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına karşın, hâlâ en sağlıklı bilgiyi vermekte. Bildiğimiz kadarıyla, günümüzde yapılacak yeni bir çalışma, eşcinsel davranışın (özellikle kadınlar arasında) büyük ölçüde rastlantısal olduğunu gösterebilir.

Oysa, halkta en büyük sarsıntıyı yaratan Kinsey’in buluşlarından çıkardığı sonuçlarıydı. Kinsey’den önce, eşcinselleri ve karşıcinselleri iki ayrı grupta düşünmek, alışkanlık haline gelmişti. Bazen eşcinseller, «karşıcin-sel», («contraseksüel: cinsel evirtikler») «psikoseksüel-hermafroditler» ya da «üçüncü cinsiyetçiler» olarak değerlendiriliyordu. Eşcinsel diye adlandırılmanın kendilerine üzüntü verdiğine inanılıyor ve bu durum insanlığın geri kalanıyla onlar arasına açık bir set çekiyordu. Hem erkek hem kadınlarla cinsel ilişki kuran bir kişiye, «görünüşü kurtarmayı» her nasılsa başarana, bir eşcinsel olarak bakılıyordu. Oysa bu kalıpların tümü kanıtlar karşısında çökmüştür artık. Üstelik, istatistikler eşcinsel ve karşıcinsellerin birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış ve uzlaştırılamaz varlıklar olmadığını ortaya koymuş bulunuyor. Kinsey’e göre farklı nüfustan insanları eşcinsel ve karşıcinsel (heteroseksüel) olarak ayırmak yanlıştır. Dünya, koyun ve keçilere bölünmüş değildir. Tüm şeyler ne ak ne karadır. Doğanın ayrı kategoriler oluşturduğu pek seyrek görülür. Kategorileri yalnızca insan aklı keşfeder ve onları ayrı ayrı sınıflamaya zorlayan da yine odur.

Yaşanan dünya, görünümlerin her birinden öbürüne doğru uzanan bir süreçtir. İnsanın cinsel davranışına yakınlaştıkça öğreniriz bu ilgiyi, yaklaştıkça da seks gerçekliğini anlamaya başlarız.

Kinsey, aynı zamanda yeni yaklaşımların mantıksal imgeleri üzerinde de durdu. Kişiler, karşıcinsel ya da eşcinsel olarak nitelendirilmeyip, belirli miktarda eşcinsel deneyime ve belirli miktarda karşıcinsel deneyime sahip olmuş kişiler olarak karakterize edilseydi, bu konular üzerinde kafa yormaya daha bir cesaret edilecekti. Kişileri nitelendiren sıfatları, onları ayakta tutan adlar gibi bu terimleri kullanmak yerine, kişisel erotik tepkilere yol açan uyarıların ya da doğrudan cinsel ilişkilerin doğallığını tanımlamak, daha iyi olabilirdi. Gerçekte kendisi hakkında konuşulanların karmaşıklığının ve yarım yamalak düşüncenin neden olduğu eşcinsel sorunun çokluğundan dolayı konu pekâlâ ele alınmıştır. Silahlı kuwetlerden, hapishanelerden ve akıl hastanelerinden verilecek bir örnekle, insanların tek bir eşcinsel deneyime giriştikleri belirlenince, hemen eşcinsellikle damgalandığı rahatça görülür. Tek bir karşıcinsel deneyim geçirmiş her kişi bu mantığa göre karşıcinsel olarak adlandırmak, bu etiketi vuran kimselerin hiç aklına gelmiyor.

Ne yazık ki bu tümüyle onlara ilişkin bir konu değildir. Ama gerçek bir insan onuru söz konusudur. ABD’de, bir eyalette bir adam hapishaneye girebilir, işini ya da bonservisini yitirebilir, resmen «psikopat» olarak kayıtlı olabilir ve eşcinsel ilişki sırasında yakalanan bir delikanlı «queer» (argoda eşcinsel) olarak adlandırılabilir ve böylece toplumsal ve cinsel bakımdan uyumsuz bir birey olmaya itilmiş olur. Sonuç olarak, bu kişiler karşıcinsel potansiyellerini, geliştirme şansından yoksun kalırlar.

Verdiği duygusallık içinde bir an başka bir erkekle onur kırıcı bir durumda bulunabilen mutlu bir aile babası, toplum tarafından «onlar gibi» damgalanır ve bu yüzden evliliği yıkılabilir.

Toplumsal yıkıma uğramak bir yana, böyle bir etiketleme, mantıksal olarak da savunulamaz ve vurgulanan bu nokta, hiçbir zaman tersine uygulanmaz. (Yani tek bir karşıcinsel deneyimin herhangi bir kimseyi karşıcinsel olarak nitelendirmeye yeterli olmayacağı hiçbir zaman kabul edilmez.) Dahası, bu önyargılı yaklaşım, «eşcinselliğin» gereksiz yere artması ile kendi amacına yenilir ve böylece «eşcinsellik», çok yaygın bir durum olarak ortaya çıkar. (Yukarıda belirtildiği gibi, erkek nüfusunun yarısı, kadın nüfusunun da beşte biri, en azından kendi cinslerinden olanlarla doğrudan erotik deneyimler geçirmiştir.

Öte yandan, eşcinsellik terimini Kinsey’in kategorisine göre 6. derecede yer alan, yalnızca kendi cinsine ilgi duyan az sayıda kişiyle sınırlandırmak da olaya bir çözüm getirmez. Bu durumda mantık, «karşıcinsel» terimini yalnızca karşı cinse ilgi duyanlar, yani Kinsey’in «0» derecesinde olanlarla sınırlamaya yol açacaktır. Bu ise, her iki cinsiyete de ilgi duyan ve Kinsey kategorisine göre 1-5 dereceler arasında yer alan çok sayıda insanı değerlendirme dışında bırakacaktır.

EŞCİNSEL VE KARŞICİNSEL DAVRANIŞ

0 – Yalnızca karşıcinsel davranış

1 – Rastlantısal eşcinsel davranış

2 – Rastlantısal eşcinsel davranışı daha çok

3 – Karşıcinsel ve eşcinsel davranışların eşit olması

4 – Rastlantısal karşıcinsel davranışı daha çok

5 – Rastlantısal karşıcinsel davranış

6 – Yalnızca karşıcinsel davranış

Sonuç olarak, bir kişide belirli bir zaman içinde karşıcinsellik ve eşcinsellik dengesinin değişebileceğini göz önüne almamız gerekir. Yaşamının belirli bir döneminde yalnız karşıcinsel, başka bir döneminde ise eşcinsel davranan insanlar vardır. Bazılarında her iki davranış da birden görülür, ancak yoğunlukları farklıdır. Bazılarında da her iki cinse karşı eşit erotik ilgi başlar ve yavaş yavaş birine, ya da öbürüne doğru bir tercih ortaya çıkar. Bununla birlikte, bu tercih her zaman sürekli olmaz. Kısacası, Kinsey’in sınıflama ölçüsüne göre bir kişinin pozisyonu yıllar içinde birkaç kez değişebilir.

Bu yüzden herhangi bir kişiyi «eşcinsel» ya da «karşıcinsel» olarak adlandırmanın yanlış olması gibi tıpkı erkek ya da kadın nüfusunu bir bütün olarak «eşcinseller» ve «karşıcinseller» biçiminde bölmek de yanlıştır. Aynı nedenle, kaç kişinin «eşcinsel», kaç kişinin «karşıcinsel» olduğunu belirlemek de olanaksızdır. Ancak kaç kişinin bir eşcinsel-karşıcinsel sınıflama ölçüsü üzerinde verilen herhangi bir zamanda, kategorilerin hangisine ait olduğunu belirlemek de olanaksızdır. «Kaç tane eşcinsel var?» ya da «Ben eşcinsel miyim?» gibi soruların, bilimsel anlamda bir yanıtı yoktur. Ancak toplumumuz soruna mantıksal ve sistematik bir biçimde yaklaşmazsa, bu sorun da yaşamın bir gerçeği olarak kalır. Eski düşünme yolu çok kökleşmiştir. Gerçekte, insanlar hâlâ eşcinsel ve karşıcinsel olarak adlandırmayı sürdürüyor ve şimdiye dek de çok azı nesnel davranabilmiştir. Hatta iletişim uğruna pek çok uzman bu terimleri kullanmayı sürdürüyor, üstelik bu terimlerden her birinin küçük farklılıklarla belirlenmesine karşın.

Böylece, kendimizi genel tartışmadan koparmak istemezsek, bu kitapta da, herkesin üzerinde anlaştığı kimi terimleri beimsememiz gerekir. Kesin olmasa da, ortak bir kullanımın yararları var. Örneğin bu, sık sık yapılan belirli tartışmaları yalınlaştırabilir. Toplumsal sorunları kaçınılmaz olarak birleştirir. Başka bir deyişle, onun yansız karakteri açık olarak anlaşıldıkça geleneksel terminoloji pekâlâ bazı yararlı amaçlara hizmet edebilir.

Bu anlayışla aşağıdaki önerileri sunuyoruz:

• Karşıcinsel (heteroseksüel) terimi, karşı cinsten bir eş için açık bir erotik tercihe sahip olan kimseleri tanımlar. (Kinsey’in sınıflama ölçüsünde 0-2 kategorileri.)

• Eşcinsel terimi, aynı cinsten bir eş için açık bir erotik tercihe sahip olan kimseleri tanımlar. (Kinsey’in sınıflama ölçüsüne göre 4-6 kategorileri.)

• Ambiseksüel (çiftcinsellik) terimi, her iki cinsi de erotik olarak çekici bulan kimseleri tanımlar. (Kinsey’in sınıflama ölçüsüne göre 1-5 kategorileri.)

Üçüncü tanımlamanın, birinci ve ikinci tanımlamayla kısmen benzeştiği görülüyor. Yani ambiseksüel sınıflama (Latince ambo: her iki) belli ölçüde karşıcinselleri (1-2 kategoridekileri) belli ölçüde de eşcinselleri (4-5 kategori-dekileri) içeriyor. Bu tutarsızlık, erotik ilgisi cinsiyetler arasında eşit bir biçimde bulunan bir kişinin yalnızca ambiseksüel olarak adlandırılması karşısında kaçınılmazdı (3. kategori).

Bununla birlikte, böyle bir kullanım, hiçbir zaman yaygın bir biçimde benimsenmemiştir. Bu yüzden, bizim de bir anlamda belirli kişilerin eşcinsel ya da karşıcinsel, bir anlamda da ambiseksüel olarak adlandırılması olgusuna bağlı kalmamız gerekir.

Terimlerimizi Kinsey’in sınıflama ölçüsüne bağladığımızdan beri, bu ölçünün yalnız cinsel etkinliğin miktarı temelinde değil, aynı zamanda kişilerin eşcinsel ve karşıcinsel deneyimleri arasındaki denge üzerinde de temel-lendiğine bir kez daha dikkat çekmeliyiz. Bu, örneğin aynı miktarda eşcinsel deneyime sahip olan kişilerin, ayrı kategorilere sokulabilmesi anlamına gelir. Böylece, 10 eşcinsel deneyim ve yalnızca 5 karşıcinsel deneyime sahip olan bir kişi eşcinsel kabul edilirken, 10 eşcinsel ve 50 karşıcinsel deneyim gerçekleştiren bir kişi de, karşıcinsel kabul edilir. (Gerektiğinde her ikisi de aynı zamanda ambiseksüel olarak adlandırılabilir kuşkusuz.)

Sonuçta, «deneyim» teriminin burada yalnızca açık saçık şeyleri belirtmekte kullanılmadığı, aynı zamanda doğrudan fiziksel temasa götürmeyen psikolojik tepkileri de kapsadığının anlaşılmış olması gerekir. Başka bir deyişle, açık cinsel etkinliğiyle karşıcinsel olduğu görülen bir erkek, psikolojik olarak kadından çok erkeğe ilgi duyuyor ise, karşıcinsel görülmesine karşın, eşcinsel olarak adlandırılır. Aynı nedenle eşcinsel terimi, hiçbir açık cinsel etkinlik göstermeyenler için de kullanılır. (Eski kitaplarda, sonraki nedenden ötürü, aynı durum bazen «gizli eşcinsellik» olarak tanımlanırdı.) Ne yazık ki bu merak uyandırıcı ifade, gerçekleşmeyen ya da gizlenmiş arzulardan çok daha fazla yaygınlaşmıştır. Bu terim aynı zamanda bilinçaltında, bilinmeyen ve gerçekleşmemiş eğilimler anlamında da kullanılıyordu. Ama böyle eğilimler gerçekte her insanda varolduğundan, «gizli eşcinsellik» terimi, «gizli sigara içicisi», «gizli uykusuz» ya da «gizli iştahlı» gibi terimlerden pek farklı değildi.

Doğal olarak, bu açıklamalar ve nitelendirmelerin tümünü, cinsel bir yönelim olarak eşcinsellik üzerine konuşulduğu zaman unutmamak gerekir. Gerçekte birçok olgu yalnızca kitapta daha önce dikkat çekilen noktaları doğrulamak için bile gereklidir. Kadının ve erkeğin cinsel yönelimi soyut terimlerle değil, açık terimlerle anlaşılır, tıpkı biyolojik cinsiyet ve cinsel rollerde olduğu gibi. Kısacası, biz şimdiden erkeklik ve dişilik, erkeksilik ve kadınsılık, karşıcinsellik ve eşcinsellik ölçüleri çerçevesinde insanın cinsel gelişmesini gözlemeyi öğrenmiş bulunuyoruz. (Ayrıntılı bilgi için «Cinsel Davranışın Gelişmesi» adlı konunun girişine bakınız.)

Bununla birlikte, şimdi kabul edilmesi gerekli bir başka önemli nokta var: ABD kültüründe «eşcinsel» terimi hiçbir zaman yansız teknik bir terim olmamış ve üstelik her zaman salt mantıksal yanından çok, kullanımında ortaya çıkan yanıyla belirmiştir. Ne denli ihtiyatla uygulanırsa uygulansın, bu terim çok açık toplumsal tepkilere belirli bir imge ve anlayış vermiştir. Pratikte insanların eşcinsel olarak adlandırılması, bazı istatistiksel nedenlerden değil, eşcinseller gibi davranıp onların benzediği genel bir kavrama uygun görüldükleri içindir. Bu kavram genelde tümüyle gerçekdışıdır. Örneğin, bugün uygun olmayan bir cinsel rolü kabullenmenin, eşcinselliğe neden olduğu biçiminde çok yaygın bir inanış vardır. Erkek eşcinsellerin, kadın gibi olmaya eğilim duyduğu ve kadın eşcinsellerin de erkeğe öykün-meye çabaladıkları varsayılır. Bu basit yanlış varsayım, ardından yanlış bir sonuca götürür. Oğlanlarının «hanımevladı», kızlarının «erkek gibi» olmasını önleyen anababalar, bu nedenle onların eşcinsel olmasını da önlemiş olurlar.

Oldukça gariptir, tarihsel ve karşı kültürel çalışmalar bu özel yasanın yalnızca belirli toplumlarda ortaya çıktığını ve belirli toplumlarda da görülmediğini ortaya koymuştur. Örneğin, eski Yunan kent devletlerinin bazılarında erkek eşcinselliği, zayıflık ve efeminelik değil; erkeklik, yüreklilik ve kahramanlıkla birlikte ele alınıyordu. Nitekim, Yunanlıların en ünlü, gözde askeri birliklerinin, Makedonyalı Filip tarafından yenilen kutsal Thebe birliklerinin tümüyle sevici erkeklerden oluştuğu söylenirdi.

Bu örneklerin de gösterdiği gibi, eşcinselliğin toplumsal basmakalıp ölçüsü, dönemden döneme, toplumdan topluma değişebiliyor. Bir kez daha görülüyor ki, tipik olarak gösterilecek bir eşcinsellik yoktur ve eşcinsel bir kişilik üzerine konuşmak pek bir anlam taşımıyor.

Farklı kültürlerin farklı, hatta çelişik eşcinsellik kavramları geliştirebilmesi olgusu; eşcinselliğin belirgin, değişmez ve açık belirtileri olan nesnel bir durum olmadığını göstermektedir.

Eşcinseller, kendi içsel nitelikleriyle değil, insanlara göründükleri gibi tanımlanmaktadırlar.

Kinsey’in konuyu yargılamaksızın, tamamen tanımlayıcı bir biçimde ele almaktan başka seçeneği olmamasının da nedeni budur. Kinsey, çok sayıda kişinin eşcinsel ilişkiye girebildiğini ve girdiğini, onların yalnızca bir bölümünün eşcinsel sayıldığını kabul etmek zorunda kalmıştı.

Kinsey, kimin eşcinsel sayılacağı kararının ancak keyfi olabileceğini ve bunun tümüyle toplumsal alışkanlıklara bağlı olduğunu anlamıştı. Elbette bu alışkanlıklar, eşcinselliğin zayıflık mı güçlülük mü, günah mı sevap mı, sapkınlık mı dinginlik mi, ruh hastalığı mı yoksa ruh dinginliği mi olduğunu da belirlemektedir. Kısacası, eşcinsellik denilen şey, ne ahlaksal, ne yasal ne de tıbbi bir nitelik gösteren bir olaydır. Belli durumlarda belli kişiler için kullanılan toplumsal bir kategori ya da etikettir. Eşcinsel olmanın anlamı, belli bir toplumda anlaşıldığı biçimiyle eşcinsel rolüne bürünmektir.

Bazı toplumlarda, pek çok eşcinsel davranış görülmesine karşın, eşcinsel rolün bulunmaması dikkat çekicidir. Gerçekten de böyle davranışlar ayırt edilerek özel bir sınıflandırmaya sokulmadıkça, ne birey ne de toplum için bir sorun haline gelmeyebilir.

Örneğin, Afrika’daki Siwanlar, Avustralya’daki Arandalar ve Yeni Gine’deki Karakiler gibi, hemen hemen tüm erkeklerin hem karşıcinsel hem de eşcinsel ilişkilere girdiği çeşitli ilkel toplumlar bilinmektedir. Böyle toplumlarda, terminolojik açıdan söz konusu olmasa bile, karşıcinsellerle eşcinseller arasına bir ayrım koyulamayacağı açıktır. Kinsey’in sınıflandırma ölçüsü yine de uygulanabilir, ama erkeklerde, yalnızca 1-5 kategorileri arasında değişen, değişik cinsellikte davranışlar gösterecektir. 0 ve 6 kategorilerdeki karşıcinsel ve eşcinsel uç noktaları ise boş kalacaktır.

Batı toplumunda da ayrım çizgilerinin her dönemde bugünkü gibi kesin olmadığına inanmak için pek çok neden vardır. Örneğin, Eski Yunanda eşcinsel davranışlar, bir erkeğin cinsel etkinliğinin normal bir parçası olarak görülüyor ve bunun evliliği ya da babalığı önlemesi asla düşünülmüyordu. Eşcinsellik diye bir sözcük yoktu. Bunun yerine, insanlar «pederast» (yani oğlan sevgisi, oğlan ya da daha doğrusu delikanlı anlamında pais, sevmek anlamında eron sözcüklerinden türemiştir) sözcüğünü kullanıyordu, bu da toplumsal yararı olan övgüye değer bir gelenek olarak. Ancak, ne «ilham veren» diye adlandırılan daha yaşlı sevicinin, ne de «dinleyen» denilen daha genç sevilenin, kadınlarla ilişki kuramaması düşünülmüyordu. Kısacası, çağdaş eşcinsellik terimini Eski Yunanda uygulama olanağı yoktu. İlle de çağdaş bir sınıflandırmaya sokmak istersek, en yakın tanımlama olarak, ambiseksüellik terimi kullanılabilir.

Eşcinsel eylemlerin günah diye nefretle karşılandığı Ortaçağ Avrupasın-da bile, bunların «bir eşcinselliği» gösterdiği varsayılmıyordu. İnsanlar, «so-domy» (kutsal kitapta geçen Sodom kentinden) yada «buggory» (Bulgaristan’da sapkın bir mezhepten) suçlarından cezalandırıldıklarında, bu kişilerin isteseler pekâlâ uygun karşıcinsel davranışlara girebileceği varsayabiliyordu.

Anal ve ağız yoluyla ilişkiler gibi yalnızca birkaç özel eylemin de cezalandırıldığını anımsamak gerekir. Erkekler arasında başka aşk ve şefkat gösterileri özel bir dikkat çekmiyordu.

Aynı cinse yürekli davranışlarda bulunan kişilerin, temelde herkesten farklı görülmesi, ancak modern çağda olmuştur. Bunun sonucu olarak da sıradan bir erkek ya da kadının, kendi cinslerinden olan kişilere erotik tepkiler gösteremeyeceği düşünülmeye başlanmıştır. Böyle tepkiler ancak doğuştan gelen anormal koşulların bir sonucu olabilirdi. Psikiyatristler, bu kuruntu verici durumla ilgilenmeye ve ona çeşitli ekzotik adlarla atıflarda bulunmaya başladılar. 19. yüzyılın sonlarına doğru ise «eşcinsellik» yeni bir terim olarak ortaya çıktı. Gerek bu terim, gerekse onun karşıtı olarak türetilen karşıcinsellik terimi, kısa sürede yaygın biçimde kullanılır oldu ve bütün Avrupa dillerine yerleşti.

Bu sözcüklerin kökeni ve tarihi üzerine bilgisi olmayan çağdaş okur, bunlarla anlatılmak istenen fenomenleri yanlış anlayabilir. Bugün rahatlıkla eşcinsellikten ve karşıcinsellikten söz ediyoruz ve görünürde herkes ne demek istediğimizi hemen anlıyor. Ancak, karşılıklı olarak birbirimizi dışlayan bu kategorilerin, başlangıçtan beri sorunu aşırı basitleştirdiğini ve önyargılı bir biçimde yayıldığını anlamamız gerekir. Gerçekten de bunlar, ancak insanların cinsel yeteneklerinin tamamının ortak bir kabul görmediği baskıcı bir kültürde ortaya çıkabilirlerdi. Eşcinseller ile karşıcinseller arasına yapay bir ayrım çizgisi çeken bir kültür, böylece insan doğasına çok garip ve çok dar bir biçimde baktığını göstermiş olur. Bu, insanlar arasındaki farkların soyutluğunu, insan davranışının nüans ve tonlarını, kısacası yaşamın doğal çeşitliliğini görmezlikten gelen bir bakış açısıdır.

Olumsuz koşullandırmaların, psikolojik baskıların ve toplumsal yaptırımların olmadığı durumlarda insanlar her iki cinsin üyelerine kişisel tepki gösterebilmektedirler. Erotik ilgisi yalnızca bir cinsle sınırlı olan kişiler, ancak kültürel koşullanmanın sonucu bu duruma gelirler. Gerçekten de, tıpkı karşıcinsel eşlere tepki göstermeyi başaramayanlar gibi, eşcinsel eğilimlerinin farkında olmayan erkek ve kadınların da aldıkları eğitim tarafından yaratıldığını söyleyebiliriz. İdeal bir dünyada herkesin ambiseksüel bir yaşamı olmayacağı açıktır. Mutlaka güçlü cinsel tercihlerin, hatta cinsel ilgilerin bir ölçüde birbirini dışlaması söz konusu olacaktı. Üstelik, başka yerde de açıkladığımız gibi, çoğu erkek ve kadında bu ilgilerin baskınlıkla karşıcinsel olması beklenebilir. (Ayrıntılı bilgi için «Cinsel Etkinlik Tipleri»ne bakınız.) Buna üzülmek için hiçbir geçerli neden yoktur. Asıl üzülmemiz gereken nokta, birçok kişinin bir yana ittikleri yeteneklerini görmemeleri ve öteki insanlar için kendilerini bir örnek ya da norm saymalarıdır. Üzücü olan, böyle tek yanlı bireylerin dar kafalılığıdır, kendilerinden olmayan herkese reva gördükleri hoşgörüsüzlüktür.

ABD toplumunda birbirlerine kesin bir düşmanlıkla bakan birçok eşcinsel ve karşıcinselin bulunduğunu biliyoruz. Önceleri, bir kural olarak bu insanlar, kendilerine özgü cinsel yönelimlerinden onur duyarlardı. Bundan övünç duyanlar ya da karşıtlarının eylemlerine yol açanlar böylesi umutsuz sınırları sürdürmekte de ısrar edebilirler. Bunlar özellikle eşcinsellerdir ve özür dileyici, üzünçlü olmaları beklenirdi çok kere. Yine de onlara, günahkâr, suçlu ya da hasta sapkınlar gibi ikinci sınıf yurttaşlarmış gibi davranılır-dı. Bu nedenle, onlar hakkında, geçmişte iyi kişiler olduğu biçiminde bir görüşün yaygın olması şaşırtıcı gelmemelidir.

Yalnız bu yakınlarda eşcinsellerin çoğu, kendileri üzerine koruyucu bir kanat geliştirdi. Kendi kendilerini «homo» ve «dürüst» diye adlandırarak şimdi resmi değer yargılarına meydan okuyorlar ve uzun zamandır yadsınan yurttaşlık hakları için savaşım veriyorlar. Sonraki bu gelişmenin birçok bakımdan yapıcı ve sağlıklı olduğunu kuşku yok. Hâlâ gerekli olsa da, bu gelişme, insanların talihsiz iki kampa bölünmüş olmasını özenle vurgulamasının yanı sıra bu bölünmüşlüğe de değinmesinden dolayı üzücü nitelik taşıyor.

Homo ve dürüst de olsa, her ikisi de yalnızca tek bir dünyanın parçasıdır ve bu gerçekleşmeksizin birbirlerini ve kendilerini yanlış anlamaya devam edeceklerdir.

Geçmişte esas olarak toplumsal bakımdan başat olan karşıcinsel kesim belirli kişileri kendilerinin dar cinsel standartlarına uymadığı gerekçesiyle eşcinsellikle etiketlediler. Şimdi bu etiketlemenin önceki gibi devam ettiğini söylemek bile gereksiz. Bununla birlikte, eşcinsellerin yurttaşlık hakları hareketinin etkisi altında birçok erkek ve kadın, şimdi, kendi durumlarını yasallaştıracak girişimlerde bulunuyorlar. Kısacası, onlar kendilerine her açıdan eşit davranılması için verdikleri mücadelenin dikkate alınması gerektiğine inanıyorlar. Aynı zamanda kendilerine uygulanan ağır psikolojik baskıdan da kurtulmak istiyorlar. Aslında onların kendi yasal kimlikleri için verdikleri mücadele oldukça yavaş ilerlemekte.

Bazıları resmen eşcinsel olarak damgalanmışken, (belki bazı küçük eşcinsel olayların keşfinden sonra onların bu etiketi çabucak kabullenmekten başka bir seçenekleri yok), gizli eşcinsel bilgiler, o kişi kendisini homo olarak görmeden önce yıllarca sürebilir. Başlangıçta, O, eşcinselliğin ima ettiklerine bir anlam veremez ve dürüst arkadaşlarından kendini farklı kabul etmekte isteksiz olabilir. Gerçekte gördüğümüz gibi bu isteksizlik pekâlâ mazur gösterilebilir. İsteksizlik, kavrayış eksikliğinden değil de daha çok basmakalıp ve yerli yerince (istiflenmiş) olmaya karşı ani, doğal tiksinme değişimlerinden doğar. Hiçbir ortak yanı olmadığını bildiği gibi, tipik «eşcinsel» özellikleri olan biri gösterildiği zaman bu tiksinme ona karşı büyük bir nefrete dönüşebilir. Ve onun meydana çıkma süreci, bu yüzden birçok psikolojik dolambaçlar, çıkmazlar, yanlış çıkışlar ve terslikler yüzünden oldukça karmaşık bir niteliğe bürünüyor.

Ne gariptir ki, daha önce sözünü ettiğimiz, eşcinsel imalar veren insanların çoğu asla ortaya çıkmazlar. Bazıları basitçe tüm cinsel ilişkilerden vazgeçer, bazıları becerebildiğince ortalama bir karşıcinsel ilişki sürdürür. Bazıları da hem eşcinsel hem karşıcinsel ilişkide bulunur. Ancak onlar kendilerini temelde dürüst olarak tanımlarlar. Yaptıklarını anlatırken, ve yalnızca eşcinsel ilişkide bulunanlar da kendilerini anlatırken cinsellikle ilgili olmayan resmi nedenlerden ötürü öyle yaptıklarını söylerler. (Örneğin erkek fahişeler gibi para kazanırlar.)

Aşağıdaki sayfalarda, eşcinsel ilişkilerin çeşitli biçimlerinin kısa bir özetini bulacaksınız. Kuşkusuz cinsel ilişki terimi burada da önceki bölümdeki anlamıyla kullanılmıştır. («Karşıcinsel İlişki»nin giriş bölümüne bakınız.) Aslında biraz sonra görüleceği gibi, eşcinsel ve karşıcinsel teknikler de temelde birbirinin aynıdır.

Ama «Eşcinseller ne yapar?» diye soran insanlar, imgesel eksiklikten dolayı bu soruyu ancak kendi karşıcinsel dünyasına dayanarak açıklığa kavuştururlar.

Dar görüşlülüğün böylesi, insanların kendi bedenlerinin erotik potansiyelinden bir kere bütünüyle nasıl soğutulabileceğini gösterir. Aslında toplumumuzda eşcinsel ve karşıcinsellerin ezilmesi, cinsel barbarlığın başka bir göstergesidir.

Eşcinsel davranışlara karşı toplumsal tutumlar daha derinlemesine olarak kitabımızın «Seks ve Toplum» adlı üçüncü bölümünde tartışılıyor. (Özellikle de «Uyumculuk ve Sapkınlık»a bakınız )

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Karşı cinsle ilişki

KARŞİCİNSEL İLİŞKİ

Sözlük anlamı olarak İngilizce ilişki sözcüğü (Latince intercuro: araya girmekten geliyor), kişiler arasında herhangi bir iç değişim ya da iletişimi çağrıştırabilir. Böylece kişi genelde ya da özele indirgendiğinde toplumsal ilişkiden, birbirlerine göz kırpan insanlar arasındaki görsel ilişkiden, birbirleriyle konuşan insanlar arasındaki sözsel ilişkiden ve el sıkışan insanlar arasındaki el ilişkisinden söz edebilir. Bununla birlikte, bugün birçok doktor, avukat ve öteki mesleklerden olanlar, terimi çok dar bir anlamda kullanır. Bu kitap eskiden söz ettikleri zaman, yalnızca iletişimin özel bir türünü kastederler: Cinsel ilişki. Hatta çoğu zaman cinsel ilişki teriminden de yalnızca özel bir ilişki türünü anlarlar: Birleşme (cinsel birleşme).

Ne yazık ki zamanımızda, bu dar mesleki kullanış genelde geniş yaygınlık kazanmıştır. Örneğin, çoğu yaygın el kitapları sevişmenin bütün türleriyle pettin (aşk yapmanın son aşamasında penisin vajinadan geri çekilmesini içeren bir sevişme türü) birleşmeyi ayırt ediyor. (Ayrıca cinsel yakınlık biçimlerinin tümü ayrı ayrı adlandırılıyor.) Aynı zamanda «önceki oyun»dan «aşk için ön oyun»dan önce gelmesi gereken ve «sonraki oyun»la sonraki çarpıcı ilişkiler açıklanıyor. Özcesi, yalnızca penis ile vajina arasında olduğu düşünülen ilişkiler kendilerine özgü, çok değişik dillerde açıklanabilirler.

Ancak bu da dar görüşlü bir bakıştır. Gerçekte kitabımızın ilk bölümünde gördüğümüz gibi, insanın cinsel tepkileri tüm vücudu kapsar ve orgazma da birçok değişik yollarla ulaşılabilir. (Bkz. «Erkeğin Cinsel Tepkileri» ve «Kadının cinsel Tepkileri».) İstatistiksel konuşursak, birleşme, cinsel ilişkinin pekâlâ en yaygın biçimi olabilir. Ancak bu, cinsel ilişkinin biricik yolu olduğu anlamına gelmez. Hatta birçok erkek ve kadının en hoşlandığı ilişki biçimi bile olmayabilir. Bundan başka, belirli sakatlıklar, yaralar, hastalıklardan dolayı birleşmeyi başaramayan sayısız kişi vardır ama gene de çeşitli cinsel ilişkilerle doyuma ulaşabilmektedirler.

Birleşme, kuşkusuz cinsel ilişkinin döllenmeyle sonuçlanan tek biçimidir ve kültürümüzde bu nedenle her şeyin üstünde tutulmaktadır. Hıristiyan ve Yahudi dinsel geleneklerinde seks ve döllenmenin birbirinden ayrılmayacağı biliniyor. Birçok cinsel etkinlik, tüm doğallığına karşın, gebelikle sonuçlanmıyorsa, günah kabul ediliyor ve böyle bir hevesinde kırılması öngörülüyor. Sonuç,olarak, çoğu Batı ülkesinde günah, aynı zamanda bir suç sayılır oldu. Birleşmesiz ilişkiler ciddi bir kusur olarak görülüyor ve bunun cezası da çok şiddetli olabiliyordu. Sonunda çağdaş psikiyatristler, birleşmeyi öngörmeyen herhangi bir cinsel etkinliğe girişen yetişkinin akıl hastası olduğunu ya da en azından «olgun olmadığını» açıklayarak, suçu bir hastalığa dönüştürdüler. (Daha ayrıntılı bilgi için «Uyumculuk ve Sapkınlık»a bakınız.)

Bugün, birleşme dışındaki tüm cinsel ilişkilere karşı olan tutumların birçok canlının her yönden yoksullaşmasına, kısırlaşmasına yol açtığını anlamaya başladık. Hatta penisle vajinaya aşırı önem verip vücudun öteki eroje-nik bölgelerini önemsiz saymanın, gerçekte erkek ve kadınları duyarsızlaş-tırdığı, böylece de onları normal cinsel işlevini önlediği konusunda kuşkulanır olduk. (Bkz. «Cinsel Yetersizlik»)

Bu olgu, birleşme öncesi aşk oyunları ve sevişmenin seks uzmanlarınca gerekli görüldüğünü vuruluyor. Bununla birlikte anlayışlı kişiler bile gerçek sorunu tanımakla başarılı olamıyorlar. Birleşme, cinsel ilişkinin nihai ve en yüksek biçimi olarak tanımlandığında, öteki tüm cinsel ilişki biçimlerinin alt kategorilere gireceği açıktır. Bunlar, «çeşitler» ya da «esas olanın yerini tutanlar» diye kabul edilir ve asıl işlevi de her zaman «ana olay»a bir «giriş» ve «sonuç»un türleri olarak görülür. Başka bir deyişle, çiftler hâlâ birleşmeye gitmeyi deneyerek, cinsel deneyimlerini doğrulamaya zorunluymuşlar gibi hissederler kendilerini. Bu çiftler cinsel ilişkilerini yapılan işlere, kısımlara, yükselen aşamalara bölmeye devam ederek tam erotik potansiyellerini geliştirmeden bırakacaklardır. İşte bu nedenle biz, kitabımızda öteki seks kılavuzları ve evlilik el kitaplarının standart yaklaşımlarını izlemedik. Ancak konuyu daha benimsetmek yerine, çok basit bir tanımla başlıyoruz işe.

Cinsel İlişki, Bir Cinsel Tepki İçeren Kişilerarası Herhangi Bir İletişim Biçimidir.

Böyle bir iletişimin birçok farklı yolu vardır kuşkusuz. İnsanlar birbirleriyle kucaklaştıklarında, öpüştüklerinde, birbirlerinin gözlerine baktıklarında ya da telefonda konuştuklarında, birbirlerine cinsel bir tepki gösterirler. Başka bir deyişle onlar öteki cinsel organlarla hiçbir zaman temas etmeyebilir, hatta doğrudan fiziksel bir ilişki kurmazlar, ancak iç değişimler ve cinsel duyumsamaların karşılıklı algılanması sürdükçe gerçek anlamda bir cinsel ilişkiden söz edilebilir.

Rahiplerin, doktorların ve avukatların insanların birbirleriyle olan aşklarını ille de belirleme, sınıflandırma ve kategorileştirme çalışmaları olmasaydı, sorun bundan ibaret olacaktı. Doğal olarak her meslek disiplini, kendi olguları, ilgileri ve mesleki jargonundan hoşlanan herhangi bir kimsenin kolayca önce sürebileceği türde terimlere sahiptir. Yani olasılıklar gerçekte sonsuzdur. Doğrudan fiziksel temas olmadan yapılan ilişkiler bile kendi içinde alt kategorilere bölünebilir. Örneğin, açık saçık bir telefon konuşmasıyla uyarılan bir kişinin ve konuşmacıyı gerçekten cesaretlendirenin, bir sözsel ve işitsel ilişki gerçekleştirdiği söylenebilir. Aynı yolda bir teşhirci ve onu izlemek zorunda kalan bir yolcunun ilişkisi «görsel ilişki» olarak tanımlanabilir. Dahası, birbirlerine cinselliği uyandırıcı mektuplar ve fotoğraflar gönderenler arasında neden bir «pastoral ilişki» olduğundan söz edilmesin?

Oysa, örneklerin de gösterdiği gibi, bu tür bir terminoloji, sonunda gülünç gelebilecek özellikte olabilir. Pratik amaçlar için bazı uzmanlar, bu nedenle, katılanlardan en az bir kişinin cinsel organlarıyla yalnızca doğrudan fiziksel temas kurmanın biçimlerini tanımlamak için salt birkaç temel terim üzerinde anlaşmıştır. Bu uzlaşmacı yaklaşım kusursuz değildir kuşkusuz, ancak konuyu inanılır bir biçimde yalınlaştırdığı için yaygın bir biçimde benimseniyor. Bu nedenle bu yaklaşımları, tartışmamızı biraz biçimlendirmesi ve yapılandırması için biz de kullanabiliriz. Böylece modern kuralları izleyerek cinsel ilişkiyi dört temel tipe ayırıyoruz.

• Elle İlişki: Bir eşin cinsel organlarına öbür eşin elle temas etmesi.

• Ağız yoluyla ilişki (oral): Bir eşin cinsel organlarına öbür eşin ağızla temas etmesi.

• Jenital ilişki (Latince genitalia: Döllenme organları): Bir eşin cinsel organlarının, öteki eşin cinsel organlarıyla temas etmesi.

• Anal ilişki (makattan ilişki): Bir eşin cinsel organlarının, öteki eşin anüsüyle (makatıyla) temas etmesi.

Kuşkusuz bunlar salt teknik ayırımlar olup daha açık seçenekler ya da ayrımlar ile kendine özgü yaklaşımları içermez. Bazı erkek ve kadınların kendilerini yalnızca bir tür cinsel ilişkiyle sınırladıkları bir gerçektir. Ancak bugün birinden öbürüne değişik yaklaşımları deneyerek özgürce aşk yapmaya başlayan çiftlerin sayısı giderek artmaktadır. Böylece çiftler elle cinsel ilişkiden başlayarak, ağız ve jenital ilişkiye ulaşmaktadırlar. Hatta eşlerden biri bilgiçlik taslamaya kalkıştığında öteki eş, cinsel ilişkinin daha birkaç çeşidini tanıtmaya ve tartışmaya geçebiliyor. Örneğin bir erkek, penisini eşinin göğüslerinin ya da kalçaları arasına getirdiği zaman, eşine gemo-ral ilişki (kalça bölgesi ilişkisi) ve meme ilişkisinden söz açması gibi.

Buna karşın orgazma ulaşana değin birbirlerinin kollarında aşk yapmanın olası tüm çeşitlerini uygulayarak zamanlarını geçiren çiftler de var. Çiftler, zaman zaman orgazma gitmeksizin alışageldikleri uyarımlarla tam bir doyuma ulaşarak yalnızca bu doyumla yetinebilirler. Bütün bunlar tanımlamamızın amaçlarında herhangi bir değişikliğe yol açmaz. Önemli olan, bu doyumun olası son aşaması değil, çiftlerin etkileşimlerinin bütünüdür.

Öte yandan, burada bizi ilgilendirenin bu etkileşimin yalnızca cinsel karakteri olduğunu anımsamamız gerekir. Örneğin, elle ilişki tanımımız bir hastanın cinsel organlarının hekim tarafından uyarılmasını içermez. Bu olgu, bir kişinin cinsel organlarının elle, ağızla, cinsel organlar ya da başka birinin anüsüyle temas etmesi demektir, cinsel ilişkinin konuşulması değil. Terim, en azından bu ilişki türlerinden biri, eşlerden biri tarafından özendirilir ve sonunda ciddi bir cinsel tepki gösterilirse doğrulanmış olur. (Yalnızca merak ettiği için birbirlerinin cinsel organlarına temas eden çockularınki gibi, başka şeyler de cinsel ilişki olarak değerlendirilmez.)

Cinsel ilişkinin genel bir tanımı üzerine bir anlaşmaya varmak oldukça kolayken, standart bir tanım bulmaya çalışmak aptallık olacaktır. İnsanlar arasında seks gerçekte kişisel bir konudur. Her kişinin cinsel ilgileri farklıdır ve bu nedenle tamamen aynı yolla aşk yapan bir çift de yoktur. Kimileri yaşamları boyunca tek bir örneğe bağlı kalır, kimileri özel durumlarda özel biçimler dener, kimileri de değişiklikler aramayı sürdürür. Aşk yapmak için yalnızca birkaç dakikayla, hatta birkaç saniyeyle yetinen çiftler olduğu gibi, bunu saatlerce uzatan çiftler de vardır. Kimileri ise düzenli olarak yinelerler, ancak oldukça uzun aralarla. Kimi çiftler de sürekli, yıllar boyunca günde birkaç kez cinsel ilişki kurmaya devam eder.

Çiftler, bu ilişki türlerinden biriyle doyuma ulaştıkları sürece bu seçmelerin herhangi birinde bir yanlış yoktur ve herhangi bir dinsel, resmi ya da tıbbi yetkiliye onları başka türlü anlatmak da akıl işi değildir. Ne yazık ki, geçmişte tam olarak birçok yetkilinin yapmaya çalıştığı da budur. İnsanlara mutluluğa giden yolu kendilerinin bulması ve zevkleri için kişisel yetilerini geliştirmesini aşılamak yerine, kafalara katı bir «doğal», «normal» ve «sağlıklı» cinsel ilişki ideali yerleştirdiler ki, herkesin çaba göstermesi gereken bu idealden çıkışla, tüm sapkınlıklar da «doğal dışı», «anormal» ve «hasta» olarak nitelendi.

Önce de belirtildiği gibi kültürümüzde çok uzun zamandır birleşme, cinsel etkinliğin kabul edilebilir tek yoluydu. Gerçekte, bugün bile ABD’nin birçok eyaleti hâlâ birleşme dışı cinsel etkinliği «doğaya karşı işlenmiş bir suç» olarak cezalandırıyor.

Ağız yoluyla cinsel ilişki kuran evli çiftler bile baştan çıkarıcı ve tehlikeli suçları işlemekle karşı karşıya bulunuyor ve bu suçu işlerlerse mahkeme önüne çıkarılıp hesap vermeleri ve hatta ceza yemeleri bile söz konusu olabiliyor.

Bu yasalar seyrek uygulandıkları için anlamsızlıkları derinden derine görünmüyor. Gerçekte, uygulandıkları zaman büyük bir skandal oluyor. Bununla birlikte yasalar, nesnel olabildiği ölçüde, esinlendiği insan cinselliğine karşı ilkel bir bakışı yansıtıyor.

Bu bakışla yaklaşıldığında, insanlar arası cinsel ilişki dölleme anlamından başka bir şey değil; yani sığırın çiftleşmesinden farksız. Saflık ve inceliğe yer yok. Hatta böyle bir incelik, kibarlık girişimi «doğa düzenine bir saldırıdır. İnsanlar yaşamının tüm öteki alanlarında yetkinleşmek için çaba gösterebilir, ancak cinsel etkinlikte hiçbir zaman dört ayaklıların düzeyini aşma-malı.

Bereket versin ki, zamanımızda toplumumuzdan çoğu insan daha uygarca bir tutum benimsemiştir. Bu insanlar, cinsel ilişkinin her eşi içeren, bedeninin bütünü üzerinde herhangi bir kısıtlamaya gitmeyen bir anlayışla ele alınmasını sağlıyorlar. Böylece en azından pratikte cinsel deneyim geniş bir kabul görüyor.

Oysa bugün erotik potansiyelini tam olarak geliştiremeyen bir çok çift var. Önemsiz farklı nedenlerden dolayı bu çiftler, aşk oyunlarına değişiklikler getirmekten pek korkmuyorlar ama aşk yapmayı seyrek olarak doyuma ulaşmak için bir araç anlamında görmeye devam edebiliyorlar. Yani tıpkı ataları gibi. Cinsel ilişki sürecinden çok, onun üretim yanıyla ilgileniyorlar. Çocuk üretmek anlayışı basitçe şimdi orgazm üretmek anlayışına dönüştü. Kısacası, onlar yalnız cinsel zevkin bizzat kendisinin de bir son olabileceği kapasitesinde hâlâ eksiktir. Bununla birlikte erkeklerin ve kadınların birbirine bağlanmasını sağlayan bu kapasite, onlara en derin doyum ve yaşlılığa değin iyi bir cinsel işlev sağlar.

Aşağıdaki sayfalarda üreme ve orgazm işlevi taşımaksızın gerçekleştirilen bazı cinsel ilişki biçimlerine değinilecektir. Kitabımızın başka bölümlerinde de olduğu gibi, burada da asıl amaç, bazı terimleri yalın biçimde açıklığa kavuşturmak, belirli teknikleri tanımlamak ve değişik olasılıklara dikkat çekmektir. Bu olasılıklar arasında seçimi kişilere bırakmak gerekir. Metin, karşılıklı zevk alınanlar dışında herhangi bir standart, norm ya da cinsel ilişki amacını yerleştirmek için herhangi bir girişimde bulunmaz.

ELLE İLİŞKİ

Elle ilişki, burada bir kişinin cinsel organlarını başka kişinin el ya da elleri arasına alarak uyarması biçiminde tanımlanmaktadır.

Eski evlilik kılavuzlarında ise cinsel ilişkinin bu biçimi çoğunlukla birleşme öncesinde bir «sevişme» ya da «önoyun» olarak gösterilirdi. Bir kadının cinsel organlarının elle yoğun bir biçimde uyarılması, onun tamamen uyan-dırılması için gerekli görülür ve bu nedenle kocasına, karısını zevklendirmek için onu düzenli bir huy haline getirmesi öğütlenirdi. (Bu kitapların her zaman yalnızca evli çiftler için yazıldığı ileri sürülürdü.) Ne yazık ki birçok erkek, elle ilişkiyi tıpkı başka bir zevksiz erkek gibi «önoyun» olarak düşünmeye başladı. Bundan başka, kadının cinsel tepkileri üzerine yeterli bilgi edinmedikleri için, kimi erkekler kadının klitorisini zevkten çok acıya neden olacak bir noktaya ulaşana dek uyarırdı. Kadınlar da, erkek cinsel organlarını elle uyarmayı çoğunlukla istemiyorlardı. Özcesi, elle ilişki, alışılmış, hoşla-nılabilir bir deneyim olarak pek seyrek uygulandı.

Oysa, bugün, cinsel tutumlarda genel bir değişim görülüyor. Birçok erkek ve kadın, cinsel olarak ne tür şeylerden hoşlandıklarını birbirlerine kibarca anlatıyor ve çok daha fazla deneme yapmak istiyorlar. Böylece onlar yalnızca cinsel doyum anlamında ele alınmayan bir birleşmeyi gerçekleştirmeye başlıyor. Hatta, birbirlerinin vücuduna masaj yaparak, okşayarak ya da yalnızca dokunarak büyük zevkler alıp verebildiklerini görüyorlar. Daha, çağdaş seks terapistleri uzun zaman bloke edilerek yasaklanmış cinsel tepkileri bulmuşlar ve böylece kadın ve erkeğin yetersizliklerini yenmelerine yardımcı olmuşlardır. (Bkz. «Cinsel Bozukluklar.»)

Eşler birbirlerinin erojenik bölgelerini incelikle araştırırken, olasılıkla çok duyarlı kısımlara, -cinsel organlara- tekrar tekrar dönüyorlar. Böylece çok doğal olarak, kendilerini elle ilişki halinde bulabiliyorlar. Aynı zamanda birbirlerinden inisiyatifi alabileceklerini ya da pekâlâ aynı zamanda, birlikte de yapabileceklerini keşfediyorlar. Bu son anlattığımız üzerine karşılıklı mastürbasyondan söz edilebilir kuşkusuz. Açıktır ki, bir kadınla mastürbasyon yapmak isteyen erkek, nerede ve nasıl temas edilmesinden hoşlandığını ona sormalıdır. (İki kadının aynı yolla mastürbasyon yapmasına çok az rastlanır.) Ona herhangi bir doğrudan uyarım için klitoris başının aşırı duyarlı olduğu sık sık anlatılmış olsa gerek. Tabii klitoral gövde kenarının ve iç dudağın daha az duyarlı olduğu da bilinmelidir. Bundan başka kadın, cinsel bakımdan heyecanlandığı zaman vajinası doğal olarak yağlanmaya başlar ve erkek olası gerilimden kaçınmak için eliyle bu yağlanmayı klitorise yaymaya çalışır. Aynı zamanda erkeğin, artan heyecanla klitorisin başlığı altına girdiğini hatırlaması gerekir. Bu nedenle artık klitorise doğrudan ulaşılamaz. Bununla birlikte vulva bölgesinin genel olarak uyarımını sürdürebilir ve kadının sözlerini yerine getirirse onu orgazma da ulaştırabilir. Hatta, kadınlarda kısa aralıklarda birkaç orgazm yeteneği bulunduğundan, o erkek, okşamalarını oral temas ya da jenital ilişkilerle de sürdürebilir.

Geleneksel evlilik el kitapları ve anlayışlar, kadınları cinsel bakımdan hep edilgin olarak yetiştiregeldiğinden kadınlar da bunların etkisiyle kocalarının cinsel organlarını uyarmayı pek seyrek isterler. Bununla birlikte, birçok erkek penislerine temas edilmesinden hoşlanır. Hatta öteki okşamaların erkeği bu denli uyandıramadığı olaylar da vardır. Bir erkekle mastürbasyon

yapmak isteyen kadın, erkeğe penisinin nasıl tutulması™, okşanmasını ve sıkılmasını istediğini apaçık sormalıdır. Çoğu kez kadın, erkeğin zevkini artırmak için penisi eliyle tükürükler ya da bu iş için yapay yağ kullanır. (Va-jinaya girme söz konusu olursa, sakıncalı olduğu için vazelin tavsiye edilmez.) Bir erkek böyle bir mastürbasyonla orgazma ulaşırsa, yeni bir sertleşme için olasılıkla biraz zamana gereksinim duyar. Oysa kadın hâlâ doyuma ulaşabilme yeteneğini sürdürebilir, kuşkusuz kadının isteğine bağlıdır bu. Bu durumda başvurulacak belirli teknikler el ve ağız yoluyla ilişkidir.

Bugün bile böyle davranışların kadına göre olmadığı, çocuksu ve saldırgan olduğu anlayışıyla, erkeğin penisini uyarmakla gönülsüz olan kadınlar da olabilir. Bu kadınlar aynı zamanda gerçek bir erkeğin böyle bir yola izin vermeyeceğini de düşünebilirler. Bununla birlikte, bu kadınlar erkeklerin tarih boyunca bu iş için fahişelere para ödediklerini hatırlarlarsa iyi olur. Günümüzde bile ABD’de masaj salonları bu işten büyük gelirler sağlamaktadır. Durum şu ki Batı ülkelerinin yasaları, cinsel organlara değin uzanan masajlara izin vermez ve bu yüzden masörler sıkı bir polis denetimi altında bulundururlar. Üstelik bazen sonu tutuklamayla biten bu tutumların yararlı bir amaca hizmet edip etmediği de pek belirgin değildir. Yine de ne kadınların ne de müşterilerin, herhangi bir alçaltıcı duruma girmediklerini ya da herhangi bir zührevi hastalığa yakalanmaları tehlikesi de yoktur. Gerçekte bu masajlara fahişeliğe varan yaftalar yakıştırmak büsbütün gereksiz olup, belki de toplumumuz bunları fiziksel terapinin bir biçimi olarak görürse büyük yararlar sağlayabilir.

Yukarıda belirtildiği gibi elle ilişkinin değeri, çağdaş seks araştırıcıları tarafından artık benimsenmiş görünüyor ve Masters ve Johnson gibi terapistler, tedavileri sırasında bütün hastalarına bu yolu denemelerini salık veriyorlar. Bu önerinin nedeni oldukça basit. Elleriyle birbirine zevk vermeyi öğrenen kadın ve erkek, öteki cinsel ilişki biçimlerinin çoğuna da bu yolla iyice hazırlanmış oluyor.

AĞIZ YOLUYLA İLİŞKİ

Ağız yoluyla ilişki, burada, bir kişinin cinsel organlarıyla, bir başka kişinin ağzı arasındaki teması içeren bir ilişki olarak tanımlanır.

Cinsel organlar ve ağız, insan vücudunun çok kolayca uyarılabilen iki

erojenik bölgesidir ve bu nedenle onların doğrudan temas haline getirilmesi çok doğaldır. Hatta böyle davranışlar hemen hemen tüm memelilerde yaygındır ve biyolojik bakış açısıyla memelilerin en yüksek gelişmiş türü ve en duyarlısı olan insanın bir istisna olmasını gerektirecek bir neden de yoktur. Bununla birlikte, kimi topluluklarda ve tarihsel dönemlerde ağız yoluyla ilişki günah, suç ve hastalık olarak kabul ediliyor ve bu yolla ilişki kuran çiftler de şiddetle cezalandırılıyordu. İşin doğrusu, ABD’nin birçok eyaletinde

YAŞAMIN YENİDEN GÜÇLENDİRİLMESİ (Mochia heykeli)

Çeşitli Amerikan Kızılderili kültürlerinde erotik sanat gelişmeye başlar. Burada resmi görülen toprak figürler Peru’ya aittirler. Bu tür erotik yönü belirgin seramikler çoğunlukla mezarlara konurlardı, vedalaşma hediyesi olduğu gibi, yaşamın yeniden canlandırılması sembolü olarak da kullanılırlardı.

ağız yoluyla cinsel ilişki (karı koca arasında bile) hâlâ «doğaya karşı bir suç» olarak tanımlanıyor ve yıllarca süren hapislerle cezalandırılabiliyor.

Geleneksel, dinsel, resmi ve psikiyatrik yaklaşımların mahkûm etmesine karşın ağız yoluyla ilişki, ABD’de her zaman yaygın bir biçimde uygulanmaktadır. Üstelik çiftlerin her ikisini de doyuma ulaştırabileceğinden, bu ilişki doğal bir görünüm de kazanıyor. Bundan başka, gebeliğe neden olmadığı için, istenmeyen gebelik korkusundan uzaklaşan çiftler daha rahat bir sevişme yolu bulmuş oluyorlar bu ilişki biçimiyle. Salt evli çiftler değil, aynı zamanda gençler de ağız yoluyla ilişkinin birçok avantajını değerlendirebili-yorlar. Yalnız gebelik sorununu çözümlemekle kalmıyor, bu ilişki yoluyla kızların «bakireliği» de korunmuş oluyor. Aynı nedenle genç erkeklerde vaji-naya olduğu gibi, kızın ağzına boşalmaktan hoşlanabiliyorlar. Kısacası, ağız yoluyla cinsel ilişkinin çeşitli biçimlerini bilmek çok yararlıdır ve onların uygulanması ve öğrenilmesini kafaya koyan herkes, erotik kapasitelerinde-ki büyük artışla ödüllenmiş olacaktır.

Fellatio

Fellatio sözcüğü Latince «fellare» (emmek) fiilinden türemiştir. Bu terim, erkek cinsel organlarını emmek, yalamak ve öpmek olarak tanımlanır. Birçok erkek, penisinin emilmesinden hoşlanır ve birçok kadın da eşini bu yolla orgazma ulaştırmayı sever. Erkek dış cinsel organları temasa karşı son derece duyarlıdır ve dudaklar, dil, ılıklık ve kadının ağız içinin nemliliği cinsel uyarımın çok zevkli olmasını sağlar. Gerçekten de kadın, erkeğin kalçalarının içini ve torbalarını öperek ya da erbezlerini nazikçe yalayarak ona büyük bir coşku verir. Kadın, aynı zamanda erkeğin vücudundaki öteki ero-jenik bölgeleri keşfetmek için ağzını kullanabilir.

Bir erkeğin penisini emen kadının kuşkusuz erkeğe onu hangi biçimde sevip sevmediğini sorması gerekir ve erkeği orgazma ulaştırmadan önce bazı pratikleri gereksindiğini anlamalıdır. Dudakların ve dilin hızlı sert ve yavaş hareketleri çok etkili olabilir. Aynı zamanda kadın, dişlerinin, penisin herhangi bir noktasına değmemesine de dikkat etmelidir. Erkek orgazma yaklaşırken kadın hareketlerini hızlandırmalıdır. Aynı sıralarda penisi emerken mastürbasyon için duruma göre bir ya da iki elini birden kullanabilir. Oysa kadın bu arada fellatio’yu bir uyarım amacıyla kullanabilir ve bir süre sonra cinsel ilişkinin başka biçimlerine geçmeyi yeğleyebilir. Burada her zaman olduğu gibi, çiftlerin bireysel tercihleri biricik kılavuzlarıdır.

Birçok kadın, ağzına erkeğin boşalmasından hoşlanır ve gerçekte ılık meni tadını da sever. Meni, yutulduğunda herhangi bir hastalığa yol açmayan temiz ve zararsız bir sıvıdır. (Yalnız zührevi bir hastalık geçiren bir erkeğin menisi bunun dışındadır. Meniye karasarılık mikrobu geçmesi durumunda da hastalık bulaşması olasıdır.)

Bir erkek çok farklı biçimlerde emilip yalanabilir. Erkek normal olarak yatağa sırtüstü uzandığında, sandalyede otururken ya da kadının dizüstü çökerek erkeğin ayakta durması gibi pozisyonlarda… Bunların tümü denenebilir ve fellationun başka biçimlerini ve çiftlerin bulabileceği yeni biçimler de uygulanabilir.

Cunnilingus (Erkeğin, Kadını Ağzıyla Uyarması)

«Cunnilingus» terimi, (Latince cunnus: vulva ve lingere: yalamak fiilinden türemiştir), erkeğin, kadın cinsel organlarını emmesi ve yalaması anlamında kullanılır.

Kadının dış cinsel organları ve çevresindeki alanlar çoğunlukla vücudun en duyarlı erojenik bölgeleri olarak tanıtılır. Bu bölgeler hafif sıkmalarla ya da nazik ve tutkulu öpücüklerle düzenli olarak kolayca uyarılabilir. Böylece, erkek kalça içlerini, anüsle cinsel organlar arasındaki yeri ve anüsü yalayarak bir kadını kolayca coşturabilir. Dahası, klitoris gövdesini, iç dudakları öperek, emerek ve yalayarak kadının coşkusunu yükseltebilir. Hatta bazı uygulamalarla kadını ağız uyarımıyla pekâlâ orgazma ulaştırabilir.

Bazı durumlarda erkeğin penisi sertleşmez ve bu yüzden birleşme başlayamaz. Erkek çoğu kez yalnızca kadını doyuma ulaştırmak için ağız yoluyla ilişkiyi uzatmayı keşfetmiş olmaktan hoşnut kalabilir. Öte yandan erkek, cunnilingusu yalnızca cinsel ilişkinin öbür biçimlerine bir geçiş anlamında kullanabilir. Başka zamanlarda erkek, kadın birkaç kez orgazm olana değin cunnilingus’a devam edebilir, sonra kadını birleşme boyunca bir kez daha orgazma ulaştırabilir.

Cinsel heyecanın artmasıyla kadının vajinası bazı özel sıvı yağlar salgılar. Sağlıklı bir kadında bu sıvı tamamen temizdir ve herhangi bir hastalık korkusu duymamak gerekir. Gerçekte birçok erkek bu sıvının özel, hafif sidiksi tadını sever. Bununla birlikte yakın yıllarda kozmetik endüstrisi belirli «doğum kontrolü» spreyleri ve ter kokulu vajinal şırıngalar üretmeye başlamıştır. Bu gereksiz ürünler vajinanın doğal düzenini bozabilir ve böylece bulaşım ve tahrişe neden olabilir. Bundan başka, erkeğirr ağız ve penisinin duyarlı bölgelerine zarar da verebilirler. Bu yüzden bir kadının kendisini bu tür ürünlerden sakınması, bunun yerine vajinanın basit biçimde sabunlu suyla yıkanması önerilir. Üstelik vajina, salgıladığı sıvılarla kendisini temizler. Kısacası, kadın ve erkeğin, cunnilingusun sağlığı bozacağı ve zevksizlik yaratacağı kaygısına kapılmasına gerek yoktur. Alışılmamış vajinal salgılar ve kokular, bazı şeylerin kötü gittiğinin bir göstergesidir. Böyle bir durumda hekime başvurulmalıdır.

Fellatio gibi cunnilingus da çok farklı pozisyonlarda uygulanabilir. Kişiler, kendilerine en çok zevk veren pozizyonu yine kendileri bulmalıdır. Bazı çiftler estetik nedenlerle âdet dönemlerinde cunnilingustan kaçınabilir. Bu, kişilerin tercihine kalmıştır. Bununla birlikte vajinaya hava girmesi, dölüt ve kadının üzerinde önemli yıkımlara yol açacağından, gebeliğin son aşamasında bir kadının cinsel organlarının emilip yalanmaması yerinde bir davranış olur. Bu tehlike, gebeliğin son aşamasında bazı uyarı ve dikkatsizlikler, cinsel ilişkinin tüm biçimleri için öğütlenebilmesine karşın her nasılsa abartılmış olabilir. (Bkz. «Gebelik».)

«69»

Bu sayı simgesel olarak iki kişinin ters biçimde birbirine sarılıp yatmasını gösterir. Bu yöntemde eşler ağız yoluyla aynı anda birbirlerinin cinsel organlarını yalayıp emebilirler. Aynı anda alışılmış ağız yoluyla ilişki, her iki eşe de çok zevk verebilir ve bu kuşkusuz orgazma da ulaştırabilir. Bununla birlikte, çoğu erkek ve kadın, bu alışılmamış durumda pozisyonu korumayı zor bulduklarından, bu yöntemi olasılıkla aşk yapmanın öteki biçimlerinden önce ve yalnızca bir uyarım anlamında kullanırlar. Böyle bir pozisyonu eğer eşler biraz zaman harcarlarsa, birbirlerinin üzerine çıkmak yerine yan yana, ters biçimde uzanarak kolayca sağlayabilirler. Bununla birlikte daha sonra eşlerden biri orgazma ulaşabilir. Bu durumda cinsel ilişkiye başka yollarla devam etmek daha iyi olur.

JENİTAL İLİŞKİ

Jenital ilişki, iki kişinin cinsel organları arasındaki cinsel teması kapsayan bir tanımlamadır.

Cinsel organlar, vücudun en duyarlı erojenik bölgeleridir ve kadın ve erkeklerin büyük çoğunluğu için jenital temas bu nedenle cinsel ilişkinin gözde biçimidir. Bundan başka, anotomik olarak penis ve vajina kolayca birleşebilir. Gerçekte, tarih boyunca insan yaşamının döllenimini sağlayan dişi ve erkek vücutlarının tek birleşme yoluydu bu. (Bugün, bir kadın aynı zamanda yapay döllenme yoluyla gebe kalabiliyor.)

Yahudi-Hıristiyan kültüründe seks, geleneksel olarak döllenme amacına bağlanmıştır. Böylece çok uzun süre penis ve vajinanın birliği, cinsel ilişkinin tek doğal biçimi olarak gösteriliyordu. El ve ağız yoluyla uyarmaya, çiftler ilişkiyi birleşmeye götürmeye niyetlendikçe izin vardı. Oysa bu niyet olmaksızın yapılan cinsel temaslar her zaman günah kabul ediliyordu. Dahası, çoğu Batı ülkelerinde günah, aynı zamanda bir suç olarak cezalandırılırdı.

19. yüzyılda psikiyatristlertüm dikkatlerini insanın cinsel davranışı üzerine yoğunlaştırdıkları zaman, ilkönce göreneksel cinsel ahlak -bilgisinden kuşkulanmaya cesaret edemediler. Sözler ve terimler değişmesine karşın, iletilenler aynı kalıyordu: Birleşmesiz olan tüm cinsel ilişkiler yanlıştı. Oysa insanlar öldükten sonra lanetlenme yerine, şimdi yaşamın sıkıntı ve baskılarıyla tehdit ediliyorlardı. Mastürbasyon, «oralizm-ağız yoluyla seks» ve «ana-lizm-makattan seks» yorumları, dinsel kusurlar olmaktan çıkıp psikolojik düzensizliklere dönüştü ve böylece günahkârlar kendilerini birdenbire zihinsel hastalar kategorisinde buluverdiler.

Bununla birlikte zaman sürecinde artan sayıda psikiyatristler, cinsel davranışın amacına ilişkin kuşkulanılmaz genel varsayımları gözden geçirmeye başladılar ve yeni yeni açıklamalarla sonuçta çok daha uyarıcı oldular. Başlangıçta «sapık» ya da «yoldan çıkmış» olarak nitelendirilenlerin çoğu, artık «olgunlaşmamış» olarak adlandırılıyor ve bunlar her zaman bir hastalık belirtisi olarak da görülmüyordu. İşin doğrusu, mastürbasyon ve ağız yoluyla ilişki de sağlık ve terapatik bakımdan geniş bir kabul görmeye başladı. Günümüzde bazı geleneksel psikiyatrik metinler düzenli olarak yapılan birleşmesiz cinsel ilişkileri düzeltilmesi gerekli bir «sapıklık» olarak değerlendirmeye devam etti. Ancak çağdaş psikiyatristlerin büyük çoğunluğu bu beylik yaklaşımı artık paylaşmıyorlar. Bunun yerine daha çok cinsel etkinliğin öznel ve nesnel etkileriyle ilgileniyorlar. Şimdi çoğu uzman arasında sapık, hasta, bozuk ve anormal gibi nitelendirilenlerin başkalarına açıkça zarar verdikleri ya da cinsel eylemlerini uygularken kendilerinde üzüntü verici durumlar yaratanların, tam anlamıyla bakıma alınması gerektiği konusunda ortak bir düşünce oluşmuş bulunuyor (consensus). İnsan cinselliğine bu bakış biçimine göre birleşmesiz cinsel ilişki, hiç kimsenin tasalanmasına neden olmaz. Öte yandan, ırza geçme gibi belirli durumlarda, birleşme psikiyatrik bir sorun olabilir. (Ayrıntılı bilgi için «Sorunsal Cinsel Davra-nış»a bakınız.)

Kuşkusuz, jenital ilişkinin her zaman en yaygın ilişki olacağı konusunda pek çok neden var. Jenital ilişki, geçmişte de çoğu insan tarafından aşk yapmanın en çok yeğlenen biçimi olmuştur ve gelecekte de kesinlikle öyle kalacağa benziyor. Ne yazık ki, toplumumuzda, uzun bir baskı döneminden yeni çıkmış birçok çift, bu ilişkinin bile nasıl uygulanacağını öğrenmek zorunda. (Bkz. «Cinsel İşlevsizlik»)

Cinsel Organların Apozisyonları

Evlenmemiş onlu yaşlardakiler, cinsel ilişki deneyimlerine ilk başladıkları zaman, istenilmeyen bir gebeliğe yol açmamak ya da kızın bakireliğini bozmamak için, penislerini vajinaya sokmaktan kaçınırlar. (Bkz. «Delikanlılık».) Bununla birlikte, en azından yetişkin oğlanlar çok kere aşk oyunları sırasında yüksek bir coşkuya ulaştığından, kızlar bazen güçlü sevişme (petting) yoluyla onların orgazma ulaşmasını izin verirler. Örneğin, çok heyecan duymayan bir kız, giyinikken üzerine erkek arkadaşının birleşme pozisyonunda uzanmasını destekleyebilir. Bu yolla çoğu oğlan orgazma ulaşır.

Kız arkadaşları oğlanlara yavaş yavaş daha bir serbestlik tanırken, oğlanlar da giysilerinin bazılarını ya da birçoğunu çıkarabilir ve sonunda, çiftler, tümüyle çıplak sevişmeye karar verirler. Her şeye karşın kızlar gebe kalmayı ve kızlık zarının yırtılmasını istemedikleri için bir süre korkarlar. Aynı zamanda acı ve kanamaya ya da bir zührevi hastalığın bulaşımına üzü-lebilirler. Ancak vajinaya girmediği sürece kız, erkek arkadaşının penisiyle vulvaya sürtünmesine izin verebilir. Hatta erkeğin ve kızın böyle bir apozis-yonu, her ikisi için de pek zevklendirici olabilir. Cinsel organlarının sürtünmesi ve bazı deneyimlerle her ikisi de bu teknikle pekâlâ orgazma ulaşabilir. (Aslında penis doğrudan uyarılır ve vulvanın belirli bir bölgesini iterken, klitoris ve iç dudağı dolaylı olarak uyarabilir.) Normal olarak birleşen çiftler bazen cinsel ilişkinin bu basit biçiminden hoşlanabilirler ve bazen de kadının dış cinsel organları bir hastalık ya da yaradan dolayı çok duyarlı olursa, bu biçime başvurabilir. (Bkz. «Cinsel İlişki Sırasında Acı»)

Bununla birlikte yalnızca birleşmenin yerine olmak üzere cinsel organların apozisyonunu düşünmek belki akıllıca bir iş değildir.

Bazı erkek ve kadınlar, apozisyonları kendi değer yargılarına göre ele alabilirler ve özellikle bu apozisyonları kendilerini daha çok heyecanlandıran bir biçimde uygulayabilirler. Böylece onlar cunnilingus’tan sonra düzenli bir yolu denerler. Vulva, tükrük ve vajinal yağlanmayla iyice ıslanınca ya da sinirliliğe karşı cinsel organları korumak için özel yağlar kullanıldığında, çiftlerin alışılmış duyarlılıkları da artırılmış olur.

Birleşme

Birleşme, olasılıkla cinsel ilişkinin, en yaygın ve aynı zamanda insanı dölleni-me götüren tek türüdür.

Toplumların erkek ve dişi arasındaki cinsel ilişkileri, yalnızca~birleşmeyle sınırladığı dönemler olmuştur. Böyle toplumlar, cinsiyetin döllenim işlevi üzerine özellikle dikkat çekmiş, başta kadınlarda olmak üzere tüm cinsel zevkleri kınamış ve cesaret kırıcı davranışlarda bulunmuşlardır. Hatta ABD’de bugün bile yalnızca penis ve vajinanın birliğine değin öteki aşk oyunlarıyla alay eden bazı insanlar vardır. Dahası, birleşmeleri birkaç saniyeden fazla sürmeyen ve böylece, hızlı bir orgazmdan başka, yalnızca sönük bir cinsel heyecan duyan erkekler de vardır. Öte yandan, bu erkeklerin eşleri ise çoğunlukla.çok kötü ve sıkıntılı bir durumda kalırlar. Oysa cinsel ilişkiyi usul usul, özenle hazırlanan bir törensel görünüme çeviren çiftler de vardır ve bu çiftler birleşmeyi yalnızca birbirlerini doyuma ulaştırmanın bir yolu olarak görebilirler ve birleştikleri zaman birkaç saat öylece kalabilirler.

Son birkaç on yılda güvenilir gebelik önleyicilerin bulunuşu birçok erkek ve kadını istenmeyen gebelik korkusundan uzaklaştırmıştır. Bu giderek, birleşmeden daha çok zevk almayı da sağlamıştır. Bugün birçok sayıda kadın, cinsel doyuma ulaşma hakkında ısrar ediyor ve sıradan bir «seks nesnesi» rolü oynamaya da artık razı olmuyor. Bu kadınlar yalnızca zevk almak değil, zevk vermekten de hoşlanıyorlar ve yalnız coşkulandırmayı bekleme yerine, cinsel bakımdan eşit eşler haline geliyorlar. Birçok çift artık birleşmeyi edilgin kadınla etkin erkek arasında geçen bir şey olarak görmüyor ve birlikte oldukları zaman ya da birbirlerine pozisyonlarını değiştirme önceliğini verdikleri zaman çok daha büyük bir doyuma ulaşıyorlar.

Böylece birleşme insan iletişimi anlamında yeni bir öğe daha kazanıyor. Birleşmeye başlanması, kolay, ancak cinsel ilişkinin tüm öteki biçimlerinde olduğu gibi, tam karşılıklı doyum, hemen hemen her zaman deney ve uygulama sonucu gerçekleşiyor. Öte yandan, gençler ise doyumun özellikle sık sık, çok yakında olmasını bekleme eğilimi taşıyorlar. Çoğu kız ve oğlanlar, daha ilk birleşmesini gerçekleştirmeden önce konu üzerinde arkadaşlarıyla tartışıyorlar, düşler görüyorlar, düşünüyorlar ve umutları, korkuları ve fantezilerinin sonunda ikinci planda bir gerçek deneyime dönüşebiliyor. Buna iyi bir örnek, bir kızın kızlığının bozulmasına (defloration) yüklenen büyük önemdir. Yani kızlık zarının yırtılması. Kızlık zarı, tampon kullanımıyla, mastürbasyonla ya da belirli bir sportif etkinlik sonucuyla yırtılabilir kuşkusuz. Çoğu kadınlarda kızlık zarı, penisin vajinaya ilk girdiği zamana değin hemen hemen dokunulmadan kalır. Birçok delikanlı bu anı, gerçekdışı fikirlerle abartmış ve onların ilerde yıllarca bu duruma üzüldükleri görülmüştür. Böylece oğlanlar, penislerinin kızlık zarını delip içeri girebilecek kadar sert olup olmadığını merak edebilirler. Kızlar da bu olay sonucunda bazı bedensel acılara, yaralara katlanabilirler. Bununla birlikte, bu üzüntülerin hiçbiri doğru değildir. Kızlık zarı, normal olarak kolayca yırtıldığından, erkeklerin acımasız ve sert olmasına gerek yoktur. Gerçekte yavaş ve nazik bir yaklaşım en iyisidir. Öte yandan kızlar, bazı rahatsızlıklar ve önemsiz kanamalar görebilirler, ancak herhangi bir büyük acı korkusuna kapılmaya gerek yoktur. Yalnızca çok seyrek durumlarda kızlık zarı çok kalın olduğundan delinmesinde güçlük çekilir, ancak bu sorun bir hekim tarafından kolayca çözümlenebilir.

Genelde, çiftlere birdenbire ve ivedi biçimde birleşmeye başlamamaları öğütlenir, ancak bilinen işleme hazırlanmak da onların zamanlarını alır. Örneğin, elle ya da ağız yoluyla ilişkinin ilk gerçekleştiği sıralarda zevkleri büyük ölçüde yükselebilir. (Bu yolla bir kadın birleşmeden önce bir ya da birkaç orgazmdan bile hoşlanabilir.) Her durumda birleşmeye, yalnızca vaji-na doğal olarak yağlanmaya başladığı zaman girişilmiş olmalıdır. Aşk oyunları sırasında cinsel heyecan duymaya başlarken kadının vajina duvarları penisin düz olarak girişini sağlamak ve tahrişe karşı vajina ve penisi korumak için saydam bir sıvı salgılar. Böyle bir yağlanma olmaksızın yapılan birleşme, her iki eşe de acı verebilir. (Yalnızca ileri yaşlardaki kadınlarda vaji-nanın doğal yağlanması yetersiz kalabilir. Sorun, hormon tedavisiyle kolayca düzeltilebilir.) Ayrıca böyle durumlarda yardımcı olabilecek yağlanma

öncesi prezarvatifler kullanılabilir. Bununla birlikte, oral ve elle ilişkide kullanılan vazelin gibi belirli yapay ev yağlarının vajinaya koyulmaması gerekir.

Çünkü, vajina zaten yeterince yağlanır. Erkek de yavaş yavaş penisini sokabilir. Erkeğin, penisini birdenbire derinlere sokmasına gerek yoktur, çünkü cinsel heyecanına karşın, kadın bir süre daha gerginlik duyabilir. Bu durumda, erkek, penisinin ucunu vajinanın dışında, ileriye geriye yavaşça hareket ettirerek kadının rahatlamasına yardımcı olabilir. Sonra, kadın bu durumdan hoşlandığını hissettiği zaman kalça hareketleriyle kendine girilmesine daha kuwetlice ister. Kalça hareketleri ilişki sırasında «doğal olarak» tüm memelilerde görülür, öyle ki, bebeklerin cinsel tepkilerini keşfedip hoşlanmalarında bile kolayca gözlenebilir bu olgu. (Bkz. «Bebeklik ve Çocukluk») Ama bu davranış içgüdüsel olduğundan deneyimli âşıklar tarafından büyük ölçüde düzeltilip geliştirilebilir.

Sınırlı cinsel deneyimli erkekler, değişmez, derin ve ani hamlelerin çok etkili olduğuna inanabilirler, ancak gerçekte bu olgu pek seyrek gerçekleşir. En azından birleşmenin başlangıcında bir erkek yavaş hareketlerle girişi sığ tutarak çok daha büyük bir zevk alıp verebilir. Hatta önceliği kadına bırakarak pek çok şey öğrenebilir. Çoğu durumlarda, kadın her yeni derin bir girişten önce penis ucunun vajina ağzına doğru, uzun ve isteyerek yapılan hareketlerle, geri çekilmesini tercih edebilir. Bunun nedeni basittir. Cinsel heyecanın yükselmesiyle vajinanın dış kısmı kanın hücum etmesiyle üçte bir darlaşırken, iç kısmı da genişler. Başka bir deyişle, vajinanın bu üçte birlik dış kısmı (orgazm düzlüğünde) penis için en büyük uyarımı sağlar. (Ayrıntılı bilgi için «Kadının Cinsel Tepkilerine bakınız.)

Bu noktada, birçok kadının vajina girişini çevreleyen iç kaslarını denetlemeyi öğrendiğinin belirtilmesi gerekir. Böylece, onlar penisi daha sıkı kavrayarak karşılıklı uyarımın artmasını sağlamış olurlar. (Vajina girişi geniş ve gevşek olan, vajinal kasların ne durumda olduğunu bilmeyen ya da onları gelişmemiş bulan kadınlar bu sorunlarını uygun tedavi ve alıştırmalarla düzeltebilirler.) (Bkz. «Kadında Cinsel İşlevsizlik – Orgazm Yokluğu»)

Kadın ve erkek birleşmelerini sürdürürken, çok kere kalça hamlelerini hızlandırarak vajinada daha derin girişlerin olmasına yardım ederler. Bu işi bazen yalnızca tek bir eş yürütür. Bu durumda öteki eş nispeten edilgen kalır. Öte yandan, her iki eşin birlikte hareket ettiği zamanlar da olur. Bundan başka, genel ritmik örneklerle, eşler, hamlelerini derinden sığa büyük

ölçüde değiştirebilirler. Aynı zamanda kalçalarını ileriye geriye dairesel hareketleriyle penisin vajina içinde derin bir rota tutturmasına izin verebilirler.

Herhangi bir çifte, birleşmede en büyük zevkin nasıl kazanılabileceğini yalnızca deneyimler öğretebilir, ancak, eğer birbirlerinin tepkisine duyarlı iseler, birbirlerini, doyuma en iyi nasıl ulaştıracaklarını öğreneceklerdir. Yine de birleşme yukarıda da belirtildiği gibi iki kişinin birbirleriyle yakın etkileşiminden başka bir şey değildir ve uzmanca öneriler bile doğrudan ve açık bir iletişim olmadıkça hiçbir yarar sağlamaz. Özellikle kadın, neyden nasıl hoşlandığını erkeğe tam olarak anlatmaktan hiçbir zaman korkmamalıdır ve kendisini cinsel sezgilerine bıraktığı zaman karşılıklı ilgilerin nasıl gerçekleştirilmesi gerektiğini anlayabilir. Bir erkek, orgazmını bir süre kontrol altında tutmak isterken kadın da hiçbir zaman kendisini gemlemeye gereksinim duymaz. Erkek sertleşmesini sürdürdükçe kadın orgazma ulaşmaya devam edebilir.

Ne yazık ki birçok erkek ve kadın, orgazma duydukları aşırı ilgiden ötürü birleşme zevklerini azaltıyorlar. Erkekler orgazma nispeten çabuk ulaştıklarını bildiklerinden, eşlerinin doyumlarının yeterince uzun sürüp sürmeyeceğini merak ediyorlar. Öte yandan, kadınlar da orgazmlarının yeterince çabuk olmayacağından ya da orgazm olamamaktan korkuyorlar. Söylemek gereksiz ama, böyle gizli üzüntüler çiftler arasında önemli sorunlara yol açabilir ve normal cinsel işlev sonuçta işlemez hale gelebilir.

Çiftler, birleşme sürecinde daha yoğun bir ilgi gösterirlerse daha büyük cinsel mutluluk duyacaklardır kuşkusuz. Her cinsel işlevin orgazmla sonuçlanması gerektiğini söyleyen bir kural yoktur. Gerçekten de, sıra aşk yapmaya geldiğinde insanlar özgün bir amaç için çaba göstermiyorlarsa kendi kendilerine kötülük yapmış olurlar. Fiziksel zevkin paylaşılan deneyimi (zirve ya da boşalımla sonuçlanmasa bile) birleşmeyi değerli kılar. Deneyimli âşıklar için ustaca, her yanıyla görkemli bir gerilim, nihai boşalmadan daha önemlidir.

Orgazm, cinsel uyarımın en yüksek aşamasında istemdışı olan basit bir şeydir; uğruna dövüşülen ve kazanılması gerekli bir ödül değildir.

Bazı eski el kitaplarında, çiftler orgazma yalnız başlarına değil, aynı zamanda, aynı anda ulaşmaya zorlanıyordu. Sonra onlara ödül olarak, tam bir coşkunluk deneyimi vaat ediliyordu. Oysa gerçekte, bu garip tavsiye yarardan çok zarar getirdi. Bunun neden böyle olduğunu anlamak kolay.

Her şeyden önce, cinsel uğraşın kendisine değil, sonucuna dikkat çekiliyor. İkinci olarak, eşler her zaman belirli bir denetim altında bulunmalarına yol açan soğuk ve bağımlı bir tutumu benimsemeye zorlanıyorlar. Böyle bir tutum zamanla hiç orgazm olmamayla sonuçlanıyor ve tepkilerini özdeşleştirmeyi başaramayan erkek ve kadınların kendilerini yetersiz hissetmelerine neden oluyor.

Birleşme olayına bu mekanik açıdan yaklaşmanın modası geçmiştir artık. Zamanımızda çoğu «seks uzmanı» daha gerçekçi olmuş ve aynı anda orgazmı dört dörtlük bir ilişkinin kanıtı olarak görmekten uzaklaşmaya başlamıştır. Nitekim günümüzde gelişen eğilim, birlikte orgazm olmama sorununa üzülmeye bir son vermenin daha iyi olduğudur. Bunun yerine çiftler, özel bir deneye girişmeksizin ya da başarmaya çabalamaksızın, birleşmeden kendi beğenilerine göre zevk almayı öğreniyorlar.

İşin garip yanı, çok derin bir doyum sağlamasına karşın, istenilmeyen güzel aşk oyunları tersine dönüyor. Bu da uzun süre yasaklanan cinsel tepkilerin kurutulmasına yardımcı oluyor ve böylece kişinin erotik yeterliği artıyor. Doğal olarak, kişiyi daha çok orgazma da ulaştırıyor bu durum. (Ayrıntılı bilgi için «Cinsel işlevsizlik»e bakınız.)

Geçmişte çoğu Batı Hıristiyan kültürü, cinsel birleşmenin yalnızca bir tek pozisyonuna bağlı kalmayı öngörmüştür; yüz yüze ve kadının sırtüstü uzanarak, erkeğin kadının üzerine çıkması pozisyonu. (Pasifik Adaları, Afrika ve Asya’nın daha katı görüşlü putperestleri, «misyoner pozisyonu» diyerek bununla alay ederler.) Bununla birlikte, 19. yüzyılda karşılıklı kültürel ilişkinin artması sonucunda Avrupalılar ve Amerikalılar, sekse yaklaşımlarını gereksiz yere gerginleştirdiklerini anladılar, yeni, heyecanlandırın birleşme pozisyonları için eski Yunan duvar resimleri, Çin süslemeleri, Japon süslemeleri ve Japon ağaç oymalarıyla yerli aşk el kitaplarını incelemeye başladılar ve öğrendikleri gerçekler kendilerini, gerçek cinsel eylemlerin uzun zamandır gömülü kalmış sırlarını bulduklarına inanmaya götürdü.

Ama cinsel konulardaki katılık, kuşkusuz kötüyken her değişik atletik harekette de özel bir büyü aramaya gerek yok. Birleşme için böyle bir şey ne nihai olarak en üstün ne de doğal ya da normal pozisyondur. Bu nedenledir ki, artık Batıda yayımlanan birçok başvuru kitabında birleşme pozisyonlarının tanımlanmasına pek fazla yer verilmiyor. Nitekim, birbirlerinin istek ve gereksemelerini tam anlamıyla doyurmaya çalışan yaratıcı ya da

JAPONYA’DA EROTİK SANAT

Bir ipek rulo (tomar) üzerindeki resimler. Katushika Hokusai’-nin mizahi sahneleri (1760-1849).

imgelemi güçlü eşler, duruma göre, yaklaşımlarını kendiliğinden değiştirerek, yeni birleşme pozisyonları bulabiliyorlar. Bu tür pozisyonların ayrıntılı tanımları gereksizdir ve birleşme üzerine mekanik bir bakış verebileceği, için zararlı bile olabilir.

Gerçek birleşmeyle ilgili pozisyonları açıkça belirlemek, bununla ilgili herhangi bir liste oluşturmak hiç de akıl işi değildir. Birleşme, her zaman bir dizi hareketle bir bütün oluşturur ve çoğu eşler herhangi bir planlı ya da bilinçli bir çaba göstermeksizin, bir pozisyondan başka bir pozisyona geçerler. Bu nedenle, 10, 12, 20 ve daha fazla özel duruş vardır gibisinden bir ayırım yapmak ve bunların her birine özel ortamlar öngörmek, bilgiçlik taslamaktan öteye gitmez. Kişi, birkaç temel birleşme biçimi belirleyebilir kuşkusuz, ancak bunların sayısı gerçekten sınırlıdır; eşler ayakta durabilir, oturabilir ya da uzanabilirler; yüz yüze olabilirler ya da kadın erkeğe sırtını dönebilir; eşlerden biri üstte olabilir ya da ikisi de yan yana uzanabilir. (Her ne kadar bu kitabın yazarı sevişme pozisyonlarının izahını gereksiz görüyorsa da, yayıncı olarak biz içeriği geniş olan böyle bir kitaba okurları eğitmek amacıyla pozisyonlarla ilgili şema ve açıklamaları koymayı uygun buluyoruz.)

Erkeğin penisi, kadının klitorisinin uyarılmasını sağlayacağından, belirli birleşme yaklaşımlarının özellikle etkili olduğuna inanılır. Aynı nedenle, belirli yaklaşımlar da kadının klitorisini tümden uyarımsız hale getirdiğinden, oldukça karmaşık kabul edilebilir. Modern seks araştırmacıları her iki yaklaşımın da yanlış olduğunu göstermiştir. Daha önceleri de belirtildiği gibi, kadında heyecanın yükselmesiyle klitoris, başlığı altına girerek herhangi bir doğrudan uyarım için ulaşılamaz bir duruma gelir. Bununla birlikte o, vajina içindeki penisin ileri geri hareketiyle itilip çekilen küçük dudakların, klitoris başlığını da harekete geçirmesiyle dolaylı olarak uyarılmış olur.

Bu dolaylı uyarım, hemen hemen her zaman sağlanabilir. Bunda penisin vajinaya girme açısı ya da doğrudan girmesi o kadar önemli değildir. Oysa, birçok kadının özellikle bu yaklaşımdan doyuma ulaştığı durumlar var, çünkü bu yaklaşım onlara birleşme hareketlerini tümüyle kontrol edebilme olanağı sağlıyor. Örneğin, bir erkeğin edilgin bir biçimde, sırtüstü uzanarak, bacaklarını açması. Bu yaklaşım aynı zamanda eski Yunanlılar ve Romalılar arasında da çok yaygındı ve gerçekte onlar tarafından bu pozisyon «normal» kabul ediliyordu. Bugün de bu pozisyon, cinsel bakımdan yetersiz olan çoğu erkek ve kadına yardımı olacağından, seks terapistleri tarafından salık veriliyor. (Ayrıntılı bilgi için «Cinsel İşlevsizlik»e bakınız.)

SANATTA HETEROSEKSÜEL CİNSEL İLİŞKİ

Heykeltraşlar ve ressamlar her zaman seksüel davranışları sergilemişlerdir. Bu sanat eserleri çoğunlukla dini bir arka plana sahiptiler, bazen öğretme amacı taşırlardı; ama amaçları çoğunlukla hoşa gitmek ve seyredeni heyecanlandırmaktı. Bugün erotik sanat, eski kültürlerin seksüel davranışlarına ilginç bakışlar sunmaktadır.

AFRİKA’DA EROTİK SANAT

Fildişi sahilinin bu iki bronz figürü birçok şekilde düzenlenerek, cinsel ilişkinin çeşitli pozisyonlarını gösterirler.

Ayrıca, oldukça edilgin kalmaktan ve sırtüstü uzanarak erkeğin ağırlığını taşımaktan hoşlanan kadınlar da var. Hatta bu kadınlar için «misyoner pozisyonu» (erkek kadının üstünde, yüz yüze) çok daha değerli olabilir. Bundan başka, kadının bacakları esnek bir konumda olursa, penisin de vaji-nanın derinlerine girmesi sağlanır ve böylece gebe kalma olasılığı da artmış olur. Boşalan meni, dölyatağı yakınlarında bir meni gölcüğü oluşturur ve kadın birleşmeden sonra bir süre sırtüstü kalarak kolayca bir döllenme sağlayabilir. Ayrıca, daha derinlere girmek birçok kadın için büyük bir ödül olabilir ve böylece onlar bu işi olası kılacak birleşme pozisyonlarına gönüllü olarak geçebilirler.

Sonuç olarak, çok kere yan yatarak birleşmeyi çok rahat bulan zayıf ya da şişman kişiler, bu pozisyonu değiştirmeden aşka devam ederler. Hatta bu pozisyonda arkadan giriş yaklaşımı, öteki pozisyonlardan daha rahat olabilir. Doğal olarak, gebeliğin daha sonraki aşamasında kadın için en uygun birleşme yaklaşımın bu pozisyon olduğu kuşku götürmez.

ANAL İLİŞKİ

Anal ilişki, bir kişinin cinsel organlarıyla başka bir kişinin anüs arasındaki temas olarak tanımlanır.

Çoğu kişilerde, ilişki sırasında anüsün çok duyarlı olduğu görülür. Gerçekte anüs, en erojenik bölgelerden biridir. Bu yüzden cinsel ilişki sırasında bazı anal uyarım biçimlerinden hoşlanan insanların olması pek şaşırtıcı değildir. Örneğin, mastürbasyon yaparken anüslerine silindirik bir madde ya da parmaklarını sokan insanlar olduğu gibi, ağız yoluyla ve jenital ilişki sırasında anal uyarımdan hoşlananlar da vardır. Kimi erkek ve kadınlar, aynı zamanda anüsün öpülüp yalanmasından zevk duyarlar. Eşlerini de bu harekete zorlamaktan büyük bir mutluluk duyabilirler. (Meslek dilinde bu, «pratik anilingus» adıyla bilinir.)

Bununla birlikte, tam temizlik olmaksızın yapılan bir uygulamanın kimi durumlarda karaciğer yangısına yol açabileceği gözden ırak tutulmamalıdır.

Sonuç olarak kimi erkeklerin, penislerini kadının kaba etleri arasına yerleştirmekten ve orgazma ulaşana değin ileri geri hareket etmekten hoşlandıkları bilinmektedir. Böyle bir durumda herhangi bir giriş olmamasına karşın, kadın zaman zaman bundan hoşlanabilir. Aynı zamanda erkeğin penisini kadının anüsüne sürtmesi de olasıdır ve böyle bir anal ilişkiden büyük zevk duyan kadınlar da vardır. Ancak vajinaya benzemediğinden, anüste bir yağlanma olmaz. Bu tür ilişkide bulunmayan bir kadın, penisin anüse girmesinden hoşnutsuzluk, hatta acı bile duyabilir. Anal ilişki ya sapkınlık ya da doğaya karşı suç olarak belirlenmiş oysa bu düşünüldüğü kadar da yaygın değildir. Yine de bizim kültürümüzde sapık ve günahkâr ilişki damgasını yemekten kurtulamamıştır. Hatta ABD’de birçok eyalette «livata» (erkekler arasında cinsel ilişki ya da sapıklık) ve «doğaya karşı suç» olarak belirlenmiş ve ilişkiye girene de yıllar süren bir hapis cezası verilmiştir. (ABD cinsel yasalarının ayrıntılı bir tartışması için «Uyumculuk ve Sapkınlığa bakınız.) Bundan başka, toplumumuzda birçok insan, dışkı çıkarma işleminden dolayı anüsü pis ve iğrenç olarak görmektedir.

Anal ilişkide, gözlenmesi gereken önemli bir sağlık kuralı vardır; çiftler anal ilişkiden vajinal ilişkiye geçmeden penisin mutlaka yıkanması gerekir. Ayrıca kalınbağırsak bakterileri vajinaya bulaşım taşıyabilir. Böyle bir sorun, penisin anüsten geri çekilip herhangi bir cinsel ilişki biçimini uygulamaya girişmeden, hemen sabunlu suyla yıkanmasıyla önlenebilir.

BİRLEŞME POZİSYONLARI

Erkeğin Üstte Olduğu Pozisyonlar

En alışılmış pozisyon, erkeğin üstte, kadınla yüz yüze olduğu pozisyondur. (Genellikle «misyoner» ya da «evlilik» pozisyonu adı verilir.) Kadınların çoğu bu pozisyonu yeğler.

Misyoner poziyonu, öteki pozisyonların çoğundan daha elverişlidir. Birleşme daha az derin, uzun süreli ve duygusal ya da derin, kısa süreli ve sert olabilir. Bir çift, birleşmeye bu pozisyonla başlayabilir; erkeğin orgazmını geciktirmek amacıyla, birleşme sırasında pozisyon değiştirilebilir ve daha sonra birlikte orgazm için en uygun pozisyon olan misyoner pozisyonuna dönülerek birleşmeye son verilebilir.

Misyoner Pozisyonun Temeli

Bu pozisyon kadını gevşetir, birleşmeyi kolaylaştırır ve erkeğin alt karın (pel-vis) darbelerine yardım eder. Aynı zamanda karşılıklı okşamaya ve öpüşmeye de uygundur. Bununla birlikte, derin birleşme, daha fazla hareket özgürlüğünden hoşlanan bazı kadınları rahatsız eder. Erkek çok ağırsa ya da erken boşalma sorunu varsa ya da kadın ileri gebelik dönemindeyse, bu pozisyon uygun değildir.

Kadının Üstte Olduğu Pozisyonlar

Misyoner pozisyonunun karşıtı olan pozisyonda çift, yüz yüze ve kadın erkeğin üstünde ata biner gibidir. Bu ona, cinsel ilişkinin şiddetini ve süresi-

ni denetleme olanağı sağlar. Diz çökmüş olarak başlayıp pozisyon da değiştirebilir. Örneğin, teması kaybetmeden uzanabilir. Bazı seksologlar, bu pozisyonun iki eşe de en çok haz veren pozisyon olduğunu ileri sürmektedirler.

Bu pozisyonda, kadın, erkeğin ağırlığından kurtulmuş olduğundan pelvis darbeler yapabilir ve birleşmenin derinliğini duyabilir. Erkek onu serbestçe okşar ve orgazmı geciktirebilir. Bu pozisyon özellikle kadının kısa ve erkeğin uzun olduğu çiftler için uygundur. Ancak kadın otururken yapılacak ters bir hareket acı verebilir, pasif rol erkeğin hoşuna gitmeyebilir. Bu pozisyon gebe kalmaya pek uygun değildir.

Eşlerin Yan Yana Olduğu Pozisyonlar

Eşlerin birbirlerinin ağırlığını taşımak zorunda kalmamaları ve kollarının serbest kalıp birbirlerine sarılabilmeleri, bu pozisyonun üstünlükleri arasında

sayılabilir. Bunun yanı sıra, bazı çiftler yeterli uyarı olanağı vermediğini öne sürerek bu pozisyonu elverişsiz bulmaktadır.

Ayakta Pozisyonlar

Ayaktaki pozisyonlar genellikle aceleyle, gizli ve rahatsız koşullarda uygulanmaktadır. Bununla beraber, en iyi koşullarda bile eşlerin boyları farklı ise durum zorlaşır. Bazı pozisyonlar erkeğin eşini yerden kaldırmasını gerektirir; bu, boy sorununu ortadan kaldırır, ancak erkeğin yorulmasına neden olabilir.

Daha kısa olan eş bir eşyanın, örneğin, kalın bir kitabın üstünde ayakta durabilir.

Arkadan Sarılarak Birleşme Pozisyonları

Çoğu kişiler arka yolla birleşmenin doğaya aykırı olduğunu savunurlar. Oysa ki, hemen hemen tüm memeliler yalnızca bu şekli uygular. Bu yeterli

derecede derin birleşmeyi ve klitoris üzerinde hoşa giden bir baskı sağlar. Uzanarak, diz çökerek, oturarak ve ayakta uygulanan değişik pozisyonlar vardır. En azından bunlardan bazıları her yaşta çifti tatmin etmektedir. Hatta bazı pozisyonlar, öteki birleşme şekillerinin çoğunu olanaksız kılan fiziksel koşullarda olan kişilere özellikle uygundur.

Özel İsteklere Cevap Veren Pozisyonlar

Yeni duygular tatma isteği, insanların çoğunu cinsel birleşmede mümkün olan yüzlerce pozisyonu denemeye itmektedir. Daha az kullanılan pozisyonlardan bazıları ise yeniliğin ötesinde bazı fiziksel ve psikolojik sorunları

çözümlemeye yarar. Gebe bir kadın için, şişman olan eşler, sırt ağrısı çekenler, penisi kısa olanlar için ve eşi kendisinden uzun “ya da kısa olanlar için hiç denenmemiş, hatta düşünülmemiş bir pozisyon en iyisi olabilir. Doğru pozisyonun seçimi, hiç orgazma varamayan bir kadının orgazma varmasına ya da iktidarsız bir erkeğin sorununun üstesinden gelmesine, hatta görünüşte kısır olan bir çiftin çocuklarının olmasına yardım edebilir;

Bakirelere Uygun Pozisyonlar

1. İlk kez ilişkide bulunanların çoğu «misyoner» pozisyonunu seçmektedir. Bakire kadın ve erkekler için pozisyon ve şekil çok önemli değildir. Yaklaşım, yavaş ve düşünceli olmalıdır. Ön hazırlık vajinanın kayganlığını sağlar ve özellikle geçmişteki «petting» deneyimleri, kadının kızlık zarını genişletmiş ya da yırtmışsa, kadının rahatsızlığı azalır.

Gebe Kalmak İçin Uygun Pozisyonlar

2. Kadın, dizleriyle erkeğin omuzlarına dayanır. Bu, kilolu kadınlarda tam birleşmeye ve spermlerin rahim ağzının yakınında birikmesine yardım eder.

3. Diz çökmüş olarak yapılan arka yolla birleşme, eğer rahim retrovers (arkaya dönük) ise spermlerin rahim kanalına ulaşmasına sağlar.

Sorunlu Kişiler İçin

4. Kadın, erkeğin üzerinde doğrulur. Bu pozisyon kadının vajinası darsa tam birleşmeye ulaşılmasını sağlar.

5. Yan yana, yüz yüze pozisyon, hastalara, yorgun kişilere ve boyları birbirinden çok farklı eşlere yardım eder.

6. Bu yan yana arka yolla birleşme pozisyonu zayıf ereksiyon sorunu olan erkeklere önerilir.

7. Kadının üstte olduğu bu pozisyon, erkek iktidarsızlığının ve erken boşalmanın tedavisi olarak önerilir. Ayrıca orgazm olmayan kadınların tedavisinde başlangıç pozisyonu olarak yararlanılır.

8. Bu yan yana pozisyon kadının istem-dışı kalça hareketlerini daha kolaylaştırır ve orgazma ulaşmasında yardımcı olur (7). Pozisyonun devamı olarak önerilir.

Gebelik Sırasındaki Pozisyonlar

Geçmişteki kendiliğinden düşükler nedeniyle, doktor tarafından ilk üç ayda ilişki yasaklanmamışsa, gebelik süresince önerilir. Çift, normal ilişkide bulunabilir. Gebeliğin ilerlemesi ve karnın büyümesi ile klasik ilişkiler zor ya da olanaksız olmaya başlar. İleri gebelik dönemindeki bir kadın için karına doğrudan basınç yapılmasından sakınan ya da en azından birleşmenin derinliğini denetlemeye izin veren pozisyonlar gereklidir.

9. Eşler, yatak üzerinde bir arka yolla birleşme pozisyonunda diz çökerler ve erkek, çok fazla derine itmekten kaçınır.

10. Kadın, bacakları, vücudunu taşıyacak şekilde, açık olarak yatar. Karın üzerine basıncın olmaması bu pozisyonu gebeliğin son dönemlerine uygun kılar.

11. Çift, arka yolla birleşmek için yan yatar. Burada da karına baskı yoktur.

12. Çift bir sandalye üzerinde birbirine sarılır. Kadın, erkeğin üzerine oturur. Böylece birleşmenin derinliğini denetleyebilir.

Sırt Ağrısı Çekenler İçin

Sırt ağrısı çeken kişiler alışagelmiş pozisyonlarda çok rahatsız olabilirler. Oysa sıklıkla daha az kullanılan yöntemlerden yararlanabilirler ya da en azından onlara katlanabilirler. Şefkatli bir eş bu pozisyonları bulmaya çalışacaktır. İşte sırt ağrısı çeken kişilerin çoğuna uygun dört pozisyon:

13. Erkek yatağa yatar, kadın ata biner gibi oturur, öne eğilir. (Sırt ağrısı çeken erkektir.)

14. Erkek arka yolla birleşmek üzere ayakta durur, kadın aşağıda, yatağın üzerinde diz çöker. (Sırt ağrısı olan erkektir.)

15. Kadın yatağa yatar, erkek ise bacakları arasında ileriye doğru kendini kaldırır. (Ağrısı olan kadındır.)

16. Bir sandalye üzerinde yüz yüze, kadın erkeğin üzerine pelvik darbeler yapabilecek şekilde oturur. (Ağrısı olan erkektir.)

Cinsel Birleşme Seçenekleri

Penis, vajinaya girmeden de aşk yapılabilir. Birçok çift burada tanımlanan öteki cinsel etkinliklerden karşılıklı zevk alırlar. Bunlar, birleşmenin yerine ya da birleşmeden önce ya da sonra, sevişme sırasında uygulanabilirler. Birleşmenin yerine kullanıldıklarında gebelikten korunma avantajları da vardır ve böylece Ogino-Knaus gibi doğum kontrol yöntemleri kullanan çiftlere bazen önerilebilir.

Mastürbasyon, çiftler arasında yaygın bir cinsel etkinliktir. Genital birleşme araçlarının dışındaki araçlarla genital erotik bölgelerin uyarılmasını içerir. Uyarma yöntemi olarak sıklıkla kullanılan mastürbasyonu, bir eş, öbürüne uygulayabilir ve orgazma kadar sürdürebilir. Zevki doruğa çıkarmak için her eş öbürünün tercihlerini tanımalıdır. Örneğin, bir erkeğe mastürbasyon yapan bir kadının hangi hız ve hangi baskının onun daha çok hoşuna gittiğini bilmesi gerekirken, erkeğin de kadınların çoğunun klitorise uyarılar sırasında baskının doğrudan doğruya üzerine değil de, yandan ya da civarına gelmesine tercih ettiklerini bilmesi gerekir.

Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS

Kendi Kendine Uyarım

KENDİ KENDİNİ UYARIM

İnsanlar (ve pek çok hayvan) bir eşle birlikte olmadan da cinsel olarak uyanabilir ve pekâlâ orgazma ulaşabilirler. Böyle kendi kendini uyarım herhangi bir yaşta olasıdır. Uyarım, mastürbasyonla istemli olarak sağlanabildiği gibi kişi uykudayken, istemdışı da olabilir. Özcesi, bedenimiz her zaman başkalarının yardımı olup olmadığına bakılmaksızın kendi kendine cinsel tepki yeteneği gösterir.

Geçmiş zamanlarda istemdışı orgazmların, çoğunlukla gece uyurken ziyarete gelen bir melek, bir ruh ya da bir kötü ruh tarafından yapıldığı düşünülürdü. Ortaçağlarda ise bir karabasan gibi görünerek (bir kadının üzerine ya da erkeğin altına yatarak), gece iyi Hıristiyanların bizzat şeytan tarafından uyarıldığına inanılırdı. İşin ilginç yanı, Yahudi ve Hıristiyan din otoriteleri, kadının kendiliğinden orgazmıyla erkeğinkinden çok daha az ilgilenirlerdi. Bunun bir nedeni, onların düşüncesine göre erkeğin menisinin üremeyle ilgili olduğudur kuşkusuz. Bu ortaçağ hekimleri de, meninin, insanın yaşamını sürdürebilmesi için kandan daha önemli olduğunu söylüyorlardı; onlara göre meni, sanki bir bengisu idi. Bu nedenle aşırı boşalmalar bedeni zayıflatırdı. Meni yitimi yalnızca özel koşullar altında sağlıklıydı, tıpkı zorunlu kan kaybının yalnızca belirli bir hastalığın tedavisinde gerekli olabileceği gibi. Kadınlar, meni türünden herhangi bir sıvı boşaltmadıklarından, bütün bunlar onlarla ilgili değildi, zaten onların orgazmına da pek önem verildiği yoktu.

Meninin boşa gitmesi olasılığı üzerine Yahudi-Hıristiyan ilgisi aynı zamanda erkek mastürbasyonu üzerinde genel bir hoşnutsuzluğa da ulaşıyordu. Kutsal Kitabın hiçbir yerinde mastürbasyonun sözü bile geçmezken, haham öğretileri bunu büyük bir günah olarak yorumluyor, en azından bir Talmud’da ölümle cezalandırılması gereken bir suç olduğu belirtiliyordu. (Niddah, 13a). Daha sonra Hıristiyanlar, bunu olumsuz bir Yahudi tutumu olarak kabul ettiler.

Ortaçağ Avrupasında mastürbasyon hâlâ çok önemli bir sorun gibi görünmüyordu. Çok değişik tövbeler edilerek cezalara uğranırken bir yandan da dönemin öbür düşsel ve pastoral yanlarında bundan hiç söz edilmiyor ya da onun belli belirsiz bir döneme ait olduğu söyleniyordu. 16. yüzyılda görülmeye başlayan yaygın ilmihallerde (soru ve yanıtlarla öğretme) bile konu üzerine herhangi bir şey yoktur. İlk bakışta bu yok sayma acayip görünebilir, ancak ortaçağda cinselik kavramının nispeten dar kapsamlı olduğunu anımsarsak konu kendiliğinden anlaşılabilir. Dahası, o zamanlar, çok terim de bilinmiyordu. İnsanlar aşk, arzu ya da Venüs’ten söz ediyorlardı ve cinsel etkinliğin yalnızca bir türünü tanıyorlardı. Tam anlamıyla cinsel ilişki; yetişkinler arasındaki birleşmeydi. Bu nedenle en azından kadınlar ve çocukların mastürbasyona ilişkin büyük bir suçluluk duygusuna sahip olmadıkları görünüyor, ancak bu yalnızca kaşınma ya da ovuşturmayla karşılaştırılınca, fiziksel gerginliklerin daha rahatlatıcı bir yolu olduğu düşünülüyordu.

Bunların tümü 18. yüzyılda değişmeye başladı. 1710′da İngiltere’de Onania, ya da her iki cinsiyette tüm korkuların sonuçları ve öz kirleni-min iğrenç günahları kabul edilen ruhsal ve fiziksel öğütler adlı, yazarı belirsiz bir el kitabı ortaya çıktı. Eski bir rahip olan yazar Bekker, sahte bir hekim görünümüyle meninin «boşa gitme» tehlikesi üzerine eski safsataları allayıp pullayıp yeniden okuyucularına aktarıyordu. O, bu davranışa kutsal kitapta kardeşinin dul karısını gebe bırakmayı reddettiği için Tanrı tarafından cezalandırılan Onan’a ithafen Onania adını verdi. Geleneğin bir gereği

olarak Onan, yengesiyle birleşti, ama gebelikten korunmak için geri çekme yöntemiyle herhangi bir olası gebeliği önledi (Yaradılış. 38: 8-10). Ne yazık ki Bekker’in safsataları ve yanlış noktalara götüren terimleri geniş bir yaygınlık kazandı. El kitabı hızla öteki Avrupa dillerine çevrildi ve sonunda 80′i aşkın baskısı yapıldı.

1760′ta Tissot adında İsviçreli bir hekimin, öncekinden çok daha etkin olan Onanizm ya da Mastürbasyonun Yol Açtığı Düzensizlikler Üzerine Tez’i basıldı. Yazar, mastürbasyonun yalnız bir suç ve günah olduğunu söylemekle yetinmeyip, aynı zamanda «halsizlik, görme bozukluğu, beslenme düzensizlikleri, iktidarsızlık… ve cinnet» gibi birçok önemli hastalığın doğrudan sorumlusu olduğunu açıklıyordu. Tissot’un başarısı görülmeye değerdi. Mastürbasyon üzerine en büyük otorite olduğu söylendi ve insanlığın bir velinimeti olarak dünya çapında övüldü, göklere çıkarıldı. Birkaç on yıl içerisinde onun görüşleri resmi tıp doktrini haline geldi. Batı dünyasındaki tüm hekimler artık hemen hemen her bedensel sorunun kökeninde mastürbasyonu bulmaya başladılar.

1812′de Amerikan psikiyatrisinin babası olarak bilinen Benjamin Rush’un, Akıl Hastalıkları Üzerine Gözlemler ve Tıbbi Sorunlar adlı kitabı basıldı. Mastürbasyonun her yerde zararlı etkileri olduğu kabul ediliyor ve bunların sayısı giderek artıyordu. Rush’a göre onanizm, salt cinnete neden olmakla kalmıyor, aynı zamanda, meni zayıflığı, iktidarsızlık, idrar zorluğu, bellek yitimi, hazımsızlık, omurilik zayıflaması, sara, baş dönmesi, görme bulanıklığı, aptallık, hastalık kuruntusu ve ölüme neden olabiliyordu.

Bu örnekler de gösteriyor ki, mastürbasyon şeytanına karşı çıkan ilk modern savaşçılar hekimlerdi ve tartışmaları çoğunlukla tıbbiydi. Bu hekimler, kısa bir süre içinde başka «aydınlanmış» eğiticiler tarafından desteklenir oldular. Ayrıca kilise de yardımlarını esirgemedi. Örneğin, bazı rahipler kutsal yazılarda mastürbasyona başvurmayı öğütleyebilecek tek bir satırın bile olmadığına dikkat çektiler ve buna dayanarak mastürbasyonu mahkûm ettiler. Böylece, kutsal kitapların zinaya karşı buyruklarının çok daha geniş ve yeni bir yorumu ortaya çıktı. Bununla birlikte, sonunda bu uygulama daha kötü boyutlara ulaştı. Daha ayrıntılı bir cinsel eğitim isteniyor ve özellikle genç ve günahsızlara önceden hiç duymadıkları günahların hemencecik anlatılması gerekli görülüyordu. Dahası, mastürbasyonu eksiksiz tanımlamak öyle kolay görünmüyordu. Yine de terim ilkönce yetişkin erkeklere uygulandı. Ayrıca kadınlar ve çocuklar için mastürbasyon yeni sayılırdı. Hatta, dönemin mastürbasyona karşı yazılmış kitaplarında, konunun herkesin anlayabileceği bir açıklıkla verilememiş olması bunun bir kanıtıdır. Ama

rahipler bile ilk isteksizlikten sonra mastürbasyonun tehlikelerini yeterli ölçüde tanımada «ilerici» oldular ve yakında herkes bu tehlikenin gerektirdiği çok çarpıcı ve alışılmamış korunma ölçülerini uygulamaya ikna edildi.

Böylece tıp tekrar bir noktaya dikkat çekti. Her şeyden önce, mastür-basyoncuların nasıl keşfedileceğini biliyordu. Genel duygusuzluk ve uyuşukluk, donukluk ya da aldatıcı gözler, soluk bir ten, gevşek bir duruş ya da titreyen eller ‘kendini suistimal’ sırrının belirtileriydi. Ne zaman bu belirtiler görülürse tam bir araştırma sırada bekliyordu. Bereket versin, çoğunlukla kanıtlarla ansızın yüzyüze gelmesi suçluyu tam itirafa zorluyor ve artık olgular sıralandıktan sonra sağaltım (tedavi) başlıyordu.

18. yüzyılda müzmin bir mastürbasyona çok kere özel bir beslenme kürleri uygulanıyordu. (Farklı doktorlar -ki şişmanlarla uğraşan çağdaş meslektaşlarına hiç benzemiyorlardı- farklı beslenme kürleri öğütlüyordu.) Ayrıca kalın sağlam bir yatak, ince bir battaniye, soğuk suyla sıkça yıkanma ve düşük sıcaklıkta bir odanın bu huyun kırılmasında yararlı olacağına inanılırdı. Ek olarak, pratik ve sade giyinmek de gerekliydi. (Hatta erkekler için pantolon giymeme kampanyası bile vardı. Pantolunun cinsel organları çok sıcak tuttuğu ve tahrik ettiği söylenirdi.) Sonunda hastanın kesin bir denetime gereksindiği apaçık ortadaydı.

Bu nispeten zararsız tedavi, 19. yüzyılda daha acımasızca ve inceden inceye ele alınmaya başlandı. Psikiyatristler cinnete neden olan mastürbasyonun özel, kabul edilemez bir tür olduğu sonucuna vardılar. 1867′de zamanın en büyük İngiliz psikiyatristi olan Henry Maudsley açıkladı bunu ilk kez.

Mastürbasyon, adam öldürme ve intihar etme isteği, gece karabasanlarıma akıl yetersizliklerinin ilk ve daha sonraki aşamaları, düşünce dengesizliği karşılığı ve en uç duygu sapıklığı tarafından «karakterize» ediliyordu. Başka bir deyişle, mastürbasyon yapanlar bir anlamda deli katillerdi ve yapılacak en sağgörülü şey, onları bir yere kilitlemekti.

Mastürbasyonal cinnet daha kötü bir aşama oluyordu. Zaten bundan sonra hastaya onulmaz, derdine deva bulunmaz gözüyle bakıldı. Tüm tıbbi bilimlerin gerçekten yapabildiği, hastalığın ilkönce gözlenmesi ve sonradan önlenmesi için üzerinde yoğunlaşmaktı. Bu yüzden anababalara, çocuklarının yatarken ellerini yatağın yanlarına bağlamaları ya da parmakları dikenli eldivenler giydirmeleri öğütlendi. Cinsel organlara ulaşılmaması için özel bantlar ve bekâret kemerleri kullanıldı.

İnsanları kendilerine zarardan «korumak» için usta hekimler tarafından akıl almaz teknikler geliştirildi. (Bu acayip keşiflerden biri de sertleşme dedektörü idi. Bu dedektör, çocuklar uyurken penisleri sertleştiğinde gerekli yerlere koyulan zillerle anababayı uyarıyordu.) Sonunda her şey başarısız kalınca, çözüm ameliyatlara bırakılıyordu. İçlerinde çok yaygın olanları erkeklik organlarının sıkıştırılması (yani derinin altına metal bir halka konularak ereksiyonu önlemek) ve kadınlarda klitorisektomi adı verilen, klitorisin kesilmesiydi. Bununla birlikte cinsel organların dağlanması, sinirlerin öldürülmesi ve hatta iğdiş etme (hadımlaştırma bile) bazen gerekli görülüyordu.

Tüm bu mekanik araç ve ameliyat işlemlerinin kesin olarak cinsel organlar ve işlevleri üzerinde yoğunlaştığını söylemek bir an bile gereksiz. Böylece, «hastaların» sorunlarını unutması bir an için hemen hemen olanaksız hale geliyor; küçük bir merak, sonra, birçokları için mastürbasyona ilgi tam bir sabit fikre dönüşüyor. Kişi, mastürbasyonun bir ceza olarak önlenmesini yani bunun için açık, tehlikeli ve yararsız «tedaviyi» yürüten otoritelerin öyle çok ilgilenmediklerini hisseder ama yardım edemez. Onların talihsiz kurbanları, öte yandan bu cezalandırmayı kabul etmeye garip şekilde istekli görünür. Hatta bu suçtan kurtulmuş bazı kişiler intihar ederek ya da bir yerini keserek kendi kendilerini cezalandırmışlardır.

Bugün akıllı bir insanın nasıl böyle tutumlar geliştirebileceğine şaşar kalırız. Aslında birazcık sağduyu, insan ve hayvanların basit gözlemi, mastürbasyonun cinsel ilişkiden bir farkı olmayan evrensel ve zararsız bir pratik olduğunu anlatabilirdi.

Özcesi, mastürbasyona karşı yürütülen tıbbi tartışmalar baştan itibaren geçersiz ve mantıksızdır. Oysa kimi açıklamalara körü körüne inanılıyordu.

Mastürbasyona karşı yürütülen bu fütursuz kampanyanın gerçek nedeninin aşırı iffet taslamaktan ileri geldiği görünüyor. Hepsi de orta sınıfın üyeleri olmakla dikkat çeken doktorlar, eğitmenler ve rahiplerin, yani bu kampanyanın baş aktörlerinin biraraya gelmesi az bulunur bir rastlantı. Biz bu kitabın önceki bölümlerinde Avrupa ve Amerika’da yükselen orta sınıfın, çocuk ve yetişkinlerin tedavilerini nasıl etkilediğini ve bunun insan vücudu ve işlevlerinde nasıl bir değişmeye yol açtığını anlatmıştık. (Ayrıntılı bilgi için.

«İnsan Vücudu», «Bebeklik ve Çocukluk» ve «Delikanlılıksın girişine bakınız.) Burjuvazinin, insanın vücuduna ve işlevlerine bakışı özellikle ekonomik ve çok yetenekli, işlemesi gerekli bir makine, bir iş aleti biçiminde ortaya çıkıyor. Aylaklık, yeteneksizlik ve kötülük şimdi en büyük kusur, ayıp olarak görülen eski ve ortaçağa küçük bir ilgiden ileri gelmektedir.

Çocuk üretip işgücünü artırdığı sürece cinsel etkinliğe izin verilebiliyor-du. Oysa amaçsız, salt cinsellik, hâlâ tehlikeli ve yıkıcıydı. Kendi kendine doyum bir eşin işbirliğini bile istemediğinden, özel bir tehdit anlamına geliyordu. Dahası, mastürbasyon, her yaşta erkek ve dişilere, toplumsal sınıflara, vücutlarını aynı zamanda bir zevk aracı olarak kullanabileceklerini hatır-latıcı bir rol oynadığı içindir ki, vücudun bu şekilde kullanımı anlamsızdı, saçmaydı ve bu konuda hoşgörüjü davranılamazdı. Böylece mastürbasyonun tehlikeleri üzerine yalancı bilimsel kuramlar, genelde üretimse) olmayan cinsellik üzerine artırılan baskının haklı ve akılcı gösterilmesi çabasından başka bir şey değildi.

Bu baskının, aynı zamanda Batıda sanayileşmenin başlangıcıyla, disipline sokma, yani uysal işçiler yaratma istemi ile bağlantılı olduğu açıktır. Bu nedenle mastürbasyon yapanlara karşı en büyük zulümler ve cezaların Vik-torya döhemi yaklaştığında arttığına şaşmıyoruz. Yalnız çoğu Batı toplumunda 19. yüzyılın sonlarına doğru sanayileşmenin tamamlanmasıyla yeni dönemin bolluklarından zevk alma dönemine girildi. Buna koşut olarak da yavaş bir cinsel liberalleşme başladı.

Böylece son yüzyıllarda mastürbasyona karşı kaba psikiyatrik tutumlarda hafif bir yumuşama gözlenebilir. İlkönce, kimi psikologlar daha çok bir kişinin deliliğinin sonucu olup olmadığına merak duymaya başladılar. Sonra herhangi bir bağ olmadığına inandılar. (Kendini aşağılama ya da suisti-mal, belki de yalnız «kötü bir huyun» ya da «engellenmiş bir gelişmenin» belirtisiydi.) Mastürbasyonun hâlâ en azından erkekler için potansiyel olarak zararlı olduğu düşünülüyordu. Bazı doktorlar gençlerin uygun fiziksel gelişimlerinin, menilerinin korunmasına bağlı olduğunuda ve bu nedenle onun boş yere kullanımıyla vücudun zayıflayabileceğinde ısrar ettiler.

Doğal olarak bir süre sonra bu kuramlar da kanıt yetersizliğinden başa-şağı gitti. Daha sonra hiç değilse mastürbasyonun «aşırı» yapılmaması biçiminde geri çekilmiş bir uyarıma dönüştü bu girişimler. Ancak «aşırılık» hiçbir zaman açıkça tanımlanamadığından bilimsel bir kanıt sunulmuş olunmuyor, ama herhangi bir olası mastürbatöre de engel olunuyordu bir yandan. Bununla birlikte, modern seks araştırmaları konuya bir açıklık getirdi: Mastürbasyon herhangi bir fiziksel ya da ussal zarar yapamaz ve «aşırılık» görece bir terimdir. Bazı insanlar hiçbir zaman mastürbasyon yapmamışken, bazıları onlarca yıl günde birkaç kez mastürbasyon yapmıştır ve onun davranışı tıpkı öbürlerininki gibi «doğal», «normal» ya da «sağlıklıdır.»

Ne yazık ki bu olumsuz olguların basit bir şekilde anlatılması yüzyılları kapsamakta. Bugün bile birçok insan mastürbasyon konusundaki korku ve kuşkusunu atabilmiş değil. Gerçekte bu insanlar bu korkularına da kesin bir neden bulamıyorlar, ama ondan da bir türlü kurtulamıyorlar nedense. Üstelik eğitim üzerine yazılarıyla tanınan yazarlar da mastürbasyona hâlâ «verimsiz», «yaratıcı olmayan» ve «asalak» bir duygu gibi suçlamalar getiriliyor. Bu yazarlar mastürbasyonun herhangi bir fiziksel zarar veremeyeceğini kabul ediyorlar, ama herhangi bir aşırılığa dönüşebileceği ya da kumara zorlayacağı türünden uyarılar yapmaktan da geri kalmıyorlar. Kimi yazarlar da mastürbasyonun kişiyi belli belirsiz bencilliğe, yalnızlığa ya da karşı cinsten nefret duymaya sürükleyebileceğini yazıyorlar.

Bu ve benzeri boş inançlar, toplumda varolan geçmişin cinsel baskısından kendini tam anlamıyla kurtaramadığı içindir ki etkilerini sürdürebiliyor. Bununla birlikte, gelecekte pek çok insan, mastürbasyonu erotik potansiyelinin gelişmesine yararı olacak ve yaşamlarını zenginleştirecek bir cinsel etkinlik biçimi olarak görmeyi öğrenecektir.

UYKUDA ORGAZM

İnsanların uykudayken de her zaman cinsel tepkilerini gösterebildikleri bili-negelmiştir. Belirli kültürel ve. tarihsel dönemlerde insanlar bu yetiyi yalnızca erkeklere özgü sanıyordu. Örneğin, kutsal kitap bize, eski Yahudiler arasında, uykusunda orgazm olan bir adamın ruhunu arındırmak için bir banyo yapması gerektiğini aktarır. İstemdışı meni boşaltması «pislettiğinden» dolayı «kirlenme» diye tanımlanır. (Leviticus 15: Deuteronomy 23) Kadınların bununla karşılaştırabilir bir gereksemesi yoktu. Kadınlar herhangi bir şey boşaltmadığından, hiç kimse onların kendiliğinden orgazmına dikkat etmiyordu. Hatta, daha yakın zamanlara kadar Yahudi-Hıristiyan kültüründe dinsel ve tıbbi otoriteler konuyu yalnızca «gece kirlenmesi» ya da «gece bel gelmesi» başlıkları altında tartışırdı. Yüzyılımızın yarılarından hemen önce Kinsey ve yardımcıları cinsel boşalımların bu tiplerinin sıklığına ilişkin güvenilir istatistiksel araştırmalar ortaya koyana değin durum pek değişmedi. Bu araştırmalar uykuda yalnız erkeklerin değil, aynı zamanda kadınların da orgazm olduğunu gösteriyordu. (Kadınların orgazm yüzdesi daha düşük oluyordu.) Sonuç olarak Kinsey, «gece kirlenmesi» yerine «gece rüyaları»nı söz konusu etti. Bu, her iki cinsiyet için geçerli olan bir terimdi kuşkusuz. Oysa, bu terim aynı zamanda orgazma ulaşmayı söz konusu etmiyordu. Öteki seks araştırmacıları konuyu daha da kesinleştirmek için Kinsey’in terimine karşılık «gece orgazmı» (yani geceleyin olan orgazm) terimini ileri sürdüler. Ne yazık ki, bu yaygın terim bizi çok yanlış bir noktaya götürüyor. Çünkü bizim kültürümüzde birleşmeyle olanı da içeren çoğu orgazmlar gece olmaktadır. Öte yandan, cinsel düşler pekâlâ bir öğle şekerlemesinde de olabilir (diurnal seks rüyaları). Tüm bunlardan sonra «uykuda orgazm» teriminin çok basit ve kesin bir anlamı olduğu görülüyor.

İstemdışı orgazmlar hemen hemen her zaman, özellikle erkeklerde cinsel düşler sonunda gerçekleşir. Bu düşlerde yakın akrabalarla, çocuklarla, hayvanlarla seks (grup seksi), teşhircilik ve kişinin uyanıkken hiç aklına getirmediği birçok başka etkinlikler gibi alışılmamış ve yasaklanmış davranışlar boy gösterirler. Bununla birlikte uyku sırasında bizim normal yasaklarımız ve kendimizi denetlemek için öğrendiklerimiz çok daha az etkili olur ve böylece bilinçsiz isteklerimizin çoğu zararsız ve simgesel bir kılıkla ortaya çıkmış olabilir.

Bilinç eksikliği aynı zamanda hesaba alınması gereken başka fenomenleri de gündeme getirir: Birçok insan (özellikle kadınlar) orgazma uykudayken çok daha hızlı ulaşabilirler.

Bugün, bu tür deneyimlere karşı dinsel ve tıbbi tutumlar genellikle çok hoşgörülüdür. Kimi Hıristiyan kiliseleri artık bu konularla ilgilenmeyi bırakmış ve Katolik kiliseleri de, yalnızca bilinçli olarak planlanan, hoşlanılan ya da memnun kalınan durumları günah saymaktadır. Belirli psikiyatristler de kadında istemdışı orgazmların bazı sinir bozukluklarının belirtisi olabileceğine dikkat çekmiş, ancak bu arada bu ilginç görüş tümüyle çürütülmüştür. Bunun yerine şimdi uykuda orgazmın gerekli ve sağlıklılık ifadesi olduğu ve cinsel perhizin doğal bedelinin karşılanması biçimi diye bir görüş yaygınlaşmıştır. Başka bir deyişle, bilinçli herhangi bir cinsel etkinlik göstermeyen kişilerin, orgazmı, bu gereksinmeleri karşılamak üzere uyurken buldukları doğal bir çözüm olduğu varsayılır. Bununla birlikte bu yaygın varsayım yanlış olarak niteleniyor. Örneğin, Kinsey’in bulgularına göre, haftada bir kez birleşme yoluyla, ansızın birkaç orgazma ulaşma şansını yitiren kadınlar, yılda ancak bu sayının biraz daha fazlası orgazmı olabiliyor uykusunda, işin doğrusu, bazı kadınların istemdışı orgazm sayısı, ancak onların istemli orgazmları fazlalaştığı zaman artış gösteriyor. Özcesi, uyku sırasında orgazm bir insan bedeninin olası doğal işlemidir, ama bilinçli cinsel etkinliğin karşılığı değildir.

MASTÜRBASYON

Mastürbasyon sözcüğü Latince elle kirletme ya da elle bozmak anlamlarına gelen masturbare fiilinden türemiştir. (Yani manus = el, stupare = pisletmek ya da turbare = bozmak). Terim, İngilizceye yaklaşık 200 yıl önce girmiştir. Bu zamandan önce insanlar, «gençlik tutkuları» ya da «tek başına zevk» gibi daha az belirli başvurular ve tanımlar kullanırdı.

Oysa, bugün «mastürbasyon» sözcüğü çoğu Avrupa dillerinin bir parçası olmuş ve mesleksel el kitaplarında tüm öteki tanımlarıyla birlikte yer almıştır. Koşulların gereği olarak biz bu kitapta herhangi bir seçim yapmadık, ama en yaygın kullanımı yeğledik.

Kadın olsun erkek olsun, ellerini kullanmaksızın da mastürbasyon yapabildikleri için bu terimin gerçekte tümüyle belirsiz ve yanlış yollara götürebildiğini ortaya koymak önemlidir. Bu nedenle, çağdaş seks araştırmacıları, mastürbasyondan söz ettiklerinde onu «bir cinsel tepki üreten istemli fiziksel kendi kendini uyarım» olarak değerlendiriyorlar. Böyle isteyerek uyarım çok farklı biçimler alabilir. Bu hareketin birçok biçiminde yine eller kullanılır kuşkusuz. Bu çerçevede erkekler orgazma ulaşıncaya değin kendi penislerini elle okşayabilir, ovabilir ya da sıkabilirler. Aynı zamanda bir ellerini vücudun öteki erojenik bölgelerini uyarmak için kullanabildiklerinden, yine cinsel uyanışı artırmak için torbalarını okşayabilirler ya da tek parmaklarını anüsten içeri sokarlar. Kimi seyrek durumlarda erkeklerin uyarmak amacıyla sidikyoluna tel gibi katı bir nesneyi soktukları görülmüştür. (Son pratiğin potansiyel olarak tehlikeli olduğu hatırlatılmayacak ölçüde açıktır.) Yakın zamanlarda ise marketlerde, erkekler için mekanik ve hatta elektrikli mastürbatörlerin satıldığı görülmüştür. Penisi saran ritmik bir hava akımı veren bu aletler bedensel sorunları olan erkeklerde belirli bir tedavi için kullanılabilir. Bununla birlikte bu aletlerde geleneksel mastürbasyon biçimlerinden çok farklı şeyler olabileceğini göstermiyor. Üstelik bunlar oldukça pahalıdır.

Öte yandan kadınlar aynı zamanda bir ya da her iki elini kullanabiliyorlar. Çok kere tüm vulvayı uyarıyor ya da incitmeden klitorisi okşuyor ve küçük dudağı ovuyorlar. Kimi kadınlar da aynı anda memeleriyle oynuyor ve kimi durumlarda yalnız meme uyarımlarının orgazma götürdüğü oluyor.

Ellerini kullanma yerine kimi kadın ve erkeklerin aynı zamanda cinsel organlarını yastık, havlu, yorgan ya da yatağa sürterek orgazma ulaştıkları görülüyor. Hatta bazı kişiler bisiklet sürerken bile orgazma ulaşıyor. Kimi kadınlar bacaklarını ileri geri ritmik bir hareketle birbirine sürterek mastürbasyon yapıyorlar. Belirli örneklerde de, yalnızca ritmik kas gerilimleri orgazma yol açabiliyor.

Birçok erkek, mastürbasyon sırasında, vajinasına silindirik katı bir şeyler ya da parmaklarını sokan bir kadın imgeler. Ancak, nispeten çok az sayıda kadın öyle yapar. Bir kere vajina duvarlarının sert sinir uçları içermesi nedeniyle kadın bir duygulanma göstermez. Üstelik çok daha duyarlı ve heyecanlandırıcı kadın cinsel organları, klitoris ve iç dudaklardır.

Ancak kimi kadınların, öteki dış cinsel organlarını daha kolay uyarabil-mek amacıyla bir parmaklarını vajina ağzına soktukları durumlar da vardır.

Vajina içlerine değişik nesneler sokan kadınlar çok kere bunu yalnızca erkeğin zevklenmesi ve hoşlanması için öyle yaparlar. Bu iş için kullanılan nesneler mum, salatalık ya da muz gibi kolay bulunur maddelerdir. Bununla birlikte, bugün marketlerde (ABD) kadınlar için mastürbasyon aygıtları da satılmaktadır. Bunlar içinde en çok bilineni dildo adıyla bilinen yapay penistir. (Dildo sözcüğü, olasılıkla İtalyanca diletto = zevk veren’den geliyor) dildolar tahta kauçuk ya da plastikten (bazılarının içi ılık suyla dolduru-labiliyor) yapılıyor. Bundan başka yakın zamanda ABD’de penis görünümlü elektrikli vibratörler piyasaya çıkmış bulunuyor. Japonlar da «ben-wa» ya da «rin-no-tamo» denilen başka bir aygıt geliştirdi. Bu aygıt iki yuvarlak metal top içermekte. Toplardan biri daha küçük. İki top vajinaya sokuluyor ve bir tamponla belirli bir yerde kalmaları sağlanıyor. Kadının normal bedensel hareketleri sonunda toplar birbirine çarpmaya başlıyor ve bunun sonucunda kadının tam pelvik bölgesini saran hoş bir titreşim doğuyor.

Bununla birlikte, bu aygıtın çok daha fazla cinsel uyarıma ya da orgazma neden olup olamayacağı kuşkulu. Bir kere, toplar hiçbir zaman klitorise temas etmiyor ve vajinanın kendisi gerçekte sinir uçları içermiyor. Vajinanın yalnızca dış kısmının üçte biri cinsel uyarım karşısında daralıyor (orgazm düzlüğü). Sonuç olarak, kadının dış cinsel organları üzerinde kullanılan bazı elektrikli vibratörler ya da masajörler de (masaj makinesi) vardır. Böyle bir vibratör genellikle plastikle kaplanmış küçük bir elektrikli motor ve titreşimli sürtme aletlerinden oluşmaktadır. Sürtme aleti, vajinaya sokulanla başarılandan çok daha etkin bir cinsel uyarım sağlayabilen vajina açıklığı ve klitoris yakınına yerleştiriliyor. (Ayrıntılı bilgi için «Kadında Cinsel İşlevsizlik – Orgazm Yokluğu» bölümüne bakınız.)

Dişi ve erkek, daha bebeklik çağında, kendi kendine mastürbasyon yapmayı öğrenebilir. Öteki organlarıyla oynadıkları gibi cinsel organlarla kendiliğinden bir temasla bebekler bazı hoş duygular algılar ve bu deneyimlerini yinelemeye çabalarlar. Bununla birlikte bilinçli ve düzenli mastürbasyona delikanlılığa kadar rastlanmaz. Oğlanlara çok kere nasıl mastürbasyon yapacağı başkaları tarafından öğretilir, ya da mastürbasyon sözünü konuşmalarda işitirler.

Oğlanlar, kızlara göre çok daha açıkça cinsel konuları tartışıyor göründüklerinden, çoğunlukla ilk yaşlarında bir hayli cinsel bilgi kazanırlar. Kızlar ise mastürbasyonu daha çok yalnız başlarına ya da rastlantısal olarak öğrenirler. Bazılarında bir oğlanla «sınırlı» sevişme anlatılır ve bazıları da bu konuyu kitaplar ve dergilerde okur. Yaptıklarının ne anlama geldiğini bilmeden yıllarca mastürbasyon uygulayan kızlar bile vardır.

Birçok seks kılavuzunda (bazı tıbbi metinlerde bile), mastürbasyondan hemen hemen bir delikanlı işi olarak söz edilir. Oysa gerçek durum, bunun birçok yetişkin tarafından da (aralarında evliler de olmak üzere) uygulandığıdır. Özellikle yalnız yaşadıkları zaman yaşlı erkek ve kadınlar, mastürbasyonla kendi kendilerini yeniden kazanmayı düşünürler. Bu ve birçok durumlarda mastürbasyon, gerilimi azaltmak ya da boşalmak için cinsel ilişki yerine geçecek çok doyum verici bir çözüm yerine geçebilir. Mastürbasyon sırasında beden gözden geçirilir, imgelem uyarılır ve cinsel kapasite canlı tutulur.

Toplumumuzda hâlâ mastürbasyonun olası yararlarından tam verim alanlar iyi eğitim görmüş kimselerdir genellikle. Aşağı düzeyde eğitilmiş birçok insan birleşme dışında kalan öteki şeyleri ahlaksız, uygunsuz ya da sağlıksız bile bulduğundan, artık mastürbasyon yapmayı açıkça bırakmış

görünüyor. Öte yandan ise yüksekokul öğrencileri, mastürbasyonun sağlığa zararlı olmadığını biliyor ve gerçekte yararlı ve tedavi edici olduğunu görebiliyor. Dahası, iyi eğitim görmüş başka kişiler de normal olarak daha cazip ve kendisini sevindirebilecek cinsel fantezileri büyük bir merakla denemeye başlıyor.

Biz, toplumumuzda, onlu yaşlardaki gençlerin mastürbasyonu yaygın kullandıklarını, hatta bir kısmının bunu tek cinsel çıkış yolu olarak gördüklerini biliyoruz. Bu mastürbasyonun yalnızca delikanlılık dönemi için «uygun» olduğu ve insanın cinsel gelişmesinin ilk aşamalarının tipik bir örneği sayılabileceği anlamına gelmez. Bu demektir ki, delikanlılar cinsel ilişki için yeterli şansa sahip değildir. Öte yandan cinsel bir eş bulamadıkları zaman mastürbasyon yapan yetişkinlerin, olgun olmadıkları şeklindeki bir duyguya kapılmaları için bir neden yoktur.

Kaynak:
Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS