Geride yapılacak çok şey bulunmasına karşın, kadınların Sanayi Devriminin ilk günlerinden itibaren Avrupa ve Kuzey Amerika’da erkeklerle eşit olmaya doğru bir hayli adım attığı kabul edilebilir bir gerçektir. Kuşkusuz, Batı ülkelerindeki sanayileşme hemencecik kadınların özgürleşmesini sağlamadı, önce onları ve çocuklarını fabrikalarda sömürerek daha yıpranmış bir hale soktu. Önceleri ise nispi olarak iyi, uygun tarım alanlarında kadınlar erkeklerle eşit oranlarda bir ustalaşma gösteriyorlardı. O zamanlar aileler hâlâ birer «üretim birimi» konusundaydılar ve kadınlar da bu birime katkıları ölçüsünde bir saygı görüyorlardı. Fabrika sistemi, geniş ev halkıyla geniş aileyi dağıtarak ve onlara sürekli hareket halinde makineler ardında koşturma türünden özel monoton sıkıcı görevler vererek her şeyi değiştirdi. Üstelik erkeklerle aynı çalışmayı göstermekle birlikte, kadın ve çocuklara daha az bir ücret verildi, böylece onların ekonomik «değeri» küçülmüş oluyordu. Bunun sonucu birkaç on yıl süren mücadeleler başladı, sendikalaşma da bu hareket içinden ortaya çıktı. Sendikalaşmanın yaygınlaşmasıyla birlikte yapılan bazı resmi reformlar bu kaba ayrıma son verdi.
Aynı zamanlarda üst ve orta sınıftan kadınlar da çocuk bakımı dışında pek bir şey yapmadıkları gibi bir de eve hapsedilmeye başlanmıştı.
Kocaları artık ev içinde çalışmıyordu, günün çoğunu dışarıda geçiriyordu. Bu çerçeve içinde, onlar sık sık, herhangi bir rahatsızlık durumunda bayılan ve boş konuşan, kolay kırılır duyarlı yaratıklar rolü oynamaya başla di. Öte yandan, onların birçoğu da toplum içindeki bu konumlarını eleştirdi.
Aynı zamanda kendilerine dinsel ve ahlaksal davalara ayıracak zaman buldular, hatta bir kısmı kadın hakları ve köleliğin kaldırılması mücadelesi içinde yer aldı. Nihayet, çalışan sınıftan olsun, burjuva sınıfından olsun, her iki sınıftan kadınlar, konumlarının değişmesinde ısrar ederek feminizmin başarısına yardımcı oldular. Bununla birlikte, bu başarı tümüyle tamamlanmış değildir. Bugün sanayileşmiş ülkelerde de kadınlar eşit haklar için mücadeleye devam etmektedir. Ancak şimdi ekonomik sorunlara ek olarak cinsel bakımdan kendi konumlarını belirleme sorunlarını ön plana çıkarmış bulunuyorlar.
Kuşkusuz, Avrupa ve Kuzey Amerika’da nispeten zengin ve liberal kadınların Dünya Kadınları içinde çok küçük bir azınlığı oluşturduğunun hatırlanması gerekir.
Batı dışındaki ülkelerde, özellikle Üçüncü Dünya ülkelerinde kadın sefil ve bir kör boyun eğiş koşulları içinde yaşar. Enerjilerinin çoğu hayatta kalmak için verilen zor ve acımasız bir mücadele içinde tüketilir. Bu yüzden onlar için «Cinsel özgürlük» hakkında Batıdaki anlamda bir konuşmanın en iyisi yasadışı ve en kötüsü anlamsız olduğu yorumundan öteye gitmez. Onların ilgileri daha temel, daha çok etinde tırnağında duyduğu sorunlar üzerinedir. Bu durum, Birleşmiş Milletler Mexico City’de bir Uluslararası Kadın Konferansı organize ettiğinde açık bir biçimde görüşülmüştü. Bu konferans aynı zamanda sanayi ülkeleri ile tarım ülkelerindeki kadınlar arasında ciddi bir iletişim uçurumunun olduğunu gösterdi. Konferanstan ayrıca, kaba ama sade bir tablo ortaya çıktı: Yoksul, kırsal alanlarda 1 milyarın üzerinde kadın yaşıyor (yani dünya kadın nüfusunun çoğu) bunların çoğu da okuma yazma bilmez, bitkin ve hastalıklıdır, küçük bir ödül için saatlerce fazla çalışmaya zorlanırlar. Doğal olarak erkekler bu zor işlerin birçoğunu paylaşır ama, kadın buna karşılık en büyük yüke katlanmak zorunda kalır. Hemen hemen tüm gelişmemiş ülkelerde oğlan çocukları, yaşlılıkta bunlar anababalarının bakım güvencesi sayıldığından, doğum anından itibaren el üstünde tutulurlar. Böylece bu katı yoksulluk altında bile oğlan çocukları kızlardan daha iyi beslenir, daha iyi giyinir ve öncelikle onların eğitimi sağlanır. Güç durumlar ya da hastalıklar karşısında en çok gereksinimi olan değil de, oğlan çocuğunun gereksinimi esas alınır. Yani dişi ihtiyaçları ikincildir. Bunlardan başka, birçok yoksul ülkede kadınlar çok daha az hakka sahiptir. Bir konu üzerine seslerini çıkarabilmeleri ancak evliliktedir, o da
yarım ağızla görülür. Bedenen yıpratıcı çalışmalar ve peşpeşe geçirilen gebelikler sonucu zayıf düşer ve bu işleyişe daha çok bağlanırlar. Yoksul toplumlarda genel yaşam standardını yükseltmek amacıyla uluslararası kuruluşlar ya da hükümetlerce yapılan çalışmalar, çalışma yükü artan kadınlarda daha ezici bir etki yaratabilir. Böyle baskıcı durumlar altında «kadın özgürlüğü»nün sahip olduğu özel bir anlam vardır ve gerçekte zengin ve güçlü Batı kadın hareketine bir meydan okuma niteliği gösterir.
Bu arada bazı yoksul ülkelerin ekonomik ilerlemede büyük adımlar attığı görülmektedir. Bu gelişmenin yanı sıra, cinsel özgürlük konusunda dikkate değer bir çıkış yapan Çin Halk Cumhuriyeti’nin çabası oldukça başarılı olmaktadır. Ayrıca Hindistan, Sri Lanka ve İsrail’de kadınların devlet başkanı seçilmesinin de özel bir değeri vardır. Genel olarak, kadınların özgürleşi-minin bir Batı sorunu olmadığı ve onun global anlamının giderek daha çok tanındığını söyleyebiliriz. Aynı zamanda cinsel eşitlik talebinin her yerde kazanılması sürecinde güçlüklerle karşılaşılacağı, ancak bunun için mücadeleden de vazgeçilmeyeceği açıkça görülüyor.
TÜRKİYE’DE KADIN HAREKETLERİ
Kadın hareketleri Batı’da örneklerini gördüğümüz gibi her şeyden önce kadınlara özgü sorunların odak olarak alındığı, kadınların dayanışmalarına bilinçlenme ve bilinçlendirilmelerine, kamu oyunu ve siyasal iktidarları uyarmalarına yönelen kitle hareketleridir. Bilindiği gibi erkeklerle kadınlar XX. yüzyıla değin iki eşitsiz cinsiyet halinde sürdürmüşlerdir varlıklarını. Aşağı yukarı toplumların tümünün yapısı erkeklerin egemen oldukları, kadınların ise onlara bağımlı kalarak yaşadıkları hakça olmayan bir yapı olarak çıkmış karşımıza… Ama dünyanın genel durumundaki değişiklikler kadın – erkek ilişkileri düzeninin de sarsılmasına yeni boyutlar kazanmasına neden olmuştur. Nitekim Batı toplumlarında yüzyılın başında ve 1970′lerde kadın hareketleri iki büyük dalga halinde kendini göstermiştir.
Kadın hareketlerine yol açan etmenlerin en önemlisi, hiç kuşku yok ki, kadınların içinde bulundukları toplumsa koşullardır. Batılı kadınlar Burjuva toplum yapısı içinde çalışma koşulları, ücretler, eğitim, siyasal katılım vb. gibi konularda erkeklerle eşit bir konuma kavuşamadıkları için, toplumsal yaşamda hep ikinci planda kalmışlar ve bu durumun getirdiği bilinçlenme Batı’daki kadın hareketlerinin temel koşulu olmuştur.
Türk kadınları da Batılı hemcinsleri ile ortak bir yazgıyı paylaştıkları hatta yaşamlarını onlardan daha ağır koşullar altında sürdürdükleri halde, Cumhuriyet öncesinde de Cumhuriyet’ten sonra da Türkiye’de Batılı anlamında kadın hareketlerinden söz etmemize olanak yoktur. Nitekim Prof.Ner-min Abadan – Unat: «Türkiye’den son elli yılın bilançosu Atatürk döneminde yasama yoluyla yapılan devrimci girişimlerin Türk toplumunda kadının rol ve statüsünü ancak sınırlı biçimde değiştirebildiğini göstermektedir. Kadının bağımlılığı sadece çağı geçmiş gelenek ve törelerin ürünü değil, her şeyden önce sosyo-ekonomik konumunun bir sonucudur. Kadının siyasal davranış ve eylemlerinde özerklik kazanması sadece ikna edici yöntemlerle gerçekleştirilemez. Yeni kadın tipinin ortaya çıkışında asıl belirleyici faktör yapısal değişimler olacaktır… Türkiye’de sosyalleştirme sürecini değiştirmek cinslerin görev ve sorumluluk paylaşımını yeniden saptamak gereklidir.» (Bkz. Milliyet Gazetesi 21 Mayıs 1978 s.2) demektedir.
Türkiye’de yapısal değişim sürekli devingen bir oluşum halindedir. Ekonomik açıdan endüstrileşme, toplumsal açıdan kentleşme, siyasal açıdan demokratikleşme süreçleri toplumlar için gerçekten yaşamsal önem taşıyan sancılı süreçlerdir. Günümüzde Türk toplumu bu sorundan çok yoğun bir şekilde çekmektedir. Ama artık Türkiye’de kadın sorununun erkeklerden soyutlanarak gündeme getirilemeyeceği, kadın ve erkeğin sosyo-ekonomik yapıdaki işlev ve konumlarının her şeyden çok siyasal düzen sorunu ile ilgili olduğu kavranılmıştır. Prof. Emre Kongar’a göre «özgürlüğün ve eşitliğin en önemli güvencesi, yönetime katılmadır». (Bkz. Gösteri Dergisi, Temmuz 1983, sayı 32 s. 72). Demokrasi ise en ideal yönetime katılma yöntemidir. Bu bağlam içinde ele alındığında günümüz Türkiyesi’nde kadın haklarından söz ederken kadınlarımızın yönetime katılma oranlarını gözardı etmememiz ve gerçekçi bir ölçüt olarak ele almamız gerekir.
Türkiye’de kadınların toplumsal konumunu yürütmek için çeşitli girişimlerde bulunulduğunu hiç kimse yadsıyamaz. Ama kadınlarımızın yine de toplum içinde sağlıklı bir konuma ulaşamamış olmalarının çeşitli nedenleri vardır. Söz gelimi toplumda bazı sosyal gruplara eşitliği ve özerk sosyal grupların yararlandığı sosyal hakları yadsıyan geleneksel, baskıcı ve istismar edici kurumlar hâlâ etkinliklerini sürdürmektedirler. Toplumumuzun temelinde İslâm düşüncesinin kültürel değerleri ve bu değerlerin belirlediği ahlaksal ideoloji yatmakta bu ideoloji ise toplumsal etkinliklerde iş bölümünü cinsiyete göre düzenlemektedir. Bunun sonucunda ise kadının yeri ev kadınlığı ve anne oluşuyla belirlenmektedir.
Cumhuriyetten sonra kadınlarımıza hukuk açısından eşit haklar yanında eğitimde ve iş hayatında eşit olanaklar sağlanması da amaçlanmıştır. Laikleşme ile birlikte dinsel ideolojinin neden olduğu cinsiyet temeline dayanan işbölümü de bir ölçüde çözülmüştür. Ama yasal haklarla gerçekler arasında hâlâ büyük bir uçurum vardır. Bir toplum içinde kadın ve erkeğin rolleri o toplumun gelenek görenek ve inançlarınca da belirlenir. Kadın bu yüzden toplumsal yerini salt yasa değişiklikleriyle kazanamaz. Prof. Abadan’ın çok yerinde bir saptamayla belirlediği gibi, toplumu oluşturan kadın – erkek tüm bireylerin dünya görüşlerini, davranışlarını değiştirecek köklü yapısal değişimlere gereksinme vardır. Her toplumda «kadınlara» ya da «erkeklere» özgü diye belirlenen bazı kalıplaşmış yasaların bulunduğunu ve bu kalıplaşmış yasaların toplumumuzda da çok üstün bir rol oynadıklarını yadsıyamayız.
Türkiye’de açıkça söylenmese de kadınların ülke kalkınmasında erkekler kadar katkı ve payları bulunmadığı inancı yaygındır. Büyük bir bölümüyle kadınlarımız da kendileri için belirlenen yer ve durumu değiştirmek üzere bir şey yapmamakta, yapamamakta, konumlarını bir yazgı olarak benimsemektedirler.
Kadınlarımız özellikle erkeklerin egemen olduğu alanlara girerlerse kadınlıklarından bir şeyler yitirecekleri kaygısını duymakta, bir yandan başarılı olurken bir yandan saldırgan, tutkulu, erkeksi diye değerlendirileceklerinden korkmaktadırlar. İşte bu korku onları geleneksel beklentilerine sığınmaya itmektedir. Oysa, kadın kendi yaşamını kendisi özgürce planlayabil-meli, başkalarının kendisi için çizdiği yazgıya gerektiğinde «hayır» deyip değiştirebilmelidir onu. İnsan olarak önündeki tüm olanak ve alanlardan yararlanabilmesi; özellikle siyasal alanda etkinlik gösterip ağırlığını duyur-malıdır. Çünkü tüm idari kademeler ve plan siyasaları son derece ilerici öneriler getirseler, yasalar önerseler bile, ideal çözümlerin gerçekleşmesi için önemli bir koşulun yerine getirilmesi gerekmektedir: Bu yasalardan yararlanacak toplumsal güçlerin toplu istem ve savaşımları. Kısacası çözüm büyük ölçüde siyasal alanda – demokratikleşme sürecinin başarılı bir şekilde gerçekleşmesiyle koşut olarak belirlenecektir. Oysa Türk kadını toplu olarak çalışma yaşamına bile önce Balkan Savaşı daha sonra I. Dünya ve Kurtuluş Savaşı gibi olağanüstü koşullarda, erkeklerin cepheye gitmesi sonucu ortaya çıkan bir zorunlulukla atılmıştır. I. Dünya Savaşı o zamana değin yaşamını kafes ardında sürdüren çok sayıda kadını silah ve gıda fabrikalarında çalışmaya itmiştir. Kurtuluş savaşı ise ekonomik yaşama katılmalarının yanısıra kadınlarımızın siyasal savaşıma katılmalarını da zorlamıştır. Buna karşın, kadınlarımız siyasal haklarını elde edebilmek için 1930 ve 1934′lere değin beklemek zorunda kalmışlardır. 1935 -1977, yılları arasında Parlamentoya 69 kadın girebilmiş, hükümetlerde yalnız iki kadın görev alabilmiştir. Kısacası kadınlarımız siyasal alanda sayın Şirin Tekeli’nin değerli yapıtında önemle vurguladığı gibi «her zaman sınırlı, olağandışı ve simgesel bir yol» oynamışlardır. (Bkz. Şirin Tekeli, Kadının Siyasal Hayattaki Yeri Üzerine Karşılaştırmalı Bir Araştırma.)
Kısacası Türk kadınlarının büyük çoğunluğu toplumsal – siyasal yaşama yaygın olarak katılmadıkları ve Atatürk Devrimi Kadın Haklarını yukardan gerçekleştirdiği için Batı benzeri kitlesel kadın hareketleri ya da gerçek anlamında feminist bir hareket Türkiye’de görülmemiştir. Çeşitli Kadın Derneklerinin etkinliklerini bu akım içinde ya da tepkisel kadın hareketleri olarak yorumlamak ise büyük bir yanılgı olur.
Bu genel değerlendirmeden sonra Batılı anlamda kadın hareketleri olmasalar bile Osmanlı döneminde (özellikle Tanzimat ve Meşrutiyette) kadına ilişkin çalışmaları kısaca özetleyip Atatürk Devriminin Türk kadınlarına getirdiği hakları ele alacağız.
A. Osmanlı Döneminde Kadının Kurtuluşuna İlişkin Etkinlikler
1839 Gülhane Hatt-ı Hümayun’u, Osmanlı İmparatorluğunda bir dizi reformun ve bu arada da (özel bir anlamda) kadının kurtuluşu hareketlerinin başlangıcını simgeler. Bu dönemde okullar Batı örnek alınarak yeniden örgütlenmişler, yeni bir hukuk düzeni reformu gerçekleşmiş, Avrupa’dan kaynaklanan çeşitli ideolojik akımlar artık yavaş yavaş eski İslâm görüşünün yerini almaya başlamıştır. Bu dönemde resmi olmayan basın gelişmiş ve eski medrese kültüründen kopmuş yeni bir kültürlü insanlar sınıfı doğmuştur. Başlangıçta dış görünüşleri daha sonra da düşünme biçimleri büyük ölçüde değişen ve giderek Batılı bir yaşam biçimini benimseyen bu sınıfın Osmanlı İmparatorluğunun dinsel dönüşümünde çok önemli bir rolü olmuştur. Bu yeni düşünen sınıf yabancı dil de bilenlerden oluştuğu için Avrupa’da olup bitenleri, Batı’nın kültürel ve toplumsal olaylarını yakından izleyebilmiş ve burun sonuçları yerli gazete ve dergilerde yankılanmıştır. İşte kadının toplumdaki konumunun yükselmesi düşüncesi de böyle bir ortamda Osmanlı toplumunda yavaş yavaş etkinliğini göstermeye başlamıştır. Örneğin 1860′larda Agâh Efendi ile İbrahim Şinasi’nin yayınladıkları Ter-cüman-ı Ahval gazetesinde Türklerde evlilik ilişkileri ele alınmış ve Şinasi’nin din adamlarını hicveden Şâir Evlenmesi adlı piyesi yayınlanmıştır. (Bkz. B. Caporal, Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, s.54) 1862 yılında ise Şinasi Tasvir-i Efkâr gazetesini çıkarmaya başlamış, Namık Kemal kadınların eğitimi sorununu ele alan Terbiye-i Nisvan Hakkında bir Lâyiha adlı makalesini burada yayınlamıştır. Namık Kemal daha sonra kendi yönetimindeki İbret gazetesinde de Osmanlı toplumunda kadının ezikliğine karşı çıkan Aile başlıklı makalesini yayınlamıştır. Namık Kemal’e göre, Osmanlı İmparatorluğunda öğretim Batıdaki biçimiyle yeniden düzenlenmeli; kızlar okullara devam edip çağdaş değerleri işleyen bir öğrenim görmelidirler. Çünkü aile ve ulusun çöküşünün en önemli nedenlerinden biri de kadınların bilgisizliğidir. Yine dönemin yayın organlarından Terakki, Türk kadınlarının da Avrupalı kadınlar gibi eğitim görmelerini isteyip evlilikteki aşağı durumlarını kınayan, kadının köleliğini ayıplayan ve bu köleliğin onun toplumsal yaşama katılmasını nasıl engellediğini vurgulayan bir dizi makale yayınlamıştır. (Bkz. a.g.y. s.55) Terakki daha sonra Muhad-derat İçin Gazetedir başlığı altında haftalık bir kadın gazetesi eki yayımlamaya başlamıştır. Bu ekte, kadınların yazdığı kız okulları açılmasını, cinslerin eşitliğini, tek eşitliğin üstünlüğünü savunan yazılar ve Batı Feminist akımlara ilişkin haberler yer almıştır.
Eğitimde kadınla erkeğin eşitliği ilkesini Ahmet Mithat Efendi de, gerek Felsefe-i Zenan’da gerekse Diplomalı Kız’da savunmuştur. (Bkz. a.g.y. s.59).
1876′da Osmanlı Devleti Kanunî Esasîyi kabul etmekle meşrutî bir idareye geçmişti. 23 Aralık’ta ilan edilen bu Anayasa, Batıdan esinlenmiş olan özgürlükçü reformları içeriyor ve Osmanlı toplumu için bir dönüm noktasını müjdeliyordu. Bu Anayasa için en çok emeği geçen kişi, Batıdakilere benzer özgürlükçü reformların tutkulu bir savunucusu olan Mithat Paşa idi. Ne yazık ki, Anayasa’nın ilanından çok kısa bir süre sonra 5 Şubat 1877 de dönemin padişahı Abdülhamit, Mithatpaşa’yı görevinden azlediyor ve böylece Osmanlı İmparatorluğu yeniden 30 yıl sürecek olan katı bir mutlakiyet yönetimine geri dönüyordu.
Abdülhamit döneminin resmi ideolojisi Pan-İslamizm idi. Bu ideolojinin temelinde Batı karşıtlığı yatıyordu. Bu ideolojiyi benimseyenler Batı tekniği ile sermayesini kabul ederlerken tüm Batılı düşünceleri şiddetle yadsıyorlardı. Bu yüzden, basın ve yayına giderek inanılmaz boyutlara ulaşan bir sansür uygulandı. Ne var ki tüm önlemlere karşın basın ve yayın yine de belli bir gelişme gösterdi ve okur sayısı önemli ölçüde arttı. Örneğin kadın okur sayısı Tanzimatın son yıllarına oranla yüz katına ulaştı. (Bkz. B. Caporal, a.g.y. s.66) Kadın basını gelişip kadın dersleri yayınlanmaya başlandı. Bunlara örnek olarak Hanımlara mahsus gazete, İnsaniyet, İnci, Hanımlar, Hanımlara Mahsus Malûmat gibi basın organlarını sayabiliriz.. Bu dönemin yazıları yayınlanan ünlü kadın yazarları da Fatma Aliye, Emine Semiye, Nigar Hanım, Makbule Leman, Fahrünnisa hanım, Hamiyet Zehra ve Keçe-cizade İkbal hanımlar idi. Ne var ki bu dönemde kadınların siyasal hakları hiçbir şekilde söz konusu olamıyor, çıkan yazılarda genellikle «iyi bir anne, iyi bir eş, iyi bir müslüman» olma motifi işleniyordu. (Bkz. a.g.y. s.66-67)
Osmanlı – Türk toplumunda belli bir Aydınlar azınlığının gerçekleştirdiği başarılar, o dönem Osmanlı toplumu içindeki kadın hareketlerine gerçek bir hız vermek için yeterince kuwetli değildi. Ayrıca cephelerdeki yenilgi ve iç güçlükler, büyük kitlelerin ve özellikle kadınların daha iyi yaşam koşulları için savaşmalarını engellemek üzere nedenler olarak kullanıldı. 1889′da yenilgi ile sonuçlanan Türk-Rus savaşından sonra II. Abdülhamit bir fermanla halktan olan kadınların yaşmak ve ferace giymelerini yasakladı. Böylece, artık yaşmak ve ferace giymek yalnız saraylılar için sözkonusu oluyordu. Bu garip karar, Osmanlı kadınlarının kara çarşafı sokak giysisi olarak kullanmalarına yol açtı. Yani çarşaf ancak 19. yüzyıl sonlarında bir giysi olarak kabul edilmiş oldu.
Aslında Osmanlı İmparatorluğunda kadın için yaşam, türlü sınırlamalar içinde varolmayı sürdürmek demekti. Ama, Osmanlı egemenliği altında kadınların tümüyle edilgin birer araç olduklarını varsaymak bir yanılgı olur. Yukarda örnek olarak verdiğimiz aydın kadınlar, daha iyi ve daha çok eğitim görmek, poligaminin ve hülle yoluyla boşanmanın ortadan kaldırılmasını sağlamak, erkeklerle eşit haklara sahip olmak için 19. yüzyılın son çeyreğinde ve 20. yüzyılın başlarında savaşımlarını sürdürdüler. Örneğin 1896′da Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı olan Fatma Aliye hanım roman ve makalelerinde hep kadın sorununu işledi. Çok karılılığı bir doğa yasası olarak kabul eden Mahmut Esat Efendiye karşı sürdürdüğü polemiklerle ün kazandı. Fatma Aliye hanım daha sonra da Nisvan-ı İslâm adlı bir kitap yayınladı. Böylece Osmanlı toplumunda kadının durumu sorunu ilk kez bir kadın tarafından ayrıntılı bir şekilde ve çözüm önerileriyle birlikte ele alınıyordu.
1899 sıralarında ise Hanımlara Mahsus Gazete’de Rasime Hanım, «Kadın Terbiyesi» başlıklı bir yazısında şunları söylüyordu: «Hakiki iffet ve edeb ahkâmının umumî cereyanı, kadınları evde oturmaya, bir yere çıkmamaya veya çıktıkları zaman, sıkıca örtünmeye davet etmekten ziyade, ıslâh ve tenviri fikirlerine hizmet etmelidir.» (Bkz. N. Arat, Kadın Sorunu s. 74, 75)
II. Meşrutiyet Dönemi başlangıçta anlatım özgürlüğünü de birlikte getirdiği için, tüm özgürlük biçimlerinin bu arada kadınlara ilişkin sorunların da çok yoğun bir şekilde tartışıldığı bir dönem olmuştur. 1909 -1918 yılları arasında kadınlara ilişkin sorunları inceleyip çözümler getirmeye çalışan ve canlı bir tartışma ortamının organları olarak karşımıza çıkan çok sayıda gazete ve dergi görüyoruz. Örneğin, Kadın, Kadınlar Dünyası; Kadınlık, Osmanlı Kadınlar Alemi, Kadın Kalbi v.b.g. Bütün bu dergilerde kadınlar yazar hatta yönetici olarak görev almışlardı. Nitekim, Kadınlık dergisinde Nigar hanımı Osmanlı Kadınlar Alemi dergisinde ise Feriha Kâmran hanımı tanınmış yazarlar olarak buluyoruz. (Bkz. B. Caporal, a.g.y. s.77)
II. Meşrutiyet döneminde kadın sorunu karşısında değişik tutumlar takınmış olan ve etkilerini günümüz Türkiye’sinde de hâlâ duymakta olduğumuz üç ideolojik akımla karşılaşıyoruz: İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük.
İslamcılar kendi işlerinde üç gruba ayrılıyorlar:
1. Derviş Vahdetînin başını çektiği İttihad-ı Muhammedi grubu. Yayın organları Volkan.
2. Şeyh-ül İslâm, Mustafa Sabri ve Musa Kâzım efendilerin yönettikleri Cemiyet-i İlmi-yye-i İslâmiye grubu. Yayın organları Beyan-ûl Hak.
3. Sonradan tutuculaşarak Sebilûrreşat adını alan, başlangıçta reformist eğilimli Sırat-ı Müstakim dergisi çevresinde toplanan ve aralarında
Sait Halim Paşa, Mehmet Akif, Aksekili Ahmet Hamdi ve Mihrettin Aru-si’nin bulunduğu İslamcı grup.
(Bkz. 3. Caporal, a.g.y. s.79)
İslamcıların tümü de Batı uygarlığının bilimsel ve teknik yönünün belli bir ölçüde ödünç alınabileceğini; ancak İslâmın kültürel ve dinsel yönü, Batf nınkinden çok daha üstün ve zengin olduğu için, bu alanların şiddetle korunması gerektiği görüşündeydiler. Bu arada, Müslüman Osmanlı kadını da modernleşmeye, Avrupai yaşam biçiminin etkisine karşı korunmalıydı. Nitekim Musa Kâzım gibi bazı İslamcılar, kadınların giyim konusunda biraz özgürlük kazanmaları ve erkeklerinin yanında sokağa çıkmaları karşısında «Devletin dini İslâmdır. Hükümet, Şeriatı çiğneyenleri cezalandırmalıdır» yaygaralarıyla hükümete başvurup çarşaf giymeyi zorunlu kılan bir yasanın çıkarılmasını istediler. Mehmet Akif, çarşaf çıkarma isteğinin bir bahane olduğunu, Osmanlı kadınının Batılı değer ve adetleri ve Avrupalı hemcinslerinin özgürlüklerini isteyip benimseme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu öne sürmekteydi. İslamcılar çok eşliliği ve tek yanlı boşanmanın yasallığını savunup kadınların yalnızca ev işleriyle uğraşmaları gerektiğini vurgulu-yorlardı. Örneğin, Mustafa Sabri, kadınların yönetimde söz sahibi olmaları kesinlikle olanaksızdır derken Sait Halim Paşa da kadınlara özgürlük ve yönetime katılma hakkı veren uygarlıkların batıp gittiklerini dile getiriyordu. (Bkz. B. Caporal, a.g.y. s.82,83)
Batıcı akımın yandaşları da kendi içlerinde köktenciler ve ılımlılar olmak üzere ikiye ayrılıyorlardı. Köktenciler din ve devlet işlerinin ayrı şeyler olduğunu savunuyor; Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünün gerçek nedeni ve sorumlusu olarak İslâm dinini suçluyorlardı. Bunlara örnek olarak ozan Tevfik Fikret’i, İttihat ve Terakki Derneği üyelerinden Doktor Niyazi’yi ve Türk Kadınlığının Tereddisi adlı kitabın yazarı Selahattin Asım’ı sayabiliriz. Laiklik konusundaki görüşleri gözönüne alındığında, İttihat ve Terakki Derneği kurucularından Doktor Abdullah Cevdet de belki bu grup içine sokulabilir.
Ilımlı Batıcılara gelince, onlar Osmanlı İmparatorluğunun içine düşmüş olduğu durumun sorumlusu olarak ulemayı suçlamaktaydılar. Onlara göre, İslâmın kendisi hiçbir zaman ilerlemeyi engellememiş ama hep yanlış yorumlanıp yobazlar ve fırsatçılar tarafından sömürülmüştü. İslâm işte bu
gibilerin yüzünden «bir boş inançlar bataklığı haline» gelmişti. (Bkz. Capo-ral, a.g.y. s.87,88) Bu yüzden eğer içine düşmüş olduğumuz bunalımdan kurtulmak istiyorsak İslâm bir reformdan geçirilmeli, Batı uygarlığı teknik yönüyle benimsenmeli ama Batı’nın kültürüne karşı kendi Türk-İslâm kültürümüz şiddetle savunulmalıdır.
Oysa köktenci Batıcılar için bunalımdan çıkış yolu, Batının yalnız uygarlığıyla değil, dinsel ve kültürel değerleriyle de benimsenmesi, bir düşünsel -dinsel devrimin gerçekleştirilmesine dayanmaktadır. Bu yüzden İslama dayalı eski değerler dizgesi yadsınıp Batı’nın laik değerler dizgesi benimsenmelidir.
Bu gruba giren düşünürlerden Selahattin Asım, Türk Kadınlığının Tereddisi (1905) adlı kitabında Türk kadınının çarşaf giyme, kadını kapatma, çok – eşlilik, boşama, miras, kölelik vb. gibi konulara ilişkin dinsel kökenli yasalar ve töreler yüzünden ağlanacak duruma düştüğünü, çok uzun süredir dinsel kurumların baskısı altında ezildiği için, doğal niteliklerini yitirip yozlaş-tığını dile getirir. Ona göre bu yasa ve töreler yalnız Türk kadınlarının değil, Türk erkeklerinin de gerileme ve yozlaşmalarına neden olmuştur. (Bkz. B. Caporal, a.g.y. s.88,89) İşte bu yüzden, «bu alandaki dinsel normların, kuramların, yargılar ve ilkelerin tümü, hem uygarlık hem de Türk kadını, Türk halkı adına reddedilebilir ve reddedilmelidir.» (Bkz. a.g.y. s.89)
II. Meşrutiyet dönemi içindeki üçüncü ideolojik akım, Türkçülük akımıdır. Başta gelen Türkçüler arasında Ziya Gökalp’i, Hamdullah Suphi Tanrı-över’i, Halim Sabit Şibay’ı ve Mehmet Emin Yurdakul’la Halide Edib Adı-var’ı sayabiliriz.
Ziya Gökalp’in öncüsü olduğu bu düşünce akımı önce Selanik’te Genç Kalemler ve Yeni Felsefe Mecmuası dergilerinin yazarları arasında doğup Yeni Hayat akımı adını aldı. Yeni Hayat Akımı’na bağlı düşünürler de kendi içlerinde iki ayrı gruba ayrıldılar. Birinci grupta materyalist ve sosyalistler, ikinci grupta ise ülkücü ve ulusçular yer aldı. İlk grup kısa sürede dağıldı. İkinci grup ise, asıl Türkçülük akımının çekirdeğini oluşturdu. Ziya Gökalp 1912′de Selanik’ten ayrılıp İstanbul’a geçmiş ve Türk Ocağı adlı bir dernekte yerleşmiş bazı Pan-Türkistlerle işbirliği yapmıştı. Bu Pan-Türkistle-rin yayın organları Türk Yurdu dergisi idi. Ziya Gökalp ve arkadaşları Pan-Türkistlerle her konuda ayrı görüşleri savunmalarına karşın bir işbirliğine giriştiler.
Türkçüler Osmanlı İmparatorluğunun çöküş nedeni olarak müslümanla-rın değişen koşullara uymamalarını, yeniliklere karşı olmalarını gösteriyorlardı. Onlara göre, İslâm, ulusal kültürleri baskı altında bırakıp zayıflamalarına neden olmuştu. Oysa ulusal kültürün yeniden canlandırılması gerekiyordu. Nitekim Ziya Gökalp için kalkış noktası kültür kavramıydı. O, kültürü uygarlık kavramından kesinlikle ayırıyordu. Batı uygarlığını ise değişik kültürlerdeki ulusların oluşturduğu bir uygarlık olarak görüyordu. Ona göre, Batı uygarlığını benimsemek, Türk kültürünü yadsımak anlamına gelmemekteydi. Tersine Türkler Batı uygarlığına geçtikleri zaman, ulusal kültürleri ve onun bir parçası olan İslâmi değerlerle Batı uygarlığının zenginleşmesine katkıda bulunacaklardı. (Bkz. a.g.y. s.93-94) Bu genel düşünce çerçevesi içinde Ziya Gökalp’te kadın sorunu toplumbilim açısından değil de daha çok yazınsal bir tema olarak işlenmiştir. Başlangıçta şiirlerinde kadın özgürlüğü ve kadın – erkek eşitliği temasını işleyen Ziya Gökalp 1917′den sonraki yapıtlarında Türklerde aile kurumunun evrimini irdelerken kadın sorunu üstünde daha ayrıntılı bir şekilde durmuştur.
O, Türk ailesinin evrimini «boy», «il», «konak» ve «yuva» dönemlerini içeren dört ayrı aşamada inceler. «Boy»larda kadınların hakları ilke olarak erkeklerininkine eşittir. Çocuklar anneye aittir. Ama kadın, bu anaerkil düzenden yeterince yararlanamaz. Çünkü hukuksal açıdan her türlü yetke «dayı»ya aittir.
Birçok «boy»un bir araya gelerek oluşturdukları illerde evsel yaşam özerklik kazanır. Aile, siyasal örgütten ayrılıp toplumsal bir birim olarak kendisini gösterir. Gökalp, İl’lerde atalara tapınma olgusunun da ortaya çıktığını ama bu olguda yalnız erkek atasının değil, kadının atasının ruhunun da yer aldığını vurgular. Bu yüzden, Gökalp’e göre, bu dönemin Türk devletlerinde ailede yetke, eşit olarak anne ve baba tarafından paylaşılır.
«Konak» aşamasına gelince, bu aşama İslâmiyet’in Türkler tarafından kabul edilmesinden sonra görülür. Bu aşamada Türkler İslâmi benimsedikleri için, Türk adetleri ortadan kalkar; Arap ve İran uygarlıklarıma Bizansın etkisi Türk aile yapısını büyük ölçüde yozlaştırır. Kadınlarla erkekler arasındaki ayrılığın çarpıcı bir simgesi olan «konak»larda kadınlar kendilerine ayrılan «harem» dairelerinde Osmanlı kadınının yazgısı haline gelen aşağı bir durum ve konumda yaşarlar.
Türk ailesinin evriminde dördüncü dönem ise, Osmanlı İmparatorluğunda IX. yüzyılda başlamıştır. Dine dayalı geleneksel toplumsal kurumların bu arada da ailenin eleştirel bir tutumla ve bilimsel açıdan ele alındığı bu dönemde ailenin niteliği yavaş yavaş değişmiştir. Ekonomik gereksinmeler kadının aile dışına çıkmasına ve babalık yetkesinin tartışılmasına yol açmıştır. Bu nedenle «konaMar artık yerlerini Ziya Gökalp’in «tek-eşli aile barınakları» diye adlandırdığı «yuva»lara bırakmışlardır. (Bkz. a.g.y. s.98,99)
Ziya Gökalp’in bu düşünceleri 1917 Aile Kararnamesinin çıkmasında etkili olduğu gibi, döneminin yazarlarını ve daha sonra Atatürk Devrimini büyük ölçüde etkilemiştir. Örneğin, o dönemin aydın kadınlarından Halide Edib, yapıtlarında kadınları çarşaflarını asmış, konak duvarları arasındaki tutsaklıktan kurtulup eşiyle birlikte ülkesinin kalkınmasına katkıda bulunan kişiler olarak betimlemiştir. Ne var ki o, kadın – erkek eşitliğini savunduğu ve bir kadın olarak bu tür sorunları ele alıp işlediği için tutucu çevrelerin ağır saldırılarına uğramıştır. (Bkz. a.g.y. s.100)
Kadının kurtuluşu konusundaki tüm bu düşünceler, zorlu karşı-çıkışla-ra ve Batılılışmaya karşı direnişlere rağmen aydınlar arasında yandaş buldukları için gerçek yengilerine Atatürk Devrimiyle sınırlı bir ölçüde de olsa kavuşacaklar ve Cumhuriyetle birlikte gelişip çiçekleneceklerdir.
B. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Dönemi İçinde Kadına İlişkin Etkinlikler
Türk kadınının yazgısı belli bir dönemde Cumhuriyetle birlikte değişmiştir, denilebilir. Birinci Dünya Savaşından yenik, yorgun ve tükenmiş bir durumda çıkan Osmanlı İmparatorluğu, Batı’nın deyimiyle «Hasta adam», Ulusal Kurtuluş Savaşının liderliğini üstlenen Mustafa Kemal’in askeri dehası ve yılmayan çabaları sonunda yerini genç ve dinamik Türkiye Cumhuriyetine bırakmıştı. (Bkz. N. Arat, Kadın Sorunu s.76)
Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü ve bu olayın etkileri kadınları özgürleştirme girişimlerini bir ölçüde yavaşlatmıştı ama büsbütün yok edememişti. Örneğin Maarif Nazırı Ali Kemal, İstanbul Darülfünununda kadınlara özgü ilk dersleri 19 Mart 1919′da Felsefe Fakültesinde başlamıştı. Bu derslere devam eden kız öğrencilere dersler sırasında yüzlerindeki peçeleri kaldırma izni de verilmişti. (Bkz. N. Abadan Unat Türk Toplumunda Kadın, s.12) Bu arada Yunanlıların İzmir’e, İngilizlerin İstanbul’a, Fransız ve İtalyanların Güney Anadolu’ya girişleri Türk kadınlarını erkekleri ile birlikte yurt savunmasında etkin rol almaya ve ilk kez bu tür siyasal eylemciliğe yöneltti. Nitekim Türk kadınları İstanbul’da işgalci emperyalist güçlere karşı düzenlenen mitinglere katıldıkları gibi, Mustafa Kemal’in Anadolu’da oluşturduğu Kuva-yi Milliye’de de erkekleri gibi etkin bir şekilde çalıştılar. Bu yüzden, Türk Kurtuluş Savaşını Türk kadınının kurtuluşu için bir dönüm noktası olarak kabul edebiliriz. Çünkü Anadolu’daki ölüm-kalım savaşında Halide Edib gibi aydın kadınlarla birlikte tüm köylü kadınlarımız silah ve yiyecek sağlanması konusunda canla başla çalışmışlardır. Kadınlarımız bu dönemde yalnızca sosyal yardım üstünlükleri için örgütlenmekle yetinmemişler, Sivas’da Anadolu kadınlarımızın Müdafaaî Milliye Teşkilatını kurarak (9 Eylül 1919) Mustafa Kemal’in güttüğü siyaseti desteklediklerini somut bir biçimde göstermişlerdir. Nitekim bu örgüt Amasya, Kayseri, Niğde, Erzincan, Burdur, Konya, Denizli ve Kangal’da da şubeler kurmuştur^ (Bkz. N. Abadan Unat, a.g.y. s.12) Türk kadınlarının bu etkin çalışmalarını Atatürk 3 Şubat 1923′te İzmir’de verdiği bir söylevde şöyle belgelemiştir: «Kadınlarımız bundan sonra haremlere kapatılmayacak, gizlenmeyecek, yüzlerini ört-meyeceklerdir. Çünkü bu tüm ülkenin daha çok acılar çekmesine neden olacaktır. Türk kadınları ulusal bağımsızlığımız için savaş boyunca cesaretle dövüşmüşlerdir. Bugün onlar özgür olmalı, eğitim olanaklarından yararlanmalı, erkeklerimizinkine eşit bir düzeye çıkarılmalıdırlar. Çünkü buna layıktırlar. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını, ‘ben, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi halâsa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar himmet gösterdim’ diyemez» (Bkz. N.Arat, Kadın Sorunu, s.78)
Bu sözler, Türk kadınlarının büyük potansiyel gücünü kavramış onların yeni Türkiye’nin bağımsızlık ve saygınlığı için gerekli temeller olduklarına yürekten inanmış büyük bir siyasal liderin ilerde kadınlara ilişkin olarak gerçekleştireceği devrimleri de müjdelemektedir. Zaten Mustafa Kemal yaptığı çeşitli yurt gezilerinin hemen hemen hepsinde özellikle kırsal alanlarda hep eşitlikçi önlemlerden yana olduğunu dile getirip Türk kamuoyunu köklü değişikliklere hazırlamaya çalışmıştır. Ne acı ki, ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin türdeş olmayan yapısı bu köklü değişikliklerin geciktirilmesine neden olmuştur. Meclisteki ilerici kesimin temsilcisi olan Tunalı Hilmi Bey gibi sözcüler birkaç kez Türk kadınının eşitlik özlemlerini yasal önlemler haline getirmeye çalıştıkları halde, kasabalı esnaf ve küçük memurlardan oluşan tutucu çoğunluk tarafından engellenmişlerdir. Mustafa Kemal, ancak Cumhuriyet Hükümetinin Tek Adam olarak en güçlü kişisi haline geldikten sonra, planladığı devrimleri gerçekleştirebilmek üzere harekete geçmiş, uzun vadeli evrimci güçlerin sonucunu bekleyerek zaman yitirmek istemediği için, yasama etkinliğini toplumsal değişimin itici gücü olarak kullanmaya başlamıştır. (Bkz. N. Abadan Unat, a.g.y. s.15) İlkin devrimleri engelleyebilecek kurumların etkisiz duruma getirilmeleri gerektiğinden Mustafa Kemal 1 Mart 1924′teki bir söylevinde gerçekleştireceği eylemlerin stratejisini şu sözcüklerle belirlemiştir: «Önemli olan sorun, hukuk anlayışını, yasaları, adalet örgütünü toplumsal yaşayışın uyması gereken çağ koşullarıyla uyuşmazlık içinde olan ilkelerden kurtarmak sorunudur. Aile hukukunda, medeni hukukta izlenecek yol ancak, Batı uygarlığının hukuksal yönü olabilir. Yarı önlemlerle, yüz yıllık inançlara bağlılıkla izlenecek yol, ulusların uyanışının karşısına çıkan en büyük engeldir.» (Bkz. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri c. 1. s.317)
Bu söylevden sonra 3 Mart 1924′te Halifelik kaldırılmış; yine aynı tarihte Öğretim Birliği Yasası kabul edilmiştir. 8 Nisan 1924′te çıkan bir yasayla Şeriat Mahkemeleri kapatılmış, 25 Kasım 1925′te Şapka Devrimi yapılmıştır. 26 Aralık 1925′de ise uluslararası takvim ve saat kabul edilmiştir. 4 Ekim 1926′da yürürlüğe giren Türk Yurttaşlar Yasası (Medeni Kanun) ise çok karılılığı yasadışı ilan etmiş, kadın ve erkeğe eşit boşanma hakkını tanıyıp kadınların özgürlük ve eşitliklerine biçimsel bir güvence sağlamıştır. Eskisinden farklı olarak çocukların gözetimi ana babanın her ikisine, ölüm halinde ise çocuğun velayeti geride kalan eşe verilmiştir. Boşanma halinde çocuğun velayetinin ana babadan hangisine verileceği yargıç takdirine bırakılmıştır. Mirasta tam bir eşitlik ilkesi kabul edilmiş. Evlenmelerin geçerli olabilmesi için gelinin hazır bulunması koşulu getirilip vekalet yoluyla nikâh kıyma geçersiz kılınmıştır. Tanıklık konusunda cinsler arasında eşitlik ilkesi kabul edilmiştir. (Bkz. N.Abadan Unat, a.g.y. s. 15)
Yurttaşlar yasasının kadın haklarına ilişkin olarak getirdiği yenilikler Anayasayı da etkilemiştir. 9 Nisan 1928′de din ve devlet işlerini ayıran laiklik ilkesinin kabulünden ve 1 Kasım 1928′deki Harf Devriminden sonra 3 Nisan 1930′da kadınlarımıza Belediye Meclislerine seçme ve seçilme hakkı verilmiştir. 5 Aralık 1934′de Milletvekili seçme ve seçilme hakkı ile birlikte Türk kadınlarına eşit yurttaşlık hakları tanınmıştır. Bu tarihsel bir adım, Türk ve İslâm kadınının yazgısında değişiklik yapacak büyük bir atılımdı. Atatürk bu konudaki düşüncelerini şöyle dile getiriyordu: «Bu kararla Türk kadınları, siyasal ve sosyal alanda pek çok Batı ülkelerindeki kadınlardan daha üstün bir durum kazanmışlardır. Bundan sonra, peçe altında, kafes ardında kadın kalmayacaktır. Türk kadınları bugün en önemli haklarını kazanmışlardır. Bundan ötürü, ben, bu kararı en önemli reformlarımızdan biri sayıyorum.» (Bkz. N. Arat, a.g.y. s.88) Bu yeniliğin sonucunda 1 Mart 1935′te açılışı yapılan 5. Dönem Büyük Millet Meclisinde 18 kadın milletvekili erkek arkadaşlarının yanında yer almıştır. Ne yazık ki bu dönemden sonra Büyük Millet Meclisine bir daha hiç bu kadar çok sayıda kadın milletvekili girememiştir. Bunun nedenlerinden birinin 1946 yılında çok partili seçim sistemine geçiş olduğu söylenebilir. Çok partili rejim, seçimlerde kadınlar için tercihli seçme sistemini değiştirdiğinden seçim kampanyalarına katılan kadın sayısı kadar parlamentoya giren kadın sayısı da giderek azalmıştır. Bu azalmanın bir başka nedeni ise, örneğin Şirin Tekeli’ye göre, Atatürk’ün yaşadığı süre içinde kadınların siyasal durumlarının salt simgesel bir durum oluşudur. Atatürk gerçek bir demokratik sisteme duyduğu inancı kanıtlamak için, Türk kadınlarına siyasal haklarını vererek Batıya Türkiye Cumhuriyetini Batılı demokrasilerin çoğundan daha ileri bir düzeye yükseltmiş olduğunu göstermek istemiştir. Yani Türk kadınları, tüm Müslüman ülkelerdeki kızkardeş-lerinden hatta Batıdaki örneğin Fransız, İtalyan ve İsviçreli kadınlardan daha önce elde ettikleri siyasal haklarını gerçek bir çaba sonucunda değil, büyük önder Atatürk’ün bir armağanı olarak kazanmışlardır.
Atatürk Devriminin kadınlarla ilgili olan yanının ereği, gerçekte Türk kadınını yüzyıllar boyu yalnız kuşakların sürdürülmesini sağlayacak bir araç ve erkeğin malı kabul eden görüşü sarsmaktı. Onun en büyük özlemi, Türk kadınlarına eşit fırsat ve eğitim olanakları sağlayacak onların doğuştan taşıdıkları yeteneklerini geliştirme, onlara siyasal haklar tanımak suretiyle kamu işlerine karşı meraklarını uyandırmaktı. (Bkz. N.Arat, a.g.y. s. 106)
Atatürk Devriminin, bu Devrime ve Batılılaşmaya candan inanmış seçkin bir sınıfın desteğine karşın, büyük kentlerin dışındaki yerlerde özellikle kırsal kesimde büyük bir kitleyi tümüyle değiştiremediği yadsınamayacak bu olgudur. Sayın Nermin Abadan Unat’a göre, «Seçkinci bir yaklaşımı benimsemiş olan Atatürk ve İnönü, Öğrenim düzeyinin her katına büyük önem vermek ve kadınların hukuki statülerini siyasal katılmaya elverişli bir hale getirmek suretiyle sömürülen bir kadınlığın kurtuluşunu sağlamanın mümkün olduğuna inanmışlardı.» Oysa günümüz Türkiye’sinde sosyal bilimcilerin çoğu, kadının konumunun ancak üretimde oynadığı rol ve ekonomideki katılma payına göre irdelenebileceği kanısındadırlar. Bu yüzden, bu sosyal bilimcilere göre, siyasetle daha fazla ilgilenmek ve siyasal davranış ve eylemlerinde özerklik ikna edici yöntemlerle gerçekleştirilemez. Çünkü iç ve dış göç, kentleşme, endüstrileşme Türkiye’nin toplumsal yapısını sürekli etkilemektedir. (Bkz. N.Abadan Unat a.g.y. s.21,22) Bu etkiler altında durmadan devinen ve değişen toplumsal yapı, Türk kadınlarının konumlarında da sürekli bir devingenliğe neden olmaktadır. Bu devingen süreç içinde her kesimde daha özgür, bağımsız, sorumlu ve siyasal etkisi yoğun kadınların sayısı giderek artmaktadır. Hiç kuşku yok ki geleceğin Türkiye’ sinde kadınlar, günümüze dek çözülmemiş bulunan sorunlarını kendileri çözümleyecekleri ve gerçek haklarını arayıp alacakları bir uygarlık düzeyine ulaşacaklardır.
KAYNAKLAR
Abadan Unat, Nermin (derleyen) Türk Toplumunda Kadın genişletilmiş ikinci bası, Araştırma,
Eğitim, Ekin Yayınları İstanbul, 1982
Arat, Necla, Kadın Sorunu, istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayını No. 2776 İstanbul,
1980
Caporal, Bernard, Kemalizmde ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları Ankara, 1982
Tekeli, Şirin, Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, Birikim Yayınları, İstanbul, 1982
Kaynak: Erwin J. Haeberle – CİNSEL ATLAS